İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Çe­tin Yol­cu­luk

Evin­den çık­tık­tan son­ra Haz­ret-i Ebû Bekr’in hâ­ne­si­ne ge­len Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, o ka­bûl et­me­se de, ken­di­si için ha­zır­la­nan de­ve­nin pa­ra­sı­nı ver­di. Bi­raz ev­vel müş­rik­le­rin or­ta­sın­dan on­la­ra gö­rün­me­den ge­çen Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, üm­me­te nu­mû­ne ola­ca­ğı için bu de­fâ sün­ne­tul­lâh îcâ­bı ted­bir­li ha­re­ket et­ti. Haz­ret-i Ebû Be­kir’le be­râ­ber, evin ar­ka ta­ra­fın­dan çık­tı­lar. De­ve­le­ri bir­kaç gün da­ha bu­ra­da ka­la­cak­tı.

Yi­ne in­ce bir ted­bîr ola­rak Me­dî­ne’nin ak­si is­ti­kâ­me­ti­ne doğ­ru yo­la re­vân ol­du­lar.

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’in kâh önün­de, kâh ar­ka­sın­da yü­rü­yor­du. Al­lâh Ra­sû­lü onun bu ha­re­ke­ti­ni fark edin­ce:

“–Ey Ebû Be­kir, ni­çin böy­le ya­pı­yor­sun?” di­ye sor­du.

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Si­zin hak­kı­nız­da en­di­şe et­ti­ğim için böy­le yü­rü­yo­rum!” de­di.

Ni­hâ­yet Sevr Ma­ğa­ra­sı’na ulaş­tı­lar.

Sıd­dîk-ı Ek­ber Haz­ret­le­ri:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ben ma­ğa­ra­yı te­miz­le­yin­ce­ye ka­dar, siz bu­ra­da bek­le­yin!” de­di ve ma­ğa­ra­ya gir­di. Ma­ğa­ra­nın içi­ni te­miz­le­yip ha­şe­rât de­lik­le­ri­ni ka­pat­tık­tan son­ra:

“–Ar­tık ge­le­bi­lir­si­niz ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü!” de­di. (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 222-223)

Bu sı­ra­da müş­rik­ler, Ebû Cehl’in baş­kan­lı­ğın­da Haz­ret-i Ebû Bekr’in evi­ne gel­miş­ler, kı­zı Es­mâ’ya ba­ba­sı­nı sor­muş­lar ve on­dan “bil­mi­yo­rum” ce­vâ­bı­nı alın­ca, hırs ve hınç­la­rı­nı, za­val­lı kız­ca­ğı­zı to­kat­la­ya­rak çı­kar­mış­lar­dı.

Var­lık Nû­ru ve O’nun Yâr-ı Gâr’ı244 ma­ğa­ra­da bir müd­det ka­la­cak­lar­dı. Böy­le­ce, ken­di­le­ri­ni Me­dî­ne yol­la­rın­da ara­ya­cak olan müş­rik­ler­den da­ha ra­hat ko­ru­na­bi­le­cek­ler­di. Zâ­ten Al­lâh’ın lutf u inâ­ye­ti on­la­rın üze­rin­dey­di ve kul ted­bî­ri­nin tü­ken­di­ği yer­de ilâ­hî nus­ret dev­re­ye gi­ri­yor­du. Ni­te­kim bir­ta­kım müş­rik­ler, iz­le­ri tâ­kib ede­rek, Sevr Ma­ğa­ra­sı’nın ağ­zı­na ka­dar gel­miş­ler­di. An­cak bak­tı­lar ki, ma­ğa­ra­nın ağ­zı hiç el değ­me­miş gi­bi örüm­cek ağ­la­rı ile kap­lı idi ve ay­rı­ca bir gü­ver­cin yu­va­sı var­dı. Al­lâh Te­âlâ’nın em­riy­le ma­ğa­ra­nın önün­de Pey­gam­ber Efen­di­miz’in yü­zü­nü ör­tüp gös­ter­me­ye­cek bi­çim­de bir ağaç ye­tiş­ti!245

Müş­rik­ler, Âlem­le­rin Efen­di­si’nin bu­ra­da ola­bi­le­ce­ği­ne ih­ti­mal ver­me­ye­rek ge­ri dön­dü­ler.

Bu iki azîz yol­cu­nun müş­te­rek yar­dım­cı­sı, da­ya­na­ğı, sı­ğı­na­ğı ve ba­rı­na­ğı, Hak Te­âlâ idi. Bu­nun için ma­ğa­ra­nın önü­ne ge­len bed­baht­lar, bir gü­ver­cin yu­va­sı ile örüm­cek ağın­dan baş­ka bir şey gö­re­me­miş­ler­di. Şâ­ir Ârif Ni­hat As­ya’nın de­di­ği gi­bi:

Örüm­cek ne ha­va­da,

Ne su­da, ne yer­dey­di…

Hakk’ı gö­re­me­yen

Göz­ler­dey­di!

An­cak bü­tün bun­lar olur­ken, ma­ğa­ra­nın için­de Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- nâ­zik an­lar ya­şa­mış­tı. Kork­muş­tu; ken­di­si için de­ğil, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz için…

Zî­râ müş­rik­ler azı­cık eği­lip bak­sa­lar, on­la­rı he­men gö­re­bi­le­cek­ler­di. On­lar ma­ğa­ra­nın sa­ğı­nı so­lu­nu do­la­şı­yor ve:

“–Eğer ma­ğa­ra­ya gir­miş ol­sa­lar­dı, gü­ver­cin­le­rin yu­mur­ta­sı kı­rı­lır, örüm­cek ağı da bo­zu­lur­du.” di­yor­lar­dı.

Bâ­zı­la­rı:

“–Ma­ğa­ra­nın içi­ne gi­rip ba­ka­lım!” de­dik­le­ri za­man, Ümey­ye bin Ha­lef:

“–Si­zin hiç ak­lı­nız yok mu? Ma­ğa­ra­da ne işi­niz var?! Üze­rin­de üst üs­te, kat kat örüm­cek ağı bu­lu­nan şu ma­ğa­ra­ya mı gi­re­cek­si­niz?! Val­lâ­hi ka­na­ati­me gö­re şu örüm­cek ağı, Mu­ham­med doğ­ma­dan ön­ce­si­ne âit­tir!” de­di.

Ebû Ce­hil ise:

“–Val­lâ­hi, öy­le zan­ne­di­yo­rum ki, O ya­kı­nı­mız­da­dır! Fa­kat sih­ri ile göz­le­ri­mi­zi bağ­la­dı, gör­mez et­ti!” de­di.246

Bu es­nâ­da en­di­şe­ye ka­pı­lan Haz­ret-i Ebû Be­kir Sıd­dîk, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e hi­tâ­ben:

“–Ben öl­dü­rü­lür­sem, ni­hâ­yet bir tek ki­şi­yim, ölür gi­de­rim. Fa­kat Sa­na bir şey olur­sa, o za­man bir üm­met he­lâk olur.” di­yor­du.

Pey­gam­be­ri­miz ayak­ta na­maz kı­lı­yor, Haz­ret-i Ebû Be­kir de göz­cü­lük ya­pı­yor­du. Efen­di­miz’e:

“–Şu kav­min Sen’i ara­yıp du­ru­yor­lar. Val­lâ­hi ben ken­dim için en­di­şe­len­mi­yo­rum. Fa­kat sa­na za­rar ver­me­le­rin­den kor­ku­yo­rum.” de­di.

Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz Yâr-ı Gâr’ına:

“–Ey Ebû Be­kir, kork­ma! Hiç şüp­he­siz Al­lâh bi­zim­le­dir!” bu­yur­du. (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 223-224; Di­yar­bek­rî, I, 328-329)

Kur’ân-ı Ke­rîm’de bu hâ­di­se şöy­le an­la­tıl­mak­ta­dır:

إِلاَّ تَنصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُواْ ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا فَأَنزَلَ اللّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَّمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُواْ السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“O’na (Mu­ham­med’e) yar­dım et­mez­se­niz, bi­lin ki in­kâr eden­ler, O’nu Mek­ke’den çı­kar­dık­la­rın­da ma­ğa­ra­da bu­lu­nan iki ki­şi­den bi­ri ola­rak Al­lâh O’na yar­dım et­miş­ti. Ar­ka­da­şı­na «Üzül­me, Al­lâh bi­zim­le be­râ­ber­dir!» di­yor­du; Al­lâh da O’na se­kî­ne­ti­ni in­dir­miş, gör­me­di­ği­niz as­ker­ler­le O’nu des­tek­le­miş, in­kâr eden­le­rin sö­zü­nü al­çalt­mış­tı. Al­lâh’ın sö­zü ise, iş­te en yük­sek olan odur. Al­lâh Azîz’dir, Ha­kîm’dir.” (et-Tev­be, 40)

Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- di­yor ki:

“Biz ma­ğa­ra­da iken müş­rik­le­rin ayak­la­rı­nı gö­rü­yor­dum:

«–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü, on­lar ayak­la­rı­nın aşa­ğı­sı­na bir ba­ka­cak ol­sa bi­zi mut­la­kâ gö­rür­ler!» de­dim.

Bu­nun üze­ri­ne:

«–Ey Ebû Be­kir! Üçün­cü­le­ri Al­lâh olan iki ki­şi hak­kın­da ne en­di­şe­le­ni­yor­sun?» bu­yur­du. (Bu­hâ­rî, Fe­dâ­ilü’l-As­hâb 2, Me­nâ­kıb 45; Müs­lim, Fe­dâ­ilu’s-Sa­hâ­be 1)

a

Mek­ke’de­ki on üç yıl­lık teb­lîğ ve ir­şâd mü­câ­he­de­sin­den son­ra, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ikin­ci bir ma­ğa­ra ola­rak gös­te­ri­len Sevr, Hi­râ’dan fark­lı bir mâ­ne­vî ted­rîs me­kâ­nı idi.247 Ora­sı, ilâ­hî es­râr ve kud­ret akış­la­rı­nı mü­şâ­he­de et­mek, in­san ve kâ­inât ki­tâ­bın­da­ki hik­met­le­ri oku­mak için­di. İlâ­hî es­râ­ra gark ol­ma ve kal­bi in­ki­şâf et­tir­me der­sâ­ne­si idi.

Bu­ra­da­ki mi­sâ­fir­lik, üç gün, üç ge­ce sür­dü. Yal­nız de­ğil­di. Ar­ka­da­şı, pey­gam­ber­ler­den son­ra in­san­la­rın en üs­tün ve kıy­met­li­si olan Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- idi. Haz­ret-i Ebû Be­kir, O’nun­la ma­ğa­ra­da üç gün ar­ka­daş­lık yap­ma şe­ref, iz­zet ve fa­zî­le­ti­ne er­miş, “iki­nin ikin­ci­si” ol­muş­tu. Var­lık Nû­ru, bu azîz ar­ka­da­şı­na:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا

“…Mah­zûn ol­ma; Al­lâh bi­zim­le be­râ­ber­dir!..” (et-Tev­be, 40) bu­yur­mak­la, ay­nı za­man­da Al­lâh ile be­râ­ber ol­ma (ma­iy­yet) sır­rı­nı tel­kîn edi­yor­du. Bu, giz­li zi­kir tâ­lî­mi­nin ilk baş­lan­gı­cı ve gö­nül­le­rin Al­lâh’a açı­la­rak it­mi’nâ­na er­me­siy­di.

Yâ­ni Sevr Ma­ğa­ra­sı, ku­lu son­suz es­râr fe­zâ­sın­dan, vâ­sıl-ı ilal­lâh kı­la­cak te­mel kal­bî eği­ti­min baş­lan­gıç me­kâ­nı ve bu ilâ­hî yol­cu­lu­ğun ilk mer­ha­le­si ol­muş­tur.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in nûr men­baı olan kalb âle­min­de­ki es­râ­rı üm­me­ti­ne fâş et­me­si, ilk de­fâ Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ile bu ma­ğa­ra­da baş­la­mış, kı­yâ­me­te ka­dar de­vâm ede­cek Al­tın Sil­si­le’nin ilk hal­ka­sı oluş­muş­tur.

Îman, gü­cü­nü Haz­ret-i Pey­gam­ber’e mu­hab­bet­ten al­mış­tır. Bü­tün ul­vî yol­cu­luk­la­rın te­mel sâ­ikı, O’na olan mu­hab­bet­tir ve Hakk’a vus­la­tın ye­gâ­ne yo­lu, O’na mu­hab­bet ile nok­ta­lan­mış­tır. Çün­kü sev­gi­nin şar­tı, aş­kın kâ­nu­nu, se­vi­len ki­şi­ye du­yu­lan mu­hab­bet ve o aşk­tan do­la­yı o ki­şi­nin sev­di­ği şey­le­ri de sev­mek­tir. Mu­hab­be­tin ta­ze tu­tul­ma­sı da mâ­ne­vî râ­bı­ta ile müm­kün­dür.248 İlâ­hî mu­hab­be­ti, ham ve sığ bir id­râk ile kav­ra­ya­bil­mek müm­kün de­ğil­dir.

Haz­ret-i Ebû Bekr’in Pey­gam­ber Efen­di­miz’le kal­bî râ­bı­ta­sı­nı ifâ­de eden şu hâ­di­se­nin, her gön­le ken­di uf­ku ve is­tî­dâ­dı öl­çü­sün­de bir te­sir bı­ra­ka­ca­ğı ka­na­atin­de­yiz:

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile her soh­be­tin­de apay­rı bir zevk ve lez­zet­le mü­te­lez­ziz olur­lar, es­râr-ı nü­büv­ve­tin en sa­mî­mî mah­re­mi ol­duk­la­rın­dan, müs­tes­nâ te­cel­lî­le­re nâ­il ola­rak yan­la­rın­da iken bi­le Al­lâh Ra­sû­lü’ne has­ret için­de ka­lır­lar­dı.

Ni­te­kim Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in:

“–Ebû Bekr’in ma­lın­dan is­ti­fâ­de et­ti­ğim ka­dar baş­ka hiç­bir kim­se­nin ma­lın­dan fay­da­lan­ma­dım…” ifâ­de­si kar­şı­sın­da, Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- göz­yaş­la­rı için­de:

“–Ben ve ma­lım, yal­nız­ca Sen’in için de­ğil mi­yiz yâ Ra­sû­lal­lâh?!.” (İbn-i Mâ­ce, Mu­kad­di­me, 11) de­mek sû­re­tiy­le ken­di­si­ni her şe­yiy­le be­râ­ber Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ada­dı­ğı­nı ve O’nda fâ­nî ol­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir. (Bu mâ­ne­vî ma­kâm, ta­sav­vuf­ta “Fe­nâ fi’r-Ra­sûl” ola­rak ifâ­de edil­mek­te­dir.)

a

Sevr Ma­ğa­ra­sı’nda Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bir ara mü­bâ­rek baş­la­rı­nı Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın diz­le­ri­ne ko­yup ha­fif bir uy­ku­ya dal­mış­lar­dı. O es­nâ­da Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, ma­ğa­ra­da ken­di­le­ri­ne çok ya­kın bir yer­de kü­çük bir de­lik gör­dü. Her­han­gi bir za­rar­lı ha­şe­râ­tın çı­kıp da Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i in­cit­me­me­si için he­men aya­ğı­nı Al­lâh Ra­sû­lü’nü uyan­dır­ma­dan o de­li­ğin üze­ri­ne koy­du.

İm­ti­hân-ı ilâ­hî, ger­çek­ten bir müd­det son­ra dü­şün­ce­sin­de hak­lı çık­tı. Zî­râ bir yı­lan, Haz­ret-i Ebû Bekr’in aya­ğı­nı şid­det­li bir şe­kil­de ısır­dı ve zeh­ri­ni akıt­tı. O bü­yük sa­hâ­bî­nin ca­nı o ka­dar yan­dı ki, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- uyan­ma­sın di­ye hiç kı­pır­da­ma­dıy­sa da, göz­le­rin­den dü­şen bir­kaç dam­la­ya mâ­nî ola­ma­dı. Öy­le ki, bu dam­la­lar­dan bir ta­ne­si Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in vech-i mü­bâ­rek­le­ri­ne düş­tü. Bu­nun üze­ri­ne uya­nan Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Ne var yâ Ebû Be­kir? Ne ol­du?” di­ye sor­du.

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Bir şey yok yâ Ra­sû­lal­lâh!” de­diy­se de, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ıs­râ­rı üze­ri­ne me­se­le­yi an­lat­mak zo­run­da kal­dı. (Bey­ha­kî, De­lâ­il, II, 477; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 223)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, he­men mü­bâ­rek tük­rük­le­ri­ni yı­la­nın ısır­dı­ğı ye­re par­mak­la­rıy­la sür­dü­ler. Al­lâh’ın lut­fuy­la da­ha o an­da Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın acı ve ız­tı­râ­bı din­di, ya­ra­sı şi­fâ bul­du.

Za­yıf bir ri­vâ­ye­te gö­re bu hâ­di­se do­la­yı­sıy­la Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, yı­la­na sor­du:

“–Bu işi ni­çin yap­tın?”

Yı­lan da şöy­le de­di:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ben yıl­lar­dır Si­zi gör­me­nin has­re­ti ile şu kü­çük de­lik­te bek­ler du­rur­dum. Tam ar­zu­ma nâ­il ola­ca­ğım sı­ra­da, Si­zi gö­re­bil­me yo­lu­mun ka­pan­mış ol­du­ğu­nu gör­düm. An­cak mu­hab­be­ti­min ga­le­be­si­ne da­ya­na­ma­ya­rak onu ka­pa­ta­nı en­gel­le­mek için ısır­mak zo­run­da kal­dım.”

Bu ve­sî­ley­le şâ­ir Fu­zû­lî, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in mad­dî ve mâ­ne­vî şi­fâ men­baı ol­du­ğu­nu ve O’na dost olan­la­rın bun­dan müs­te­fîd ola­ca­ğı­nı be­yân et­mek üze­re şöy­le der:

Dos­tu ger zehr-i mâr iç­se olur âb-ı ha­yât,

Has­mı su iç­se dö­ner el­bet­te zehr-i mâ­re su…

(Eğer Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in dos­tu olan kim­se, yı­lan zeh­ri iç­se, o ze­hir, ken­di­si için bir ha­yat su­yu olur. An­cak O Pey­gam­ber­ler Sul­tâ­nı’na ha­sım olan kim­se, su bi­le iç­se, o su ken­di­si­ne bir yı­lan ze­hiri ke­si­lir.)

Bu ha­kî­ka­ti ak­set­ti­ren di­ğer bir mi­sâl de Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın hi­lâ­fe­tin­de vu­kû bul­muş­tur. Şöy­le ki:

Ri­vâ­ye­te gö­re Bi­zans im­pa­ra­to­ru, bir iyi ni­yet ni­şâ­ne­si ola­rak Haz­ret-i Ömer’e düş­man­la­rı­nı ber­ta­raf et­mek­te fay­da­lı ola­bi­le­cek çok kuv­vet­li bir ze­hir gön­de­rir. Ha­yat­la­rı Rum ent­ri­ka­la­rıy­la ge­çen Bi­zans im­pa­ra­tor­la­rı için çok ta­biî olan bu işe, Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- il­ti­fat et­mez. Onu ge­ti­ren el­çi­nin önün­de ze­hir şi­şe­si­ni el­le­ri­ne alır ve sâ­de­ce bir bes­me­le çe­ke­rek ol­du­ğu gi­bi içer. Zeh­rin hiç­bir te­si­ri gö­rül­mez.249

Bu hâ­di­se­ler, yâ­ni Al­lâh’ın iz­ni ile zeh­rin za­ra­rın­dan mah­fûz ola­bil­mek, an­cak Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in kalb âle­min­den na­sîb ala­rak O’nun­la ay­nî­leş­miş müs­tes­nâ kul­la­ra âit bir key­fi­yet­tir.

Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ha­lî­fe­li­ği za­mâ­nın­da bâ­zı­la­rı­nın ken­di­si­ni Haz­ret-i Ebû Bekr’e üs­tün tu­tar bi­çim­de ko­nuş­tuk­la­rı­nı işi­tin­ce:

“–Val­lâ­hi, Ebû Bekr’in o ge­ce­si, Ömer’in bü­tün hâ­ne­dâ­nın­dan da­ha ha­yır­lı­dır! Yi­ne Ebû Bekr’in o gü­nü, Ömer’in bü­tün ha­ne­dâ­nın­dan da­ha ha­yır­lı­dır! Ra­sû­lul­lâh -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- ma­ğa­ra­ya git­mek için ev­den çık­tı­ğı za­man, Ebû Be­kir O’nun ya­nın­da idi.” de­miş­tir. (Hâ­kim, III, 7/4268)

a

Sevr Ma­ğa­ra­sı’nda mi­sâ­fir kal­dık­la­rı za­man zar­fın­da Haz­ret-i Ebû Bekr’in kı­zı Es­mâ ye­mek ge­ti­rir; oğ­lu Ab­dul­lâh ise ba­ba­sı­nın em­ri üze­ri­ne her ge­ce ma­ğa­ra­da on­la­rın ya­nın­da ge­ce­ler, se­her vak­ti yan­la­rın­dan ay­rı­lır, san­ki Mek­ke’de ge­ce­le­miş gi­bi Ku­reyş müş­rik­le­riy­le sa­bah­lar­dı. Son de­re­ce ze­kî ve kâ­bi­li­yet­li bir genç olan Ab­dul­lâh, gün­düz de Ku­reyş müş­rik­le­ri­nin ara­sın­da bu­lu­nur, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- hak­kın­da söy­le­nen şey­le­ri din­ler, ku­ru­lan hî­le ve tu­zak­la­rı Var­lık Nû­ru’na ha­ber ve­rir­di.

Haz­ret-i Ebû Bekr’in âzat­lı­sı Âmir bin Fü­hey­re de Ebû Bekr’e âit da­var­la­rı, Mek­ke­li­le­rin ço­ban­la­rıy­la bir­lik­te ya­yar­dı. Sa­bah­le­yin on­lar­la bir­lik­te çı­kar, ak­şam dö­nü­şün­de ise da­var­la­rı­nın yü­rü­yü­şü­nü ağır­laş­tı­rıp ço­ban­lar­dan ge­ri­de ka­lır, ge­ce ka­ran­lı­ğı ba­sın­ca, da­var­la­rıy­la bir­lik­te Sevr Ma­ğa­ra­sı’na dö­ner­di. Pey­gam­be­ri­miz ve azîz dos­tu, ih­ti­yaç­la­rı olan sü­tü bu ko­yun­la­rı sa­ğa­rak alır­lar­dı. Sa­bah­le­yin er­ken­den Mek­ke’ye dö­nen Ab­dul­lâh’ın ayak iz­le­ri­ni de da­var­la­rın iz­le­riy­le si­ler, be­lir­siz hâ­le ge­ti­rir­di.250

Üç gün­dür Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i ara­yan müş­rik­ler, ar­tık O’nu bul­mak­tan ümit kes­miş­ler­di. Ab­dul­lâh’tan, müş­rik­le­rin ümî­di­nin tü­ken­di­ği­ni ha­ber alan Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, dör­dün­cü gün kı­la­vu­zun ge­tir­di­ği de­ve­le­re bi­ne­rek yo­la ko­yul­du­lar. Ne de ol­sa bu yol­cu­luk, do­ğup bü­yü­dü­ğü top­rak­lar­dan bir ay­rı­lış ol­du­ğu için Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hü­zün­len­me­si­ne se­bep ol­du. Çün­kü o Mek­ke-i Mü­ker­re­me’yi çok se­vi­yor­du. Ni­te­kim bir de­fâ­sın­da Haz­ve­re böl­ge­sin­de du­rup Kâ­be ve ha­re­mi­ne yö­ne­le­rek Mek­ke’ye hi­tâ­ben şöy­le bu­yur­muş­tu:

“Val­lâ­hi sen, Al­lâh ka­tın­da bel­de­le­rin en ha­yır­lı ve en sev­gi­li ola­nı­sın. Çı­ka­rıl­mış ol­ma­say­dım, sen­den çık­maz­dım.” (Ah­med, IV, 305; Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 68/3925)

Yi­ne bir de­fâ­sın­da Mek­ke’ye hi­tâ­ben:

“Ne gü­zel bir bel­de­sin, ba­na ne ka­dar da se­vim­li ge­li­yor­sun. Şâ­yet kav­mim be­ni sen­den çı­kar­ma­say­dı sen­den baş­ka bir ye­ri yurt tut­maz, yu­va kur­maz­dım.” bu­yur­muş­tu. (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 68/3926)

Yü­ce Pey­gam­ber’in bu hüz­nü­ne, vahy-i ilâ­hî ile te­sel­lî gel­di:

إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ

“Sa­na Kur’ân’ı (oku­ma­yı, teb­lîğ et­me­yi ve ona uy­ma­yı) farz kı­lan (Al­lâh) Sen’i dö­ne­ce­ğin ye­re dön­dü­re­cek­tir…” (el-Ka­sas, 85)

Bu ifâ­de­ler, ge­ri dö­nü­şü müj­de­li­yor, ay­nı za­man­da Mek­ke fet­hi­nin ilk alâ­me­ti ola­rak Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in gön­lün­de­ki ke­de­ri sü­rû­ra in­kı­lâb et­ti­ri­yor­du.

a

Mek­ke ile Me­dî­ne ara­sı 400 kü­sur ki­lo­met­re­lik bir yol­dur. O za­man­lar de­ve yü­rü­yü­şüy­le sekiz gün­de gi­di­le­bi­li­yor­du. Yol­lar uzun, ha­va sı­cak, kum­lar alev alev­di ve mü­bâ­rek kâ­fi­le, ilk yir­mi dört sa­at hiç dur­ma­dan yol­la­rı­na de­vâm et­miş­ti.

Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, ti­câ­ret mak­sa­dıy­la za­man za­man Şam’a gi­dip gel­di­ği için pek çok ki­şi onu ta­nır­dı. Bu yol­cu­luk­la­rı es­nâ­sın­da da ta­nı­dı­ğı bi­ri­siy­le kar­şı­laş­tık­ça:

“–Ey Ebû Be­kir! Kim­dir şu önün­de­ki zât?” di­ye Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’i so­ran­la­ra:

“–Kı­la­vu­zum­dur! Ba­na yol gös­te­ri­yor!” di­ye­rek tem­kîn ve ted­bî­ri el­den bı­rak­maz, bu sö­zü ile de as­lın­da: “O ba­na en ha­yır­lı yo­lu gös­te­ri­yor!” de­mek is­ter­di. (İbn-i Sa’d, I, 233-235; Ah­med, III, 211)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ebû Be­kir Sıd­dîk ve âzat­lı­sı Âmir bin Fu­hey­re ile bir­lik­te Ab­dul­lâh bin Urey­kıt251 reh­ber­li­ğin­de Kudeyd mev­ki­in­de bu­lu­nan bir ça­dı­ra uğ­ra­dı­lar. Bu ça­dır Üm­mü Mâ­bed’e âit­ti. Ken­di­si ge­lip ge­çen yol­cu­la­rın su ve yi­ye­cek ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­ma­ya ça­lı­şır­dı. Me­dî­ne’nin mu­kad­des yol­cu­la­rı da Üm­mü Mâ­bed’den süt is­te­di­ler.

Ça­dır­da Üm­mü Mâ­bed’in gâ­yet za­yıf bir ko­yu­nu var­dı ki, sü­tü ve ya­ğı ol­mak şöy­le dur­sun, za­yıf­lı­ğı­nın had saf­ha­da ol­ma­sı se­be­biy­le, hay­van­ca­ğı­zın sü­rü­ye ka­tı­la­rak me­ra­ya git­me­ye bi­le me­câ­li yok­tu. Bu se­bep­le ça­dı­rın bir kö­şe­sin­de kal­mış­tı. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ko­yu­nu sağ­mak için izin is­te­di­ğin­de Üm­mü Mâ­bed:

“–Anam ba­bam sa­na fe­dâ ol­sun! Şâ­yet on­da süt bu­la­bi­lir­sen sağ!” de­di.

Sev­gi­li Pey­gam­be­ri­miz, Al­lâh Te­âlâ’nın be­re­ket ih­sân et­me­si için duâ et­tik­ten son­ra bes­me­le çe­ke­rek biz­zat ken­di el­le­riy­le o gün ko­yun­dan pek çok süt sağ­dı.

Üm­mü Mâ­bed -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’nın bil­dir­di­ği­ne gö­re o ko­yun, Haz­ret-i Ömer’in ha­lî­fe­li­ği za­mâ­nın­da mey­da­na ge­len ku­rak­lı­ğa ka­dar ya­şa­mış­tır.

Yi­ne Üm­mü Mâ­bed -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-:

“Yer­yü­zün­de hay­van­lar yi­ye­cek bir şey bu­la­maz­ken biz onu ak­şam sa­bah sa­ğar­dık.” di­ye­rek ko­yun­da­ki be­re­ke­ti ifâ­de et­miş­tir.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ora­dan ay­rıl­dık­tan son­ra ça­dı­ra Üm­mü Mâ­bed’in ko­ca­sı Ebû Mâ­bed çı­ka­gel­di. Ça­dır­da pek çok süt gö­rün­ce hay­ret­le:

“–Ey Üm­mü Mâ­bed! Bu süt­ler ne­re­den gel­di? Ko­yun­lar uzak me­ra­da, hep­si de kı­sır, bu­ra­da ise sa­ğı­lır hay­van yok! Bu ne hâl­dir?” di­ye sor­du.

Ha­nı­mı:

“–Bu­gün bi­ze mü­bâ­rek bir zât uğ­ra­dı. Şöy­le şöy­le gü­zel hâl­le­ri var­dı.” di­ye o gün ya­şa­dı­ğı hâ­di­se­le­ri an­lat­tı.

Ko­ca­sı:

“–Aman şu zâ­tı ba­na tâ­rif et!” de­yin­ce, Üm­mü Mâ­bed, Var­lık Nû­ru’nun şe­mâ­ili­ni şöy­le tâ­rif et­ti:

“–Gör­dü­ğüm zât öy­le bir kim­sey­di ki, gü­zel­li­ği zâ­hir, yü­zü nû­râ­nî, ah­lâ­kı gü­zel ve em­sâl­siz idi. Ken­di­sin­de hiç­bir ayıp ol­ma­yıp bi­lâ­kis son de­re­ce hoş-en­dâm­lı ve gü­zel sî­mâ­lıy­dı. Gö­zün­de si­yah­lık, kir­pik­le­rin­de çok­luk, se­sin­de ne­zâ­ket var­dı. Gö­zü­nün be­ya­zı gâ­yet be­yaz, ka­ra­sı gâ­yet ka­ra ve Kud­ret’ten sür­me­liy­di. Kaş­la­rı­nın ucu in­ce, saç­la­rı ko­yu si­yah­tı. Ger­da­nı uzun ve yük­sek olup sa­ka­lı sık ve ha­fif uzun­du.

Sus­tu­ğun­da üze­rin­de se­kî­net ve va­kar hâ­sıl olur, ko­nuş­tu­ğun­da gü­zel­lik, gü­ler yüz­lü­lük ve tat­lı dil­li­lik zu­hûr eder­di. Söz­le­ri san­ki di­zil­miş in­ci­ler gi­bi olup, ağ­zın­dan tâ­ne tâ­ne çı­kar­dı. Sö­zü açık­tı, hak ile bâ­tı­lı gâ­yet iyi ayı­rır­dı. Ne âciz­lik sa­yı­la­cak de­re­ce­de az, ne de bık­tı­ra­cak ka­dar çok­tu.

Uzak­tan gö­rül­dü­ğün­de, in­san­la­rın en hey­bet­li­si ve en gü­ze­li, ya­kı­nı­na ge­lin­ce de in­san­la­rın en tat­lı­sı ve me­lâ­hat­li­si idi. Or­ta boy­lu olup, bo­yu ne hoş­la­nıl­ma­ya­cak de­re­ce­de uzun ne de gö­zün ha­kir gö­re­ce­ği şe­kil­de kı­say­dı. San­ki bir fi­dan­dı ki, fi­dan­lar ara­sın­da bit­miş, gü­zel­li­ği on­la­rın üze­ri­ne çık­mış­tı. Ya­nın­da bir­ta­kım ar­ka­daş­la­rı var­dı ki, bir şey söy­le­di­ği za­man hu­zur­la din­ler­ler ve ver­di­ği em­ri ye­ri­ne ge­tir­mek için ko­şu­şur­lar­dı. Hiz­me­ti­ne ko­şu­lan ve hür­met edi­len bi­riy­di. Mü­te­bes­sim bir çeh­re­ye sâ­hip­ti. Kim­se­yi ayıp­la­maz ve azar­la­maz­dı.”

Ebû Mâ­bed bu gü­zel sı­fat­la­rı işi­tin­ce ye­min ede­rek:

“–Bu zât Ku­reyş ka­bî­le­sin­de zu­hûr eden Pey­gam­ber’dir. O’nun­la be­râ­ber olup ken­di­si­ne ar­ka­daş­lık et­me­yi ne ka­dar is­ter­dim. Yi­ne de bir yol bu­la­bi­lir­sem bu­nu mu­hak­kak ya­pa­ca­ğım!” de­di.

O gün­ler­de Mek­ke’de sâ­hi­bi bi­lin­me­yen bir se­sin Üm­mü Mâ­bed’in ça­dı­rı­na ge­len mi­sâ­fir­le­ri med­he­den iç­li şi­ir­ler oku­du­ğu du­yul­muş­tur. Hâ­tif­ten ge­len bu şi­iri du­yan Has­sân bin Sâ­bit de, Pey­gam­ber’le­ri ara­la­rın­dan çı­kıp gi­den kav­min hüs­râ­na uğ­ra­dı­ğı­nı ve O Pey­gam­ber’in Me­dî­ne’de hi­dâ­ye­ti neş­re­dip Al­lâh’ın ke­lâ­mı­nı oku­du­ğu­nu an­la­tan bir şi­ir ile ce­vap ver­miş­tir. (İbn-i Sa’d, I, 230-231; VI­II, 289; Hâ­kim, III, 10-11)

Ebû Mâ­bed ve onun mes’ûd âi­le­si, hep bir­lik­te İs­lâm’a gi­re­rek sa­hâ­bî­lik şe­re­fi­ne nâ­il ol­muş­lar­dır.

a

Mu­kad­des kâ­fi­le­yi bir tür­lü bu­la­ma­yan müş­rik­ler, bu­lan­la­ra bü­yük mü­kâ­fat­lar va’det­miş­ler­di. Bu va­at­ler­le göz­le­ri ka­ma­şan­lar da, yol­la­ra düş­müş­tü. Sü­râ­ka bin Mâ­lik de bun­lar­dan­dı.

Ni­te­kim Sü­râ­ka uzun bir ara­yış­tan son­ra, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e rast gel­di. O’nu gö­rür gör­mez atı­nı hız­lan­dır­dı. Fa­kat bir­den­bi­re atı­nın ayak­la­rı kum­la­ra gö­mü­lü­ver­di. Ken­di­si de ye­re düş­tü.

Ne ka­dar uğ­raş­tıy­sa da, kum­dan çık­ma­ya ve Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e doğ­ru iler­le­me­ye muk­te­dir ola­ma­dı. Bir hay­li uğ­raş­tık­tan son­ra ak­lı ba­şı­na gel­di; nâ­dim ol­du. Al­lâh Ra­sû­lü’nün af­fı­na il­ti­câ et­ti. Haz­ret-i Pey­gam­ber de duâ bu­yur­du­lar. Bu duâ be­re­ke­tiy­le Sü­râ­ka’nın atı kum­lar­dan kur­tul­du. Bu mû­ci­ze­yi gö­ren Sü­râ­ka’nın, o an­da kalb âle­mi de­ğiş­ti ve Ra­sû­lul­lâh’a sa­mî­mî bir dost olu­ver­di. Kâ­fi­le­nin ye­ri­ni giz­li tut­mak ni­ye­tiy­le ge­ri dön­dü. O ta­ra­fa ge­len­le­ri de, ya ge­ri çe­vir­di ya da baş­ka yön­le­re sevk et­ti. (Müs­lim, Zühd, 75)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in şu müj­de­si, Sü­râ­ka’nın âde­ta ku­lak­la­rın­da çın­lı­yor­du:

“–Ey Sü­râ­ka! Kis­râ’nın bi­le­zik­le­ri­ni ta­kı­na­ca­ğın, ke­me­ri­ni ku­şa­na­ca­ğın ve tâ­cı­nı gi­ye­ce­ğin za­man ken­di­ni na­sıl his­se­de­cek­sin?”

Ha­kî­ka­ten İran fü­tû­hâ­tın­da Kis­râ’nın bi­le­zik­le­ri, ke­me­ri ve tâ­cı Me­dî­ne’ye ge­ti­ril­di­ği za­man, Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- Sü­râ­ka’yı ça­ğı­rıp bun­la­rı ona tak­tı ve:

“–Ey Sü­râ­ka! El­le­ri­ni kal­dı­rıp: «Al­lâ­hu ek­ber! Hamd ol­sun o Al­lâh’a ki, bun­la­rı “Ben in­san­la­rın Rab­bi­yim!” di­yen Kis­râ bin Hür­müz’den çı­ka­rıp Müd­li­co­ğul­la­rı’ndan Sü­râ­ka bin Mâ­lik’e tak­tır­dı!» de!” bu­yur­du. (İbn-i Esîr, Üs­dü’l-Gâ­be, II, 332; İbn-i Ha­cer, el-İsâ­be, II, 19)

Pey­gam­ber Efen­di­miz Ga­mîm mev­ki­ine gel­di­ğin­de, Bü­rey­de bin Hu­sayb ve kav­mi ile kar­şı­laş­tı. On­la­rı İs­lâm’a dâ­vet et­ti. Bu­nun üze­ri­ne on­lar da Al­lâh Ra­sû­lü’ne tâ­bî olup İs­lâm’la şe­ref­len­di­ler. Var­lık Nû­ru -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Bü­rey­de -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’a o ge­ce Mer­yem Sû­re­si’nin baş ta­ra­fı­nı öğ­ret­ti.252

Bü­rey­de ba­şın­da­ki be­yaz sa­rı­ğı çö­ze­rek:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Mü­sâ­ade bu­yu­rur­sa­nız, alem­dâ­rı­nız ola­yım!” de­di.

Böy­le­ce Ku­bâ kö­yü­ne ka­dar Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e bay­rak­tar­lık yap­tı.

Bü­rey­de’den son­ra mü­bâ­rek kâ­fi­le, Şam’dan dön­mek­te olan ti­câ­ret ker­va­nı­na rast­la­dı. İç­le­rin­de Zü­beyr bin Av­vâm da var­dı. Zü­beyr, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ve Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’a be­yaz maş­lah­lar giy­dir­di. 253

Hic­ret kâ­fi­le­si Me­dî­ne’ye doğ­ru adım adım yak­la­şı­yor­du. Müş­rik­le­rin Al­lâh Ra­sû­lü’nü öl­dür­mek için her­ke­si se­fer­ber et­me­le­ri­ne ve di­ğer pek çok teh­li­ke­le­re rağ­men, O yi­ne va­zî­fe­si­ni yap­ma­ya de­vâm edi­yor, yol­da kar­şı­laş­tı­ğı kim­se­le­re İs­lâm’ı an­la­tı­yor­du.

Ni­te­kim as­hâb-ı ki­râm­dan Sa’d ed-De­lîl254 -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şöy­le an­la­tır:

“Hic­ret es­nâ­sın­da Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ile be­râ­ber bi­ze uğ­ra­dı. O sı­ra­da Ebû Bekr’in bir kı­zı, ya­nı­mız­da süt an­ne­de idi. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- kı­sa yol­dan Me­dî­ne’ye var­mak is­ti­yor­du. Biz ken­di­si­ne:

«–Bu­ra­sı Re­kû­be ge­çi­di­nin Gâ­ir yo­lu­dur. Bu­ra­da Es­lem ka­bî­le­sin­den Mü­hâ­nân di­ye bi­li­nen iki hır­sız var­dır. İs­ter­sen on­la­rın üze­ri­ne biz va­ra­lım.» de­dik.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

«–Sen bi­zi on­la­rın ya­nı­na gö­tür!» bu­yur­du.

Bu­nun üze­ri­ne yo­la ko­yul­duk. Re­kû­be’yi çı­kıp yo­ku­şun ba­şı­na var­dı­ğı­mız­da, o iki hır­sız­dan bi­ri ar­ka­da­şı­na:

«–Bu zât Ye­men­li­dir.» di­yor­du.255

Var­lık Nû­ru on­la­rı ya­nı­na ça­ğı­rıp İs­lâm’ı an­lat­tı ve müs­lü­man ol­ma­la­rı­nı is­te­di. On­lar da müs­lü­man ol­du­lar. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- isim­le­ri­ni sor­du­ğun­da:

«–Biz Mü­hâ­nân (ha­kîr gö­rü­len iki ki­şi­yiz).» de­di­ler.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

«–Bi­lâ­kis siz, Mük­re­mân (şe­ref­li iki kim­se­si­niz).» bu­yur­du ve müj­de­ci ola­rak ön­den Me­dî­ne’ye git­me­le­ri­ni em­ret­ti.” (Ah­med, IV, 74)