İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Boy­ko­tun So­na Er­me­si

Bin bir acıy­la ge­çen üç se­ne­nin ni­hâ­ye­tin­de, Al­lâh Te­âlâ bir ağaç kur­du­nu müş­rik­le­rin Kâ­be’ye as­tık­la­rı ant­laş­ma sa­hî­fe­si­ne mu­sal­lat et­ti. Kurt sa­hî­fe­de­ki “Bis­mi­kal­lâ­hüm­me: Sen’in is­min­le baş­la­rım ey Al­lâh’ım” cüm­le­si hâ­riç, zu­lüm ve cevr ifâ­de eden her şe­yi ye­di. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ken­di­si­ne va­hiy­le ha­ber ve­ri­len bu du­ru­mu am­ca­sı Ebû Tâ­lib’e söy­le­di. Ebû Tâ­lib bu ha­be­ri kar­deş­le­ri­ne bil­dir­di ve:

“–En gü­zel el­bi­se­le­ri­ni­zi gi­yip Ku­reyş­li­le­rin ya­nı­na gi­din! Ken­di­le­ri fark et­me­den ön­ce sa­hî­fe­nin âkı­be­ti­ni on­la­ra ha­ber ve­rin!” de­di.

Ebû Tâ­lib ve kar­deş­le­ri müş­rik­le­re bu ha­be­ri ver­dik­le­rin­de ace­le bir adam gön­de­re­rek sa­hî­fe­yi ge­tirt­ti­ler ve onu Al­lâh Ra­sû­lü’nün söy­le­di­ği şe­kil­de bul­du­lar. Ku­reyş­li­le­rin el­le­ri yan­la­rı­na düş­tü! Ebû Tâ­lib bun­dan kuv­vet ve ce­sâ­ret bu­la­rak:

“–Ar­tık, zul­met­ti­ği­ni­zi, ak­ra­bâ ile alâ­ka­yı ke­sip kö­tü­lük et­ti­ği­ni­zi siz de an­la­dı­nız, de­ğil mi?!” de­di.

Müş­rik­ler­den hiç­bi­ri Ebû Tâ­lib’e ce­vap ve­re­me­di. Sâ­de­ce:

“–Bu, si­hir­den baş­ka bir şey de­ğil­dir!” de­di­ler ve apa­çık ha­kî­ka­te sırt dö­ne­rek zu­lüm­le­ri­ne de­vâm et­ti­ler.

Ku­reyş’in ile­ri ge­len­le­rin­den bâ­zı­la­rı ise Hâ­şi­mo­ğul­la­rı’na kar­şı yap­tık­la­rı şey­ler­den do­la­yı bir­bir­le­ri­ni ayıp­la­dı­lar:

“–Kar­deş­le­ri­mi­ze kar­şı bu yap­tı­ğı­mız, zu­lüm­den baş­ka bir şey de­ğil­dir!” de­di­ler.

Nü­büv­ve­tin onun­cu se­ne­si­ne ge­lin­miş­ti ki, Ku­reyş­li­ler­den bir­kaç ki­şi boy­ko­tu kal­dır­mak için ha­re­ke­te geç­ti. Hi­şâm bin Amr, Zü­heyr bin Ebî Ümey­ye’ye:

“–Ey Zü­heyr! Da­yı­la­rın bir şey alıp sat­mak­tan, ev­len­mek­ten vs. mah­rûm edi­lip dar­lık ve yok­luk için­de kıv­ra­nır­ken, se­nin is­te­di­ği­ni yi­yip iç­me­ye, gi­yi­nip ku­şan­ma­ya gön­lün na­sıl râ­zı olu­yor? Val­lâ­hi Ebû Cehl’i, ken­di da­yı­la­rı aley­hin­de böy­le bir ant­laş­ma­ya dâ­vet et­sey­din, hiç­bir za­man icâ­bet et­mez­di.” de­di.

Hi­şâm, Zü­heyr’i ik­nâ et­tik­ten son­ra Mut’im bin Adiyy, Ebu’l-Bah­te­rî ve Zem’a bin Es­ved’i de tek tek ken­di sa­fı­na çek­ti. Bu beş ki­şi Mek­ke’nin yu­ka­rı­sın­da­ki Ha­cun mev­ki­in­de ge­ce­le­yin top­la­na­rak ne yap­ma­la­rı ge­rek­ti­ği hak­kın­da ko­nuş­tu­lar. Ant­laş­ma bo­zu­lun­ca­ya ka­dar ça­ba sarf et­mek üze­re söz­leş­ti­ler.

Sa­bah olun­ca Mes­cid-i Ha­râm’a git­ti­ler. Zü­heyr, üze­rin­de kıy­met­li bir el­bi­se ol­du­ğu hâl­de Kâ­be’yi ta­vâf et­ti ve:

“–Ey Mek­ke­li­ler! Biz­ler is­te­di­ği­miz gi­bi yi­yip içe­lim, gi­yi­nip ku­şa­na­lım da, Hâ­şi­mo­ğul­la­rı ve Mut­ta­li­bo­ğul­la­rı alış­ve­riş­ten mah­rûm edi­le­rek he­lâk ol­sun­lar, bu ola­cak şey mi­dir?! Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, ak­ra­bâ­lık bağ­la­rı­nı ke­sen şu zâ­lim sa­hî­fe yır­tı­lın­ca­ya ka­dar otur­ma­ya­ca­ğım!” de­di.

Ebû Ce­hil îti­raz et­tiy­se de di­ğer dört ar­ka­da­şı da­ha ön­ce­den an­laş­tık­la­rı şe­kil­de Zü­heyr’i des­tek­le­yin­ce bir an­da müs­bet bir ha­va oluş­tu. Mut’im kal­kıp Kâ­be’nin du­va­rın­da ası­lı olan sa­hî­fe­yi yırt­tı. Bu­nun üze­ri­ne Adiyy bin Kays, Zem’a, Ebu’l-Bah­te­rî ve Zü­heyr si­lâh­la­na­rak Hâ­şi­mo­ğul­la­rı ve Mut­ta­li­bo­ğul­la­rı’nın ya­nı­na git­ti­ler, on­la­rı Ebû Tâ­lib ma­hal­le­sin­den çı­ka­ra­rak ev­le­ri­ne dön­me­le­ri­ni sağ­la­dı­lar. Böy­le­ce müs­lü­man­lar, üç yıl­lık zor­lu bir mu­hâ­sa­ra­dan Al­lâh’ın lut­fuy­la kur­tul­muş ol­du­lar. Ebû Tâ­lib, boy­ko­tu ip­tal eden­le­ri bir şi­ir­le med­het­ti. Müş­rik­ler de Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in İs­lâm’ı teb­lîğ et­me­si­ne mâ­nî ola­ma­ya­cak­la­rı­nı an­la­dı­lar ve ümit­le­ri­ni kay­bet­ti­ler.204

Bu şe­kil­de çe­ki­len sı­kın­tı ve me­şak­kat­ler, müs­lü­man­la­rın îman­la­rı­nı tak­vi­ye et­me­ye ve saf­la­rı­nın da­ha da sağ­lam­laş­ma­sı­na ve­sî­le ol­du. Kâ­fir­ler de her za­man ol­du­ğu gi­bi hüs­ran­dan baş­ka bir şey el­de ede­me­di­ler.

a

Bi’se­tin se­ki­zin­ci se­ne­sin­de, İran­lı­lar Rum­la­rı (Bi­zans) mağ­lûb et­miş­ler­di. Rum­la­rın şe­hir­le­ri­ni ya­kıp yık­mış­lar, İs­tan­bul’a ka­dar iler­le­miş­ler ve Bi­zans im­pa­ra­to­ru­nu ağır taz­mi­nat öde­me­ye mec­bur bı­rak­mış­lar­dı.

İran­lı­lar put­pe­rest ol­du­ğu için, müş­rik­ler on­la­rın gâ­li­bi­ye­ti­ne çok se­vin­di­ler. Ehl-i ki­tâb olan Rum­la­rın ye­nil­me­le­ri, Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’i çok mah­zûn et­ti. Bu­nun üze­ri­ne Al­lâh Te­âlâ da bu hu­sus­la il­gi­li ola­rak şu âyet­le­ri in­zâl et­ti:

 

الم

(1)

غُلِبَتِ الرُّومُ

(2)

فِي أَدْنَى الْأَرْضِ وَهُم مِّن بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ

(3)

فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ

(4)

فِي بِضْعِ سِنِينَ لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ

(5)

“Elif. Lâm. Mîm. Rum­lar, (Arap­la­rın bu­lun­du­ğu böl­ge­ye) en ya­kın bir yer­de mağ­lû­bi­ye­te uğ­ra­dı­lar. Hâl­bu­ki on­lar, bu mağ­lû­bi­yet­ten son­ra bir­kaç yıl için­de gâ­lip ge­le­cek­ler­dir. Enin­de so­nun­da emir Al­lâh’ın­dır. O gün mü’min­ler de Al­lâh’ın yar­dı­mıy­la se­vi­ne­cek­ler­dir. Al­lâh di­le­di­ği­ne yar­dım eder. O, (kud­re­tiy­le her şe­ye üs­tün ge­len) Azîz, (rah­me­tiy­le mü’min­le­ri esir­ge­yen) Ra­hîm’dir.” (er-Rûm, 1-5)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Mu­hak­kak ki Fâ­ri­sî­ler mağ­lûb ola­cak­lar­dır!” bu­yur­du. (Ah­med, I, 276)

Bu ilâ­hî ha­be­ri öğ­re­nen Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, müş­rik­ler­den Übey bin Ha­lef ile Rum­la­rın Fars­lı­la­rı üç se­ne­ye ka­dar ye­ne­ce­ği­ne dâ­ir on de­ve kar­şı­lı­ğın­da bah­se gir­di.205

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- bu bah­si Al­lâh Ra­sû­lü’ne ha­ber ve­rin­ce O:

“–Âyet­te­ki «bid’» ke­li­me­si üç ile do­kuz ara­sın­da­ki sa­yı­la­rı ifâ­de eder. Sen he­men git, de­ve­le­rin sa­yı­sı­nı ar­tır, müd­de­ti de uzat!” bu­yur­du.

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- git­ti ve müd­de­ti do­kuz se­ne­ye, de­ve­le­rin sa­yı­sı­nı da yü­ze çı­kar­dı.

Rum­lar bir­den­bi­re ge­li­şe­rek İran­lı­la­rı ağır bir he­zî­me­te uğ­rat­tı­lar. Bu­nu ha­ber alın­ca Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- Übey’in ve­re­se­sin­den yüz de­ve­yi alıp Pey­gam­ber Efen­di­miz’e ge­tir­di. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Bun­la­rı fa­kir­le­re da­ğıt!” bu­yur­du.

O da fa­kir­le­re da­ğıt­tı.

Kur’ân-ı Ke­rîm’in bu mû­ci­ze­si­ni gö­ren Mek­ke­li müş­rik­ler­den bir­ço­ğu müs­lü­man ol­du.206