İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Tâ­if Yol­cu­lu­ğu

Am­ca­sı ve zev­ce­si­nin ve­fat­la­rı­nın ar­dın­dan, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ya­pı­lan zu­lüm ve bas­kı­lar iyi­ce art­tı. O Sul­tâ­nü’l-En­bi­yâ’ya kar­şı ya­pı­lan düş­man­ca sal­dı­rı­lar, vah­şet de­re­ce­si­ne ulaş­tı. Öy­le ki, Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in tâ­ka­ti­ni zor­la­ma­ya baş­la­dı. Bu­nun üze­ri­ne Al­lâh Ra­sû­lü, ya­nı­na Zeyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ı da ala­rak Mek­ke’nin yaklaşık 120 km. ile­ri­sin­de­ki Tâ­if şeh­ri­ne git­ti. Ora­da on gün kal­dı.

Tâ­if­li­le­re İs­lâm’ı an­lat­tı. On­la­rı tev­hî­de dâ­vet et­ti. İle­ri ge­len­le­ri ile gö­rü­şe­rek, pu­ta tap­mak­tan vaz­ge­çip bir olan Al­lâh’a kul­luk­ta bu­lun­ma­la­rı­nı tel­kîn et­ti. Tâ­if eş­râ­fın­dan, ya­nı­na gi­dip ko­nuş­ma­dı­ğı kim­se kal­ma­dı.

Fa­kat bu dâ­vet, Ku­reyş­li­ler gi­bi put­pe­rest bir ka­vim olan Tâ­if­li­le­rin ara­sın­da da kor­kunç bir fır­tı­na kop­ma­sı­na se­beb ol­du. Nef­sâ­nî ha­yâ­tın gir­dap­la­rın­da ya­şa­dık­la­rı için hiç­bi­ri hi­dâ­ye­te ge­le­me­di. Üs­te­lik Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e yap­ma­dık ezâ ve ce­fâ da bı­rak­ma­dı­lar:

Ön­ce alay et­ti­ler. Son­ra ha­kâ­re­te baş­la­dı­lar. Ar­dın­dan da kö­le­le­ri­ni Al­lâh Ra­sû­lü’nün geç­ti­ği yol­la­rın iki ke­na­rın­da sı­ra ya­pıp O’nu ha­kâ­ret­ler­le taş­lat­tı­lar. Böy­le­ce şe­hir­den çı­ka­na ka­dar Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ezi­yet­le­ri­ne de­vâm et­ti­ler. Hat­tâ kö­le­le­ri­ni ar­ka­sın­dan yol­la­ya­rak bir müd­det da­ha taş yağ­mu­ru­na tut­tu­lar. Âlem­le­rin şâ­nı­na ya­ra­tıl­dı­ğı O Pey­gam­ber­ler Sul­tâ­nı’nın mü­bâ­rek ayak­la­rı kan için­de kal­mış, ayak­ka­bı­la­rı kan­la dol­muş­tu. O’nu, atı­lan taş­lar­dan ko­ru­ma­ya ça­lı­şan fe­dâ­kâr sa­hâ­bî Zeyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh- da ya­ra­lan­mış­tı. O, Al­lâh Ra­sû­lü’ne atı­lan taş­la­ra ken­di vü­cû­du­nu si­per ede­rek:

“–Ey Tâ­if hal­kı! Taş­la­dı­ğı­nız kim­se­nin bir pey­gam­ber ol­du­ğu­nu bi­li­yor mu­su­nuz?!.” di­yor­du.

Ken­di­le­ri­ni zor-zah­met Mek­ke­li­le­re âit bir bah­çe­ye, bir hur­ma ağa­cı­nın al­tı­na atı­ver­di­ler. Yer­ler mah­zûn, gök­ler mah­zûn­du. Me­lek­ler mah­zûn­du. Ceb­râ­îl mah­zûn­du. Mî­kâ­îl, İs­râ­fîl, Az­râ­îl mah­zûn­du.

Baş­ta Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- ol­mak üze­re me­lek­ler, Al­lâh Te­âlâ’dan izin ala­rak Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nı­na koş­tu­lar:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Emir bu­yur, bu kav­mi he­lâk ede­lim!” de­di­ler.

O rah­met men­baı ve mer­ha­met pey­gam­be­ri, uğ­ra­dı­ğı bu fe­cî mu­âme­le kar­şı­sın­da bi­le bed­duâ et­me­yip el­le­ri­ni der­gâh-ı ilâ­hî­ye aça­rak:

“Al­lâh’ım! Kuv­ve­ti­min za­afa uğ­ra­dı­ğı­nı, çâ­re­siz­li­ği­mi, halk na­za­rın­da hor ve ha­kîr gö­rül­me­mi Sa­na arz edi­yo­rum.

Ey mer­ha­met­li­le­rin en mer­ha­met­li­si! Eğer ba­na kar­şı ga­zap­lı de­ğil­sen, çek­ti­ğim mih­net ve be­lâ­la­ra al­dır­mam!

İlâ­hî! Sen kav­mi­me hi­dâ­yet ver; on­lar bil­mi­yor­lar.

İlâ­hî! Sen râ­zı olun­ca­ya ka­dar iş­te af­fı­nı di­li­yo­rum…” di­ye ni­yaz­da bu­lun­du. (İbn-i Hi­şâm, II, 29-30; Hey­se­mî, VI, 35; Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in din­len­di­ği ba­ğın sâ­hi­bi olan Re­bî­ao­ğul­la­rı, Âlem­le­rin Efen­di­si’nin hâ­li­ne acı­ya­rak O’na kö­le­le­ri Ad­dâs’la bir ta­bak üzüm gön­der­di­ler. Ad­dâs, ta­ba­ğı Var­lık Nû­ru’na uzat­tı:

“–Buy­run, yi­yin!” de­di.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de:

“بِسْمِ اللّٰهِ”

di­ye­rek ye­me­ye baş­la­dı.

Bu söz, Ad­dâs’ın dik­ka­ti­ni çek­ti. Şim­di­ye ka­dar hiç kim­se­den böy­le bir söz işit­me­miş­ti. Me­rak ve hay­ret için­de:

“–Bu sö­zü, bu­ra­lı­lar ne bi­lir ne de söy­ler­ler!..” di­ye mı­rıl­dan­dı.

Ar­dın­dan yi­ne hay­ret­le:

“–Siz fark­lı bir in­san­sı­nız! Bu­ra­nın in­san­la­rı­na ben­ze­mi­yor­su­nuz! Siz kim­si­niz?” de­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de:

“–Sen ne­re­li­sin, han­gi din­den­sin?” di­ye sor­du.

Ad­dâs:

“–Ni­no­va­lı­yım, hris­ti­ya­nım!” de­di.

Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz:

“–De­mek sen, sâ­lih kul Yû­nus bin Met­tâ’nın mem­le­ke­tin­den­sin!” de­di.

Ad­dâs’ın şaş­kın­lı­ğı iyi­ce art­tı:

“–Sen Yû­nus’u ne­re­den bi­li­yor­sun?” de­di.

Var­lık Nû­ru:

“–Yû­nus be­nim kar­de­şim­dir. O, bir pey­gam­ber­di. Ben de bir pey­gam­be­rim!” bu­yur­du.

Bu söz­ler üze­ri­ne Ad­dâs’ın gö­nül âle­min­den îman pı­nar­la­rı fış­kır­ma­ya baş­la­dı ve şevk­le ye­rin­den kal­ka­rak Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in eli­ne ve aya­ğı­na ka­pa­nıp ke­li­me-i şe­hâ­det ge­tir­di. (İbn-i Hi­şâm, II, 30; Ya’kû­bî, II, 36)

Efen­di­le­ri, Ad­dâs’ı bu tav­rı se­be­biy­le ayıp­la­dık­la­rın­da, şu ce­vâ­bı ver­di:

“Ben ken­di­mi bil­dim bi­le­li, yer­yü­zün­de O’ndan da­ha ha­yır­lı bir in­san gör­me­dim! O ba­na öy­le bir söz söy­le­di ki, onu an­cak bir pey­gam­ber bi­le­bi­lir­di.” (İbn-i Hi­şâm, II, 31)

Ne sa­âdet­ti ki Ad­dâs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­yâ­tın­da en men­fî şart­lar al­tın­da îmân ede­rek O’nu te­sel­lî eden bir mü’min ol­ma şe­re­fi­ne nâ­il ol­muş­tu. Âlem­le­rin Efen­di­si, onun müs­lü­man ol­ma­sı­na o ka­dar se­vin­miş­ti ki, o an, çek­ti­ği çi­le­le­ri ne­re­dey­se unu­tu­ver­miş­ti.

Bu­gün Ad­dâs’ın İs­lâm’a gir­di­ği yer­de onun adı­na izâ­fe­ten bir mes­cid bu­lun­mak­ta­ ve Âlem­le­rin Efen­di­si’ne üzüm ik­ram et­ti­ği bah­çe de mu­ha­fa­za edil­mek­te­dir.