İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Mus’ab bin Umeyr’in Mu­al­lim Ola­rak Tâ­yi­ni ve Mus’ab bin Umeyr’in Mu­al­lim Ola­rak Tâ­yi­ni ve Me­dî­ne’nin Kur’ân’la Fet­hi

Me­dî­ne­li ye­ni müs­lü­man­lar, bir mek­tup ya­za­rak İs­lâm’ı öğ­ren­mek için Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’den ken­di­le­ri­ne Kur’ân-ı Ke­rîm oku­ya­cak, İs­lâm’ı an­la­ta­cak ve na­maz kıl­dı­ra­cak bir mu­al­lim gön­der­me­si­ni ta­leb et­ti­ler. Pey­gam­ber Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- da Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ı gön­der­di.232

Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz, Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ile bir­lik­te ilk îmân eden­ler­den bi­ri olan Ab­dul­lâh bin Üm­m-i Mek­tûm’u da Me­dî­ne’ye Kur’ân öğ­ret­me­si için gön­der­miş­ti.233

Mus’ab bin Umeyr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, çok genç yaş­ta hi­dâ­ye­te er­miş, âi­le­si­nin ken­di­si­ne ağır iş­ken­ce­ler yap­ma­la­rı­na, hat­tâ mî­ras­la­rın­dan mah­rum bı­rak­ma­la­rı­na rağ­men dî­nin­den dön­me­miş­ti. Çün­kü o, zâ­hi­ren fa­kir ve ga­rip kal­sa da, bâ­tı­nen îman aşk ve vec­diy­le do­lu zen­gin bir gön­le sâ­hip­ti. İs­lâm’ın in­ti­şâ­rı hu­sû­sun­da âde­ta bir he­ye­can âbi­de­siy­di.234

Ni­te­kim Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın Me­dî­ne’ye gi­di­şiy­le İs­lâm, ora­da iyi­ce in­ki­şâf et­ti. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in teb­lîğ­le va­zî­fe­len­dir­di­ği bu genç sa­hâ­bî, in­san­la­ra Al­lâh’ın dî­ni­ni an­lat­mak için ge­ce­si­ni gün­dü­zü­ne ka­ta­rak ça­lış­ma­ya baş­la­dı. Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın gay­ret­le­ri be­re­ke­tiy­le hi­dâ­ye­te nâ­il olan ilk bah­ti­yar­lar­dan Es’ad bin Zü­râ­re -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, onu evin­de ağır­lı­yor ve bü­tün ça­lış­ma­la­rın­da ken­di­si­ne yar­dım­cı olu­yor­du.

O, bir­gün Mus’ab’ı ya­nı­na ala­rak Za­fe­ro­ğul­la­rı’nın bah­çe­sin­de­ki ku­yu­nun ba­şı­na otur­du. Ab­dü­leş­he­lo­ğul­la­rı’nın ön­de ge­len­le­rin­den Sa’d bin Mu­âz, bu­nu du­yun­ca Üseyd bin Hu­dayr’a:

“–Sen işi­ni iyi bi­len ve kim­se­nin yar­dı­mı­na muh­taç ol­ma­yan bir adam­sın. Za­yıf­la­rı­mı­zın inanç­la­rı­nı boz­mak için ma­hal­le­mi­ze gel­miş olan şu adam­la­rın ya­nı­na git ve on­la­rı îkâz et ki, bir da­ha ma­hal­le­mi­ze gel­me­sin­ler! Es’ad ak­ra­bam ol­ma­say­dı, bu işi ken­dim ya­par­dım.” de­di.

Üseyd, mız­ra­ğı­nı kap­tı­ğı gi­bi ora­ya git­ti ve gâ­yet öf­ke­li bir şe­kil­de:

“–Siz ni­çin bu­ra­ya gel­di­niz? Şu ya­nın­da­ki ya­ban­cı­yı, za­yıf­la­rı­mı­zın inanç­la­rı­nı boz­ma­sı için mi ge­tir­din?! Bir da­ha sa­kın böy­le bir şey yap­ma­ya kalk­ma! Eğer ca­nı­nı­zı se­vi­yor­sa­nız he­men bu­ra­dan gi­din!” de­di.

Fi­râ­set sâ­hi­bi ve ba­sî­ret­li bir sa­hâ­bî olan Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ona:

“–Bi­raz otu­rup söy­le­ye­cek­le­ri­mi din­ler mi­sin? Sen akıl­lı bir kim­se­sin, söz­le­ri­mi be­ğe­nir­sen ka­bûl eder­sin, be­ğen­mez­sen ka­bûl et­mez­sin.” de­di.

Üseyd:

“–Ye­rin­de bir söz söy­le­din!” de­dik­ten son­ra, mız­ra­ğı­nı ye­re sap­la­yıp yan­la­rı­na otur­du. Mus’ab, İs­lâm’ı an­la­tıp Kur’ân-ı Ke­rîm oku­du.

Üseyd, Kur’ân-ı Ke­rîm’i din­le­di­ği za­man, da­ha ko­nuş­ma­ya baş­la­ma­dan ön­ce yü­zün­de İs­lâm’ın nû­ru par­la­dı ve kal­bi İs­lâm’a yu­mu­şa­dı. Kur’ân-ı Ke­rîm hak­kın­da da:

“–Bu ne gü­zel, ne yü­ce bir ke­lâm!235 Siz bu dî­ne gir­mek is­te­di­ği­niz za­man ne ya­par­sı­nız?” de­di.

Üseyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh- kal­kıp, Haz­ret-i Mus’ab ve Es’ad -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ-’nın tâ­li­mâ­tı üze­re gus­let­ti, el­bi­se­le­ri­ni te­miz­le­di ve şe­hâ­det ge­tir­di. Son­ra da iki re­kât na­maz kıl­dı ve:

“–Ge­ri­de öy­le bir adam bı­rak­tım ki, o si­ze tâ­bî olur­sa, kav­min­den hiç­bir kim­se ona mu­hâ­le­fet et­mez. O, Sa’d bin Mu­âz’dır! Ben şim­di onu si­ze gön­de­ri­rim!” de­di.

Sa’d, kız­gın bir şe­kil­de yan­la­rı­na gel­di. Fa­kat ni­hâ­ye­tin­de o da Haz­ret-i Üseyd gi­bi Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ı din­le­ye­rek müs­lü­man ol­du. Son­ra ka­bî­le­si­nin ya­nı­na gi­de­rek:

“–Ey Ab­dü­leş­he­lo­ğul­la­rı! Be­ni na­sıl bi­lir­si­niz?” di­ye sor­du. On­lar:

“–Sen bi­zim sey­yi­di­miz, fi­kir­ce en üs­tü­nü­müz ve re­isi­miz­sin.” de­di­ler.

Bu­nun üze­ri­ne Sa’d -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Siz Al­lâh’a ve Ra­sû­lü’ne îmân edin­ce­ye ka­dar, er­kek ve ka­dın­la­rı­nız­la ko­nuş­mak ba­na ha­râm ol­sun.” de­di.

O gün ak­şa­ma ka­dar bu ka­bî­le­den müs­lü­man ol­ma­yan kim­se kal­ma­dı. (İbn-i Hi­şâm, II, 43-46; İbn-i Sa’d, III, 604-605; İbn-i Esîr, Üs­dü’l-Gâ­be, I, 112-113)

Haz­ret-i Mus’ab -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Se­lî­me­oğul­la­rı’nın eş­râ­fın­dan olan Amr bin Ce­mûh’u da İs­lâm’a dâ­vet et­ti. Ona Yû­suf Sû­re­si’nin ilk se­kiz âye­ti­ni oku­du. Amr dü­şün­mek için bi­raz müh­let is­te­diy­se de bir tür­lü ka­rar ve­re­me­di. Bu­nun üze­ri­ne Amr’ın da­ha ön­ce­den müs­lü­man olan oğ­lu Mu­âz, ka­bî­le­sin­de­ki müs­lü­man genç­ler­le an­la­şa­rak, bir ge­ce ba­ba­sı­nın pu­tu­nu giz­li­ce ci­var­da bu­lu­nan pis­lik çu­ku­ru­na at­tı­lar. Sa­bah­le­yin bu hâ­li gö­ren Amr, deh­şet içe­ri­sin­de ka­la­rak pu­tu­nu çu­kur­dan çı­kart­tı ve te­miz­le­yip gü­zel ko­ku­lar sü­re­rek ye­ri­ne koy­du.

Ay­nı hâ­di­se bir­kaç gün da­ha te­ker­rür edin­ce, pu­tun ken­di­si­ni mü­dâ­faa et­me­si için boy­nu­na kı­lı­cı­nı as­tı. Er­te­si gün pu­tu­nu tek­rar çu­kur­da gö­rün­ce, ibâ­det et­ti­ği can­sız nes­ne­nin hiç­bir şe­ye ya­ra­ma­dı­ğı­nı, ken­di­ni ko­ru­mak­tan da­hî âciz ol­du­ğu­nu an­la­dı ve şirk ka­ran­lı­ğın­dan İs­lâm’ın nur­lu sa­ba­hı­na uyan­dı. İçin­de bu­lun­du­ğu da­lâ­let­ten, ken­di­si­ni Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- vâ­sı­ta­sıy­la kur­ta­ran Al­lâh’a şük­ret­ti. Da­ha son­ra da kav­mi­ni İs­lâm’a teş­vîk et­ti.236

İs­lâm’ın Me­dî­ne’de bu şe­kil­de hüsn-i ka­bû­le maz­har ol­du­ğu­nu ha­ber alan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ve Mek­ke­li müs­lü­man­lar, son de­re­ce mes­rûr ol­du­lar. Öy­le ki, o se­ne­ye “Sü­rûr Se­ne­si” adı­nı ver­di­ler. Çün­kü ar­tık Me­dî­ne, İs­lâm’ın be­şi­ği ol­ma­ya ha­zır hâ­le ge­li­yor­du.

Ce­nâb-ı Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- Efen­di­miz, şöy­le bu­yur­muş­lar­dır:

“Ül­ke­ler kı­lıç­la fet­he­dil­di, lâ­kin Me­dî­ne Kur’ân’la fet­he­dil­miş­tir.” (Bez­zâr, Müs­ned, no: 1180; Ru­dâ­nî, no: 3774)