İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Mek­kî Âyet­le­rin Hu­sû­si­yet­le­ri

Mâ­lum ol­du­ğu üze­re ilk nâ­zil olan âyet­ler tev­hî­de dâ­vet, öl­dük­ten son­ra di­ril­meye îman, mü’min­le­ri cen­net­le müj­de­le­me, kâ­fir­le­ri ve âsî­le­ri ce­hen­nem ile in­zâr gi­bi akî­de­vî hu­sus­lar­da idi. Bu mev­zû­lar­da muh­te­lif de­lil­ler­le ik­nâ et­mek sû­re­tiy­le in­san­la­rın îman­la­rı­nı kuv­vet­len­dir­dik­ten son­ra, mu­âme­lât­la alâ­ka­lı hü­küm­ler in­me­ye baş­la­dı. Çün­kü in­san­lar bâ­tıl îti­kad ve alış­kan­lık­la­rı­na sı­kı sı­kı­ya bağ­lı ol­duk­la­rı için bun­lar­dan vaz­geç­me­le­ri çok ko­lay de­ğil­di. Ted­rî­cî­li­ğe ri­âyet et­me­den, in­san­la­rı kö­tü alış­kan­lık­lar­dan arın­dır­ma­ya ça­lış­mak, nef­re­te ve uzak­laş­ma­ya se­be­bi­yet ve­re­bi­lir­di.

Haz­ret-i Âi­şe vâ­li­de­miz şöy­le de­mek­te­dir:

“İlk nâ­zil olan sû­re mu­fas­sal sû­re­ler­den239 bi­ri idi. Bun­da cen­net ve ce­hen­nem­den bah­se­di­li­yor­du. He­lâl ve ha­râ­ma dâ­ir hü­küm­ler ise an­cak in­san­lar İs­lâm’a tam ola­rak ısın­dık­tan son­ra nâ­zil ol­ma­ya baş­la­dı. Eğer ilk de­fâ:

«–İç­ki iç­me­yin!» em­ri in­sey­di in­san­lar:

«–Biz iç­ki­yi ke­sin­lik­le bı­ra­ka­ma­yız!» der­ler­di.

Yi­ne ilk ola­rak:

«–Zi­nâ et­me­yin!» em­ri gel­sey­di in­san­lar ay­nı şe­kil­de:

«–Zi­nâ­yı as­lâ bı­ra­ka­ma­yız!» der­ler­di.

Ben Mek­ke’de oyun oy­na­yan bir ço­cuk­ken Haz­ret-i Mu­ham­med -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’a:

بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ

“Ha­yır on­la­ra va’de­di­len (asıl azap) vak­ti, kı­yâ­met­tir. İş­te o an, cid­den çok deh­şet­li ve çok acı­dır.” (el-Ka­mer, 46) (gi­bi îman ve kı­yâ­met­le alâ­ka­lı) âyet­ler nâ­zil ol­muş­tu. (Mu­âme­lât­la alâ­ka­lı hü­küm­ler ih­ti­vâ eden) Ba­ka­ra ve Ni­sâ sû­re­le­ri ise an­cak ben O’nun ya­nın­da iken (Me­dî­ne’de) nâ­zil ol­muş­tur.” (Bu­hâ­rî, Fe­dâ­ilü’l-Kur’ân, 6)

Mek­kî sû­re­ler üs­lûp ba­kı­mın­dan kı­sa ve ve­ciz olup şirk ve put­pe­rest­li­ğe kar­şı ke­sin ve net bir ta­vır ser­gi­ler. Çün­kü Mek­ke­li müş­rik­ler ede­bî mü­sâ­ba­ka­lar ya­pan fe­sâ­hat sâ­hi­bi kim­se­ler­di. On­la­ra te­sir ede­cek söz, fe­sâ­hat ve be­lâ­gat açı­sın­dan mü­kem­mel se­vi­ye­de ol­ma­lıy­dı.

Ni­te­kim Al­lâh Te­âlâ müş­rik­le­rin ede­bi­yat­ta­ki te­rak­kî ve se­vi­ye­le­ri­ni hi­çe sa­ya­rak, zi­hin­le­ri­ni al­tüst et­mek için sö­ze baş­lar­ken alı­şa­gel­dik­le­ri usû­lün ak­si­ne Hu­rûf-ı Mu­kat­taa’yı kul­lan­mış­tır. Ba­şın­da Hu­rûf-ı Mu­kat­taa bu­lu­nan sû­re­ler, Ba­ka­ra ve Âl-i İm­rân hâ­riç, hep Mek­kî­dir.

Bu hu­sû­si­yet­le­ri se­be­biy­le ilk âyet­le­rin ede­bî üs­lû­bu öy­le­si­ne te­sir­li idi ki, mu­hâ­tap­la­rı­nın tâ kal­bi­ne iş­li­yor; gü­zel­li­ği ve akı­cı­lı­ğı, din­le­yen­le­ri âde­ta tes­hîr edi­yor­du.

Mek­ke’de nâ­zil olan âyet-i ke­rî­me­le­rin üs­lûp hu­sû­si­yet­le­rin­den bi­ri de, is­tis­nâ­sı ol­mak­la bir­lik­te, ek­se­ri­yâ hi­tâ­bın “Ey in­san­lar!” şek­lin­de ol­ma­sı­dır.

Mek­kî sû­re­ler­de müş­rik­le­rin ka­na­at­le­ri­ne ve îti­yat­la­rı­na zıt olan pek çok hu­sû­sun, on­la­rın na­za­rın­da ka­bû­le maz­har ola­bil­me­si için, îti­bâr et­tik­le­ri Gü­neş, Ay, yıl­dız­lar, ge­ce-gün­düz ve ben­ze­ri var­lık­lar üze­ri­ne edi­len ye­min­ler yer al­mak­ta­dır. Çün­kü ye­min edi­len bu var­lık­lar­la ay­nı za­man­da Al­lâh’ın kud­re­ti ve kâ­inat­ta­ki kud­ret akış­la­rı ser­gi­le­ni­yor­du.

Di­ğer ta­raf­tan Kur’ân kıs­sa­la­rı­nın pek ço­ğu Mek­ke dev­rin­de nâ­zil ol­muş­tur. Zî­râ “geç­miş­ten ib­ret al­ma”, Mek­kî âyet­le­rin en çok üze­rin­de dur­du­ğu hu­sus­lar­dan­dır. İçin­de pey­gam­ber­le­rin ve geç­miş mil­let­le­rin kıs­sa­la­rı­nın an­la­tıl­dı­ğı, bil­has­sa Âdem -aley­his­se­lâm- ve İb­lîs kıs­sa­sı­nın zik­re­dil­di­ği sû­re­ler, umû­mi­yet­le Mek­kî­dir. Bu­nun tek is­tis­nâ­sı, Me­dî­ne’de nâ­zil olan Ba­ka­ra Sû­re­si’dir.

Geç­miş mil­let­le­rin baş­la­rın­dan ge­çen ib­ret­li kıs­sa­la­rın an­la­tıl­ma­sı, Mek­ke müş­rik­le­ri­ne hak­kın teb­lî­ğin­de ve on­la­rın ted­rî­cî bir sû­ret­te ıs­lâ­hın­da mü­him bir rol oy­na­mış­tır. Kıs­sa­la­rın an­la­tıl­dı­ğı bu âyet­ler­de, “tev­hîd inan­cı” dâ­imâ ön plan­da tu­tul­muş­tur.

Mek­kî âyet­ler, bir teb­lîğ­ci­nin ha­re­ket tar­zı­nı da or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Onun, bu dâ­ve­ti dün­yâ men­fa­at­le­ri için de­ğil, sâ­de­ce Ce­nâb-ı Hakk’ın rı­zâ­sı­na nâ­il ol­mak gâ­ye­siy­le yap­ma­sı, mü­kâ­fâ­tı­nı da an­cak Al­lâh’tan bek­le­me­si ge­rek­ti­ği­ni an­lat­mak­ta­dır. Ni­te­kim Şu­arâ Sû­re­si’nde Nûh, Hûd, Sâ­lih, Lût ve Şu­ayb -aley­hi­müs­se­lâm-’ın ka­vim­le­ri­ne dâ­imâ Al­lâh’a ita­ati ve tak­vâ­yı em­re­dip ken­di­le­ri­nin emîn bi­rer el­çi ol­duk­la­rı­nı söy­le­ye­rek:

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ben, bu­na kar­şı siz­den bir üc­ret is­te­mi­yo­rum. Be­nim üc­re­tim, an­cak âlem­le­rin Rab­bi­ne âit­tir.” de­dik­le­ri nak­le­di­lir. (eş-Şu­arâ, 109, 127, 145, 164, 180)

Kur’ân’ın ikin­ci ya­rı­sı ek­se­ri­yet­le Mek­ke’de nâ­zil ol­muş­tur. Mek­ke­li­le­rin ço­ğu mü­te­keb­bir kim­se­ler ol­du­ğu için sÓnc: ha­yır öy­le de­ğil” laf­zı­nın tek­ra­rı ile on­la­rın du­ru­mu red­de­dil­miş ve bu mü­te­keb­bir­ler teh­did edil­miş­ler­dir. Bu se­bep­le “kel­lâ” laf­zı ge­çen sû­re­le­rin ta­ma­mı Mek­kî’dir ve bü­tün “kel­lâ” lâ­fız­la­rı Kur’ân-ı Ke­rîm’in ikin­ci ya­rı­sın­da­dır.

Ay­nı şe­kil­de sec­de âyet­le­ri­ni ih­ti­vâ eden sû­re­ler de Mek­ke’de nâ­zil ol­muş­tur. Bu sû­ret­le Al­lâh’tan baş­ka şey­ler önün­de sec­de eden in­san­lar, Ce­nâb-ı Hakk’a sec­de­ye sevk edil­miş ve on­la­rın de­rû­nî te­kâ­mül­le­ri sağ­lan­mış­tır.

Mek­ke’de nâ­zil olan bu ilk âyet­ler, es­ki âdet­le­rin ce­hâ­let­ten neş’et et­ti­ği­ni ve ta­mâ­men bâ­tıl ol­du­ğu­nu be­yân et­mek­te­dir. Ay­nı za­man­da ci­han­şü­mûl ah­lâ­kî düs­tur­la­rın esas­la­rı­nı or­ta­ya koy­mak­ta­dır.

Mek­kî âyet­ler, îman, ah­lâk ve fi­kir ci­he­tin­den sıh­hat­li bir ce­mi­ye­tin te­mel­le­ri­ni at­mış­tır. Bu âyet­ler­de ah­lâ­kî emir ve hü­küm­ler yer al­mak­ta­dır. Böy­le­ce mü’min­le­rin kuv­vet­li bir îmâ­na sâ­hip kı­lın­ma­la­rı, sa­bır, se­bat, azim, gay­ret gi­bi has­let­ler­le tec­hîz edil­me­le­ri, bâ­tıl îti­kad ve îti­yad­lar­dan arın­ma­la­rı he­def­len­miş­tir.

Mek­kî âyet­ler­de hu­kû­kî mev­zû­lar bu­lun­ma­dı­ğı gi­bi, na­maz hâ­riç, ibâ­det­le­re âit hü­küm­ler de yer al­ma­mak­ta­dır. Me­se­lâ, Yû­nus, Ra’d, Fur­kân, Yâ-sîn, Ha­dîd sû­re­le­ri Mek­kî olup, bun­lar­da ah­kâm âyet­le­ri mev­cut de­ğil­dir. Bu sû­re­ler­de umû­mi­yet­le îmân esas­la­rı, ya­ra­tı­lış, Al­lâh’ın sı­fat­la­rı, pey­gam­ber­le­rin ib­ret ve­ri­ci kıs­sa­la­rı ve kı­yâ­met sah­ne­le­ri an­la­tıl­mak­ta­dır.