İÇİNDEKİLER
ARAMA:

NÜ­BÜV­VE­TİN ONUN­CU SE­NE­Sİ Hü­zün Se­ne­si: Haz­ret-i Ha­tî­ce ve Ebû Tâ­lib’in Ve­fâ­tı

Müş­rik­le­rin mu­hâ­sa­ra­sın­dan se­lâ­me­te çı­kan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ve müs­lü­man­la­rın se­vin­ci faz­la sür­me­di. Çün­kü boy­ko­tun kal­dı­rıl­ma­sı­nın he­men ar­dın­dan, ken­di­si­nin ve mü’min­le­rin hâ­mî­si olan, on­la­rı fe­dâ­kâ­râ­ne bir şe­kil­de mü­dâ­faa eden am­ca­sı Ebû Tâ­lib ve­fât et­ti.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, onun îmân et­me­si için za­man za­man çok ıs­râr eder­di. Ebû Tâ­lib de, bu ıs­rar kar­şı­sın­da ye­ğe­ni­ne:

“–Ben Sen’in ha­kî­ka­ti­ni bi­li­yo­rum. Lâ­kin Sa­na îmân eder­sem, Ku­reyş’in ka­dın­la­rı be­ni ayıp­lar!” der­di.

Haz­ret-i Pey­gam­ber’in nü­büv­ve­ti­ni vic­dâ­nen ka­bûl eder, nef­sâ­ni­ye­ti muk­te­zâ­sı red­de­der­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, onun îman­lı ola­rak rû­hu­nu Rab­bi­ne tes­lîm et­me­si için ölüm dö­şe­ğin­de iken de:

“–Ey am­ca! Ne olur­sun, bir ke­li­me söy­le ki, Al­lâh sa­na son­suz sa­âdet bah­şet­sin!” di­ye ıs­râr et­ti.

O sı­ra­da ora­ya gel­miş bu­lu­nan Ebû Ce­hil, bu­na mâ­nî ol­du. Çün­kü Ebû Tâ­lib’e sü­rek­li ke­li­me-i şe­hâ­de­ti tel­kîn eden Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e mu­kâ­bil Ebû Ce­hil:

“–Sen ata­la­rı­nın dî­nin­de­sin!” tel­kî­nin­de bu­lu­nu­yor­du.

Ni­hâ­yet Ebû Tâ­lib’in, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e son sö­zü:

“–Ben, es­ki dîn (Ab­dül­mut­ta­lib’in dî­ni) üze­ri­ne ölü­yo­rum. Ku­reyş be­nim için ölüm­den kork­tu da dî­ni­ni de­ğiş­tir­di de­me­ye­cek ol­sa­lar­dı, Sen’in söz­le­ri­ni ka­bûl eder­dim!..” ol­du. (Bu­hâ­rî, Ce­nâ­iz 81, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr 40; İbn-i Sa’d, I, 122-123)

Bu söz­ler üze­ri­ne Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Ben de se­nin için dâ­imâ is­tiğ­far­da bu­lu­na­ca­ğım!” bu­yur­muş­lar, fa­kat am­ca­sı­nın evin­den mah­zûn ola­rak ay­rıl­mış­lar­dır.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in çok üzü­lüp am­ca­sı için “Sa­na dâ­imâ is­tiğ­far­da bu­lu­na­ca­ğım!” de­me­si üze­ri­ne âyet-i ke­rî­me­de şöy­le buy­rul­du:

 

إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء

(Ra­sû­lüm!) Sen sev­di­ği­ni hi­dâ­ye­te er­di­re­mez­sin! Fa­kat Al­lâh, di­le­di­ği­ni doğ­ru yo­la ile­tir…” (el-Ka­sas, 56) (Müs­lim, Îman, 41-42)

Hi­dâ­yet, ku­lu sı­rât-ı müs­ta­kî­me ile­ten nûr-i ilâ­hî­dir. Ki­min gön­lü ona teş­ne ve Hakk’a me­yil­li ise, an­cak ona na­sîb olur.

Âyet-i ke­rî­me­de buy­ru­lur:

 

يَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ أَنَابَ

“…(Al­lâh) ken­di­si­ne yö­ne­len kim­se­ye hi­dâ­yet eder!” (er-Ra’d, 27)

Bu hu­sus­ta baş­ka­la­rı­nın gay­re­ti, sâ­de­ce ve­sî­le ol­mak­tır. Ak­si hâl­de, di­ğer bir kim­se­nin -ve­lev pey­gam­ber bi­le ol­sa- gay­re­ti ile hi­dâ­ye­tin na­sîb ol­ma­sı her za­man müm­kün de­ğil­dir. Ni­te­kim -Haz­ret-i Pey­gam­ber’in gay­re­ti­ne rağ­men- Ebû Tâ­lib’in, ha­kî­ka­ti bil­di­ği hâl­de nef­sâ­ni­ye­ti­ne mağ­lûb ola­rak Hakk’a mey­let­me­me­si üze­ri­ne ken­di­si­ne hi­dâ­yet na­sîb ol­ma­mış­tır.

a

Pey­gam­ber Efen­di­miz’i de­rin bir hüz­ne gark eden Ebû Tâ­lib’in ve­fâ­tı­nın üze­rin­den he­nüz üç gün bi­le geç­me­miş­ti ki, Al­lâh Ra­sû­lü’nün dert or­ta­ğı, bü­yük des­te­ği, can yol­da­şı, Sey­yi­de­tü’n-Ni­sâ, Ha­tî­ce­tü’l-Küb­râ -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- vâ­li­de­miz de ve­fât et­ti. Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile mü’min­le­rin gö­nül­le­rin­de acı üs­tü­ne bir bü­yük acı da­ha ek­len­di. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, çok sev­di­ği mü­bâ­rek zev­ce­si­ni, kabr-i şe­rî­fi­ne biz­zat ken­di el­le­riy­le in­dir­di­ler. Âlem­le­rin Efen­di­si’nin gön­lü gam ve ke­der­le mah­zûn ol­muş, göz­le­ri yaş­lar­la dol­muş­tu.

Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­miz, Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- için İs­lâm dâ­vâ­sın­da sâ­dık bir mü­şâ­vir, dert or­ta­ğı, te­sel­lî ve sü­kû­net kay­na­ğı idi. Onun ve­fâ­tı Al­lâh Ra­sû­lü’ne:

“–Şu üm­met üze­ri­ne ge­len iki bü­yük ip­ti­lâ­dan han­gi­si­ne da­ha çok üzü­le­ce­ği­mi bi­le­mi­yo­rum.” (Ya’kû­bî, II, 35; Ta­be­rî, Tâ­rih, II, 229) de­dir­te­cek ka­dar ağır gel­miş­ti.

Bu iki hü­zün­lü hâ­di­se se­be­biy­le Mek­ke dev­ri­nin onun­cu se­ne­si­ne “Hü­zün Se­ne­si” de­nil­di.

Am­ca­sı ve zev­ce­si­nin ve­fâ­tıy­la, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’e hiç­bir zâ­hi­rî, izâ­fî ve fâ­nî da­ya­nak, sı­ğı­nak ve ba­rı­nak kal­ma­mış ol­du. O’nun gö­nül âle­mi böy­le­ce Hak Te­âlâ’ya mün­ha­sır kı­lın­dı. Zî­râ te­vek­kül ve tes­lî­mi­yet gös­te­ri­le­cek ye­gâ­ne ve mut­lak mer­cî yal­nız­ca Ce­nâb-ı Hak idi. Ni­te­kim ço­cuk­lu­ğun­da da an­ne, ba­ba ve de­de hi­mâ­ye­sin­den mah­rûm bı­ra­kı­la­rak Al­lâh’ın ter­bi­ye­sin­de ye­tiş­ti­ril­miş­ti.

a

Ha­tî­ce vâ­li­de­miz çok fa­zî­let­li bir in­san­dı. Va­hiy me­le­ği bir­gün Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’e ge­le­rek:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ha­tî­ce, elin­de bir kap ye­mek­le Sa­na gel­mek­te­dir. Ha­tî­ce ya­nı­na gel­di­ği za­man, ona Rab­bin­den ve ben­den se­lâm söy­le! Onu, gü­rül­tü ve yor­gun­luk ol­ma­yan cen­net­te in­ci­den ya­pıl­mış bir sa­ray­la müj­de­le!” bu­yur­du. (Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr, 20)

Haz­ret-i Ha­tî­ce -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- bu ilâ­hî se­lâ­ma şöy­le mu­kâ­be­le et­ti:

“–O (şâ­nı yü­ce Al­lâh) Se­lâm’ın ken­di­si­dir, se­lâm O’ndan­dır, Ceb­râ­îl’e de se­lâm ol­sun! Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Al­lâh’ın se­lâ­mı, rah­me­ti ve be­re­ke­ti Sen’in de üze­ri­ne ol­sun.”

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ha­yâ­tı bo­yun­ca bu mü­bâ­rek zev­ce­si­ni unut­ma­dı. O’na kar­şı ve­fâ­nın en gü­zel ör­nek­le­ri­ni ser­gi­le­di.

Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- şöy­le an­la­tı­yor:

“Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın ha­nım­la­rın­dan hiç­bi­ri­ne, Ha­tî­ce’ye ol­du­ğu ka­dar gıp­ta et­me­dim. Üs­te­lik onu hiç gör­me­miş­tim. Fa­kat Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- onu sık sık yâd eder­di. Bir ko­yun ke­sip eti­ni par­ça­la­dı­ğın­da, ço­ğu za­man Ha­tî­ce’nin dost­la­rı­na gön­de­rir­di. Bir de­fâ­sın­da (da­ya­na­ma­yıp) Al­lâh Ra­sû­lü’ne:

«–San­ki dün­yâ­da Ha­tî­ce’den baş­ka ka­dın kal­ma­dı!» de­dim.

Ne­biyy-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

«–O şöy­le şöy­ley­di.» di­ye gü­zel va­sıf­la­rı­nı say­dı ve:

«–Ço­cuk­la­rım da on­dan ol­du.» bu­yur­du.

İçim­den:

«–Bir da­ha Ha­tî­ce hak­kın­da kö­tü söz söy­le­me­ye­ce­ğim.» de­dim.” (Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr 20; Edeb 73; Müs­lim, Fe­dâ­ilü’s-Sa­hâ­be 74-76)

Bir­gün Ha­tî­ce’nin kız kar­de­şi Hâ­le bint-i Hu­vey­lid, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hu­zû­ru­na gir­mek için izin is­te­miş­ti. Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ha­tî­ce’nin se­si­ni ha­tır­la­dı ve:

“–Al­lâh’ım, bu (Ha­tî­ce’nin kar­de­şi)

Hâ­le bint-i Hu­vey­lid!” di­ye he­ye­can­lan­dı.

Bu man­za­ra­yı gö­ren Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- da­ya­na­ma­dı:

“–İh­ti­yar­lık­tan ağ­zı­nın diş­le­ri dö­kül­müş ve bir za­man­lar ölüp git­miş Ku­reyş­li bir ih­ti­ya­rın ne­si­ni anıp du­ru­yor­sun? Al­lâh sa­na onun ye­ri­ne da­ha ha­yır­lı­sı­nı ver­di.” de­di. (Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr, 20)

Haz­ret-i Âi­şe “da­ha ha­yır­lı” sö­züy­le ken­di­si­ni kas­te­di­yor­du. Onun bu sö­zü­nü ye­rin­de bul­ma­yan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- şu ce­vâ­bı ver­di:

“–Ha­yır, Al­lâh Te­âlâ ba­na on­dan da­ha ha­yır­lı­sı­nı ver­me­di. Halk ba­na inan­maz­ken o inan­dı. Her­kes ba­na ya­lan­cı der­ken o doğ­ru söy­le­di­ği­mi ka­bûl et­ti. Kim­se ba­na bir şey ver­mez­ken o be­ni ma­lıy­la des­tek­le­di ve Ce­nâb-ı Hak ba­na on­dan ço­cuk­lar ih­sân et­ti.” (İbn-i Han­bel, VI, 118)