İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Mek­ke Dev­ri­nin Tah­lî­li

On üç yıl sü­ren Mek­ke dev­ri bo­yun­ca Mek­ke­li müş­rik­le­rin müs­lü­man­la­ra kar­şı tat­bîk et­tik­le­ri ezi­yet­le­ri şu beş mad­de­de top­la­mak müm­kün­dür:

1. İs­tih­zâ.

2. Ha­kâ­ret.

3. İş­ken­ce.

4. Her tür­lü ti­câ­rî ve me­de­nî mü­nâ­se­bet­le­ri kes­me (tec­rîd).

5. Müs­lü­man­la­rı hic­re­te mec­bûr ede­cek de­re­ce­de yıl­dı­rı­cı bir şid­det ve hat­tâ ci­nâ­yet.

On­la­rın bu du­rum­la­rı­nı, Ce­nâb-ı Hak âyet-i ke­rî­me­ler­de şöy­le bil­di­rir:

إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كَانُواْ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ

(29)

وَإِذَا مَرُّواْ بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ

(30)

وَإِذَا انقَلَبُواْ إِلَى أَهْلِهِمُ انقَلَبُواْ فَكِهِينَ

(31)

وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوا إِنَّ هَؤُلَاء لَضَالُّونَ

(32)

“Gü­nah­kâr­lar yok mu, on­lar (dün­yâ­da) müs­lü­man­la­ra gü­ler­ler­di. Ön­le­rin­den geç­tik­le­ri za­man, bir­bir­le­ri­ne kaş göz işâ­re­ti ya­pa­rak on­lar­la eğ­le­nir­ler­di. Âi­le­le­ri­ne dön­dük­le­rin­de (alay­la­rın­dan do­la­yı) ke­yif­le­ne­rek dö­ner­ler­di. Mü’min­le­ri gör­dük­le­rin­de de: «Şüp­he­siz bun­lar sa­pıt­mış!» der­ler­di.” (el-Mu­taf­fi­fîn, 29-32)

Bu­na mu­kâ­bil, sü­rek­li va­hiy­le tak­vi­ye edi­le­rek na­sıl ha­re­ket ede­ce­ği ken­di­si­ne bil­di­ri­len Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in tâ­kib et­ti­ği me­tod da şöy­le ol­muş­tur:

1. Mü’min gö­nül­ler­de rû­hâ­ni­ye­tin art­ma­sı­na gay­ret et­mek.

2. Me­şak­kat ve çi­le­le­re sa­bır gös­ter­mek.

3. Gü­zel mev’ıza ile na­sî­hat et­mek.

4. Mü­câ­de­le­ye tâ­viz­siz de­vâm et­mek.

5. Ce­nâb-ı Hakk’a te­vek­kül ve tes­lî­mi­yet gös­ter­mek.

Bu usûl­ler ne­tî­ce­sin­de Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, her şe­ye rağ­men dâ­vâ­sın­da mu­vaf­fak ol­muş ve kar­şı­laş­tı­ğı en­gel­le­ri ba­şa­rı­lı bir şe­kil­de aş­mış­tır. Bu uzun ve çi­le­li saf­ha­nın se­me­re­si ola­rak da Me­dî­ne gi­bi her yön­den stra­te­jik bir bel­de, in­san­la­rı­nın fevc fevc îmân et­me­le­ri lut­fu­na maz­har ol­muş­tur. Öy­le ki, bü­yük ümit­ler­le git­ti­ği Tâ­if’ten taş­la­na­rak ko­vu­lan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, dâ­vet için Me­dî­ne’ye hiç git­me­miş ol­du­ğu hâl­de, ora­da İs­lâ­mi­yet, te’yîd-i ilâ­hî ile çığ gi­bi bü­yü­müş, kı­sa bir sü­re son­ra da baş­ta Haz­ret-i Pey­gam­ber ol­mak üze­re bü­tün mü’min­le­re ku­cak aç­mış­tır.

Bir mü­te­fek­kir, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in dâ­vâsın­da­ki mu­vaf­fa­kıy­ye­tin­den ha­re­ket­le, O’nun ne mu­az­zam bir de­hâ­ya sâ­hip ol­du­ğu­nu şöy­le tes­pit et­mek­te­dir:

“Gâ­ye­nin bü­yük­lü­ğü, vâ­sı­ta­la­rın kü­çük­lü­ğü ve ne­tî­ce­nin aza­me­ti in­san de­hâ­sı­nın üç bü­yük öl­çü­sü ise, mo­dern tâ­ri­hin en bü­yük şah­si­yet­le­ri­ni (Haz­ret-i) Mu­ham­med ile kı­yas­la­ma­ya kim ce­sâ­ret ede­bi­lir?” (A. de La­mar­ti­ne, L’his­to­re de la Tur­qu­ie)

a

Ce­nâb-ı Hak, mü’min­le­rin hic­ret et­me­le­ri­ne, an­cak ız­tı­rap ve çi­ley­le ge­çen on üç se­ne­lik bir dö­nem­den son­ra izin ver­miş­tir. On üç yıl­lık bir zul­mün ar­dın­dan mü’min­le­rin îmâ­nı it­mi’nâ­na er­miş, kalb­ler fe­yiz ve rû­hâ­ni­yet ile dol­muş­tur. Yâ­ni mü’min­ler, îman­la­rı­nın be­de­li­ni öde­miş­ler­dir.

Bu dev­re­de, Me­dî­ne’de te­sis edi­le­cek ve bü­tün in­san­lı­ğa nu­mû­ne ola­cak İs­lâm dev­let ve me­de­ni­ye­ti­nin te­mel­le­ri atıl­mış, îmâ­nın vecd ve fey­zi için­de, kar­şı­la­şa­ca­ğı zor­luk­lar­da za­afa uğ­ra­ma­yan, sağ­lam ka­rak­ter ve şah­si­yet­li in­san­lar ye­tiş­ti­ril­miş­tir. Bu in­san­lar, bü­tün üm­me­te reh­ber­lik ede­cek yıl­dız in­san­lar hâ­li­ne gel­miş­ler­dir.