İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Mah­bûb’un Ha­bî­bi’ne Olan Eş­siz İk­râ­mı:Mî­râc

İs­râ hâ­di­se­si, hic­ret­ten 18 ay ev­vel vu­kû bul­muş­tur.

İs­râ ve Mî­râc ola­rak ifâ­de edi­len bu ilâ­hî ik­ram, bü­tün be­şe­rî per­de­ler kal­dı­rı­la­rak id­râk­le­rin öte­sin­de ve ta­mâ­men ilâ­hî öl­çü­ler­le ger­çek­le­şen bir lu­tuf­tur. Me­se­lâ, be­şe­rî mâ­nâ­da me­kân ve za­man mef­hû­mu or­ta­dan kalk­mış, mil­yar­lar­ca in­san öm­rü­ne sığ­ma­ya­cak ka­dar uzun bir yol­cu­luk ve sa­yı­sız mü­şâ­he­de­ler, bir sâ­ni­ye­den da­ha az bir za­man içe­ri­sin­de vu­kû bul­muş­tur.

Hak Te­âlâ bu­yu­rur:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

“Ku­lu­nu (Mu­ham­med -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ı) bir ge­ce, Mes­cid-i Ha­râm’dan ken­di­si­ne bâ­zı âyet­le­ri­mi­zi gös­ter­mek için, et­râ­fı­nı mü­bâ­rek kıl­dı­ğı­mız Mes­cid-i Ak­sâ’ya gö­tü­ren Al­lâh, her tür­lü nok­san sı­fat­lar­dan mü­nez­zeh­tir. Şüp­he­siz O, her şe­yi hak­kıy­la bi­len, hak­kıy­la gö­ren­dir.” (el-İs­râ, 1)

Âyet-i ke­rî­me, ifâ­de et­ti­ği mü­him ve şa­şı­la­cak iş­le­rin ehem­mi­ye­ti­ne dik­kat çek­mek üze­re ten­zîh ile baş­la­mış­tır. Mü­fes­sir­le­rin be­yâ­nı­na gö­re n¿ÉnërÑo°S, Ce­nâb-ı Hakk’ın, nok­san sı­fat­lar­dan tam bir şe­kil­de mü­nez­zeh ol­du­ğu­nu ifâ­de eder. Ay­rı­ca Hakk’ın hâ­ri­ku­lâ­de sa­na­tı kar­şı­sın­da hay­ret ifâ­de­si ola­rak da kul­la­nıl­mak­ta­dır. Ay­nı za­man­da mü­him tes­bî­hât­tan­dır.

Kı­sa­ca bu ke­li­me;

1. Akıl­la­ra hay­ret ve­ren İs­râ hâ­di­se­si­ni yü­celt­me ve doğ­ru­la­ma; kalb­le­rin te­miz­len­me­si­ne ze­min ha­zır­la­ma­dır. İn­san­la­rı teş­bîh ve tec­sîm (Ce­nâb-ı Hakk’ı mah­lû­kâ­ta ben­zet­me ve ci­sim şek­lin­de dü­şün­me) ku­run­tu­la­rın­dan da ko­rur.

2. Mî­râc’ı müm­kün gör­me­yen­le­re kar­şı, Ce­nâb-ı Hakk’ın ac­zi­yet ve ben­ze­ri her tür­lü nok­san sı­fat­lar­dan mü­nez­zeh ol­du­ğu ha­kî­ka­ti­ni ifâ­de eder.

Âyet-i ke­rî­me­nin de­vâ­mın­da, ge­ce­ye dik­kat çe­kil­mek­te­dir. Çün­kü İs­râ, bir ge­ce yol­cu­lu­ğu­dur. Va­hiy bü­yük bir ek­se­ri­yet­le ge­ce gel­miş­tir. Müs­bet-men­fî bü­yük oluş­lar ve zir­ve hâ­di­se­ler de umû­mi­yet­le ge­ce te­zâ­hür et­miş­tir. Ni­te­kim nâ­fi­le ibâ­det­ler için­de se­her vak­ti edâ edi­len te­hec­cüd, zir­ve bir ibâ­det­tir.

Mes­cid-i Ak­sâ ve et­râ­fı­nın mü­bâ­rek ol­ma­sı ise şöy­le îzâh edil­miş­tir:

1. Dîn ve dün­yâ be­re­ke­tiy­le be­re­ket­len­di­ril­miş­tir. Et­râ­fın­da ye­şil­lik­ler ve ır­mak­lar var­dır.

2. Pek çok pey­gam­ber ora­da ya­şa­mış ve bu se­bep­le de vah­yin iniş me­kâ­nı ol­muş­tur.

3. İs­râ hâ­di­se­si se­be­biy­le de ay­rı­ca be­re­ket­li kı­lın­mış­tır.

Bu yol­cu­luk­ta Ce­nâb-ı Hak, ku­lu ve Ra­sû­lü Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e acâ­yip ve hâ­ri­ku­lâ­de hâ­di­se­ler gös­ter­miş­tir.

a

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, o ge­ce Mes­cid-i Ak­sâ’da bü­tün pey­gam­ber­le­re imâm olup na­maz kıl­dır­dı.223

Ebû Hü­rey­re -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’tan ri­vâ­yet edil­di­ği­ne gö­re, İs­râ ge­ce­si Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e, bi­rin­de şa­rap di­ğe­rin­de süt bu­lu­nan iki kâ­se ge­ti­ril­di. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- şöy­le bir bak­tık­tan son­ra süt kâ­se­si­ni ter­cîh et­ti. Bu­nun üze­ri­ne Ceb­râ­îl:

“–Se­ni, in­sa­nın ya­ra­tı­lış gâ­ye­si­ne uy­gun ola­na yön­len­di­ren Al­lâh’a hamd ol­sun. Şâ­yet iç­ki do­lu bar­da­ğı al­say­dın, üm­me­tin sa­pık­lı­ğa dü­şer­di.” de­di. (Müs­lim, Îman 272, Eş­ri­be 92)224

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- böy­le­ce bü­tün üm­me­ti­ni tem­sil edi­yor ve on­la­rın feyz men­baı olu­yor­du. Bu­ra­da süt, fıt­ra­tı; şa­rap ise dün­yâ­ya rağ­be­ti tem­sîl et­mek­tey­di.

Ce­nâb-ı Hak âyet-i ke­rî­me­de:

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

“O, ar­zu­su­na gö­re ko­nuş­ma­mak­ta­dır.” (en-Necm, 3) bu­yu­ra­rak Var­lık Nû­ru Efen­di­miz’in he­vâ­sın­dan ko­nuş­ma­dı­ğı­nı ve ken­di­li­ğin­den bir şey yap­ma­dı­ğı­nı bil­dir­miş­tir.

Fâ­il-i Mut­lak, Ce­nâb-ı Hak’tır ve Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de O’na tam mâ­nâ­sıy­la tes­lîm ol­muş­tur. Bu­ra­da Al­lâh Te­âlâ, sü­tü ter­cîh et­ti­re­rek Ha­bî­bi’ni en fa­zî­let­li ola­na yön­len­dir­miş­tir. Ay­nı za­man­da bu ha­dîs-i şe­rîf biz­le­re, üm­met-i Mu­ham­med’in bir rüc­hâ­ni­ye­ti­ni de gös­ter­mek­te­dir.

İs­râ hâ­di­se­siy­le Mes­cid-i Ha­râm’dan Mes­cid-i Ak­sâ’ya gö­tü­rü­len Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’a, bu­ra­dan se­mâ­vâ­ta urûc et­me, yâ­ni Mî­râc şe­re­fi bah­şo­lun­du. Ger­çek­ten, Mes­cid-i Ak­sâ’ya va­ran Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bu­ra­dan Haz­ret-i Ceb­râ­îl’in reh­ber­li­ğin­de “Sid­re­-i Mün­te­hâ”ya ka­dar çık­tı.

Kâ­inâ­tın Efen­di­si Ser­tâc-ı En­bi­yâ -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- Efen­di­miz bu hâ­di­se­yi şöy­le an­la­tır­lar:

“–Ben Kâ­be’nin Ha­tîm kıs­mın­da uy­ku ile uya­nık­lık ara­sın­da idim… Ya­nı­ma mer­kep­ten bü­yük, ka­tır­dan kü­çük be­yaz bir hay­van ge­ti­ril­di. Bu Bu­rak’tı. Ön aya­ğı­nı gö­zü­nün gör­dü­ğü en son nok­ta­ya ko­ya­rak yol alı­yor­du. Ben onun üze­ri­ne bin­di­ril­miş­tim. Böy­le­ce Cib­rîl -aley­his­se­lâm- be­ni gö­tür­dü. Dün­yâ se­mâ­sı­na ka­dar gel­dik. Ka­pı­nın açıl­ma­sı­nı is­te­di.

«–Ge­len kim?» de­nil­di.

«–Cib­rîl!» de­di.

«–Be­râ­be­rin­de­ki kim?» de­nil­di.

«–Mu­ham­med -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-» de­di.

«–Ona Mî­râc dâ­ve­ti gön­de­ril­di mi?» de­nil­di.

«–Evet!» de­di.

«–Hoş gel­miş­ler! Bu ge­liş ne iyi ge­liş­tir!» de­nil­di ve ka­pı açıl­dı.

Ka­pı­dan ge­çin­ce, ora­da Haz­ret-i Âdem -aley­his­se­lâm-’ı gör­düm.

«–Bu ba­ba­nız Âdem’dir! O’na se­lâm ver!» de­nil­di.

Ben de se­lâm ver­dim. Se­lâ­mı­ma mu­kâ­be­le et­ti. Son­ra ba­na:

«–Sâ­lih ev­lât hoş gel­din, sâ­lih pey­gam­ber hoş gel­din!” de­di.

Son­ra Haz­ret-i Ceb­râ­îl be­ni yük­selt­ti ve ikin­ci se­mâ­ya gel­dik. Bu­ra­da Haz­ret-i Yah­yâ ve Haz­ret-i Îsâ -aley­hi­mes­se­lâm- ile kar­şı­laş­tım. On­lar tey­ze­oğul­la­rıy­dı.

Son­ra Ceb­râ­îl be­ni üçün­cü se­mâ­ya çı­kar­dı ve ora­da Haz­ret-i Yû­suf -aley­his­se­lâm- ile kar­şı­laş­tık. Dör­dün­cü kat se­mâ­da Haz­ret-i İd­rîs -aley­his­se­lâm- ile, be­şin­ci kat se­mâ­da Hâ­rûn -aley­his­se­lâm- ile, al­tın­cı kat se­mâ­da ise Haz­ret-i Mû­sâ -aley­his­se­lâm- ile kar­şı­laş­tık.

«–Sâ­lih kar­deş hoş gel­din, sâ­lih pey­gam­ber hoş gel­din!» de­di.

Ben onu ge­çin­ce, ağ­la­dı. O’na:

«–Ni­ye ağ­lı­yor­sun?» de­nil­di.

«–Çün­kü, ben­den son­ra bir de­li­kan­lı pey­gam­ber ol­du, O’nun üm­me­tin­den cen­ne­te gi­re­cek olan­lar, be­nim üm­me­tim­den cen­ne­te gi­re­cek olan­lar­dan da­ha çok!» de­di.225

Son­ra Ceb­râ­îl be­ni ye­din­ci se­mâ­ya çı­kar­dı ve İb­râ­hîm -aley­his­se­lâm- ile kar­şı­laş­tık.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-:

«–Bu, ba­ban İb­râ­hîm’dir; ona se­lâm ver!» de­di.

Ben se­lâm ver­dim; O da se­lâ­mı­ma mu­kâ­be­le et­ti. Son­ra:

«–Sâ­lih oğ­lum hoş gel­din, sâ­lih pey­gam­ber hoş gel­din!» de­di.

Da­ha son­ra ba­na:

«–Yâ Mu­ham­med! Üm­me­ti­ne ben­den se­lâm söy­le ve on­la­ra cen­ne­tin top­ra­ğı­nın çok gü­zel, su­yu­nun çok tat­lı, arâ­zi­si­nin son de­re­ce ge­niş ve düm­düz ol­du­ğu­nu bil­dir. Söy­le de cen­ne­te çok ağaç dik­sin­ler. Cen­ne­tin ağaç­la­rı “Süb­hâ­nal­lâ­hi ve’l-ham­dü lil­lâ­hi ve lâ ilâ­he il­lâl­lâ­hu val­lâ­hu ek­ber!” de­mek­ten ibâ­ret­tir.» de­di.

Son­ra Sid­re-i Mün­te­hâ’ya çı­ka­rıl­dım. Bu­nun mey­ve­le­ri (Ye­men’in) He­cer tes­ti­le­ri gi­bi iri idi, yap­rak­la­rı da fil ku­lak­la­rı gi­biy­di.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- ba­na:

«–İş­te bu, Sid­re-i Mün­te­hâ’dır!» de­di.”

Bu­ra­da dört ne­hir var­dı: İki­si bâ­tı­nî ne­hir, iki­si zâ­hi­rî ne­hir.

«–Bun­lar ne­dir, ey Cib­rîl?» di­ye sor­dum.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-:

«–Şu iki bâ­tı­nî ne­hir, cen­ne­tin iki neh­ri­dir. Zâ­hi­rî olan­la­rın bi­ri Nil, di­ğe­ri de Fı­rat’tır!»226 de­di…” (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Halk, 6; En­bi­yâ, 22, 43; Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr, 42; Müs­lim, Îman, 264; Tir­mi­zî, Tef­sîr 94, De­avât 58; Ne­sâî, Sa­lât, 1; Ah­med, V, 418)

Sid­re-i Mün­te­hâ’da Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-:

“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Bu­ra­dan öte­ye yal­nız gi­de­cek­sin!” de­di.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Ni­çin ey Cib­rîl?” di­ye sor­du.

O da ce­vâ­ben:

“–Ce­nâb-ı Hak ba­na bu­ra­ya ka­dar çık­ma iz­ni ver­miş­tir. Eğer bu­ra­dan ile­ri­ye bir adım atar­sam, ya­nar kül olu­rum!..” de­di. (Râ­zî, XXVI­II, 251)

Ar­tık bun­dan son­ra­ki yol­cu­lu­ğa Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- yal­nız de­vâm et­ti. Ken­di­si­ne hâ­ri­ku­lâ­de te­cel­lî­ler lut­fe­dil­di. Ce­nâb-ı Hakk’ın ce­mâ­liy­le mü­şer­ref ol­du.

Bu yol­cu­luk­ta­ki hâ­ri­ku­lâ­de­lik­le­rin lâ­yı­kıy­la ifâ­de­ye dö­kül­me­si, ha­yâl öte­si bir ha­kî­ka­ti, be­şer id­râ­ki­nin çer­çe­ve­si­ne sığ­dır­ma­ya ça­lış­mak gi­bi zor bir key­fi­yet­tir. Ha­kî­ka­ti ve asıl mâ­hi­ye­ti Al­lâh ile O’nun Ha­bî­bi ara­sın­da ebe­dî bir sır ola­rak ka­lan muh­te­şem te­cel­lî­ler, ta­mâ­men “âlem-i gayb” şart­la­rı dâ­hi­lin­de ta­hak­kuk et­miş­tir.

Bu­nun­la bir­lik­te, Al­lâh ile O’nun yü­ce Pey­gam­be­ri ara­sın­da­ki bu muh­te­şem es­râr te­cel­lî­si, vah­ye mu­hâ­tab olan­la­ra Rab­bin son­suz kud­ret, aza­met ve sal­ta­na­tı­nı ser­gi­le­mek­te­dir.

Ay­rı­ca Mî­râc hâ­di­se­si, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in son ola­rak Tâ­if’te mâ­ruz kal­dı­ğı zu­lüm­ler ne­tî­ce­sin­de kal­bi­ni dol­du­ran hüz­nü, sü­rû­ra teb­dîl et­mek mak­sad-ı ilâ­hî­si­ne de mâ­tuf­tur.

As­lın­da za­man ve me­kân kay­dı dı­şın­da ger­çek­le­şen bu ilâ­hî te­cel­lî­nin, in­san mü­fek­ki­re­si için ta­mâ­mı­nın kav­ran­ma­sı im­kân­sız­dır. Böy­le be­şer id­râ­ki­ni aşan has­sas ve müs­tes­nâ mev­zû­lar­da mu­hay­yi­le­yi zor­la­mak me­ne­dil­miş­tir.

Hâ­sı­lı, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bü­tün pey­gam­ber­ler hak­kın­da vâ­kî olan ilâ­hî lu­tuf­la­rı aşan müs­tes­nâ bir ik­râm-ı ilâ­hî ile Mî­râc’da Zât-ı Ulû­hiy­yet’e mah­sus za­man­sız ve me­kân­sız bir âlem­de:

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

(Mu­ham­med Mus­ta­fâ ile Rab­bi­nin) ara­la­rı, iki yay ara­sı ka­dar, ya da da­ha ya­kın ol­du.” (en-Necm, 9)

di­ye bi­li­nen bir te­cel­lî­ye mu­hâ­tab ol­muş­tur.

Bu te­cel­lî­nin bir zer­re­si­ni mü­şâ­he­de et­mek­le, ülü’l-azm pey­gam­ber­ler­den ol­ma­sı­na rağ­men Haz­ret-i Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’ın dü­şüp ba­yıl­dı­ğı ha­tır­la­nır­sa, Pey­gam­ber Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın Al­lâh ka­tın­da­ki ul­vî mev­kii ve ken­di­si­ne lut­fe­dil­miş hu­sû­sî sa­lâ­hi­yet ve ik­ti­dâ­rın de­re­ce­si az-çok kav­ran­mış olur.

Di­ğer ta­raf­tan Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’a, mu­kad­des me­kân­da nâ­lin­le­ri­ni (ayak­ka­bı­la­rı­nı) çı­kar­ma­sı em­re­dil­miş ve ayak­la­rı­nın, ora­nın be­re­ke­tin­den is­ti­fâ­de edip, şe­re­fiy­le şe­ref­yâb ol­ma­sı is­ten­miş­ti. Fa­kat Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’e Mî­râc Ge­ce­si bir ba­kı­ma:

“Ey Ha­bî­bim! Sen Arş yay­gı­sı üze­rin­de pa­buç­la­rın­la yü­rü ki, Arş, Sen’in pa­buç­la­rı­nın to­zu ile şe­ref­len­sin ve Arş’ın nû­ru, Sa­na ka­vuş­ma nî­me­ti­ne nâ­il ol­sun!..” de­nil­miş ol­mak­tay­dı. (Bur­se­vî, V, 370)

İki Ci­han Ser­ve­ri’nin Mî­râc’a çı­kı­şı ile se­mâ­vâ­tın ya­şa­dı­ğı şevk ve he­ye­câ­nı şâ­ir Ke­mâl Edib Kürk­çü­oğ­lu ne gü­zel ifâ­de eder:

Şeb-i Mî­râc’da sî­mâ­sı­nı sey­ret­ti di­ye,

Ka­pa­nır yer­le­re gök, sec­de-i şük­rân ola­rak!

a

Al­lâh Te­âlâ, Mî­râc’ı, Kur’ân-ı Ke­rîm’de şöy­le be­yan bu­yu­rur:

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى

“İn­mek­te olan yıl­dı­za227 and ol­sun.” (en-Necm, 1)

Sû­re’nin bu şe­kil­de bir ka­sem­le baş­la­ma­sı, ih­ti­vâ et­ti­ği ha­kî­ka­te kar­şı mün­kir­ler ta­ra­fın­dan ya­pı­la­bi­le­cek îti­raz­lar se­be­biy­le Mî­râc’ın hak­kâ­ni­ye­ti­ni vur­gu­la­mak için­dir. Ni­te­kim bu hu­sus, ka­se­min ar­dın­dan ge­len âyet-i ke­rî­me­ler­le de şöy­le te’yîd edil­mek­te­dir:

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى

(2)

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

(3)

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

(4)

عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى

(5)

ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى

(6)

وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى

(7)

“Sâ­hi­bi­niz (Mu­ham­med Mus­ta­fâ) sap­ma­dı ve bâ­tı­la inan­ma­dı. O, ar­zû­su­na gö­re de ko­nuş­ma­mak­ta­dır. O’nun ko­nuş­ma­sı va­hiy­den baş­ka bir şey de­ğil­dir. Çün­kü (bil­dir­dik­le­ri­ni) O’na güç­lü, kuv­vet­li ve üs­tün ya­ra­tı­lış­lı bi­ri (olan Ceb­râ­îl, Rab­bi­nin em­ri üze­re) öğ­ret­ti. Son­ra en yük­sek ufuk­ta (Sid­re-i Mün­te­hâ’da) iken asıl şek­liy­le is­ti­vâ et­ti (doğ­rul­du).” (en-Necm, 2-7)

Âyet­te ge­çen “is­ti­vâ” ifâ­de­si, kap­la­ma, ku­şat­ma ve doğ­rul­ma mâ­nâ­la­rı­na ge­lir. Mü­fes­sir­le­rin ek­se­ri­si, is­ti­vâ ke­li­me­si­nin fâ­ili­nin Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- ol­du­ğu­nu be­yân et­mek­le bir­lik­te, ter­cî­hen onu Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e izâ­fe eder­ler. Bu du­rum­da is­ti­vâ, Al­lâh Ra­sû­lü’nün kadr ü kıy­me­ti­nin, rüt­be ve ma­kâ­mı­nın yük­sek­li­ği­ni ifâ­de et­mek­te­dir. Yâ­ni Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ön­ce en yük­sek ufuk­ta doğ­rul­du:

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى

“Son­ra yak­laş­tı ve te­del­lî et­ti.” (en-Necm, 8) Yâ­ni, Var­lık Nû­ru, ilâ­hî cez­be­nin ese­ri ola­rak yu­ka­rı­ya çe­kil­di. Bu­lun­du­ğu yer ve ma­kam­dan da­ha yu­ka­rı çı­ka­rıl­dı.

Böy­le­ce Ce­nâb-ı Pey­gam­ber, Mî­râc’da en yük­sek ufuk­ta yal­nız is­ti­vâ ile kal­ma­yıp Al­lâh’a doğ­ru yak­laş­tı. Ar­dın­dan ilâ­hî cez­be­nin te­si­ri art­tı, art­tı, art­tı ve Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bir an­da en yük­sek uf­kun öte­le­ri­ne ge­çi­ver­di:

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى

(Mu­ham­med Mus­ta­fâ ile Rab­bi­nin) ara­la­rı, iki yay ara­sı ka­dar, ya da da­ha ya­kın ol­du.” (en-Necm, 9)

Âyet-i ke­rî­me­de­ki: قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “İki yay ara­sı ve­ya da­ha az me­sâ­fe” ifâ­de­si, be­şe­ri­yet üs­tü bir ger­çe­ğin be­şer id­râ­ki­ne sığ­dı­rı­la­bil­me­si için kul­la­nıl­mış bir teş­bîh ifâ­de­si­dir. Şöy­le ki:

İs­lâm’dan ev­vel Arap­lar, bir it­ti­fak kur­mak üze­re ant­la­şa­cak­la­rı za­man iki yay çı­ka­rır, bi­ri­ni di­ğe­ri­nin üze­ri­ne ko­ya­rak iki­si­nin “kab”ını (ya­yın, kab­za ile ki­riş kıs­mı olan iki kö­şe ara­lı­ğı­nı) bir­leş­ti­rir­ler, son­ra da iki­si­ni be­râ­ber çe­kip on­lar­la bir ok atar­lar­dı. Bu, on­lar­dan bi­ri­nin râ­zı ola­ca­ğı şe­ye di­ğer­le­ri­nin de râ­zı ola­ca­ğı­nı, bi­ri­si­ni ga­zap­lan­dı­ran şe­yin di­ğer­le­ri­ni de ga­zap­lan­dı­ra­ca­ğı­nı ifâ­de eden bir be­râ­ber­lik ve bü­tün­lük ant­laş­ma­sıy­dı.

Bu­na gö­re “kâbe kav­seyn”, hem mad­dî hem de mâ­ne­vî ya­kın­lı­ğı ih­ti­vâ eden ve be­şer id­râ­ki­ni aşan ul­vî bir ha­kî­kat­tir. Yâ­ni Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bu nok­ta­da Rab­bi­ne o ka­dar yak­laş­tı ki, bü­tün vâ­sı­ta­lar kal­dı­rıl­dı ve doğ­ru­dan doğ­ru­ya:

فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى

“Al­lâh o an­da ku­lu­na vah­yi­ni bil­dir­di.” (en-Necm, 10)

Bu vah­yin mâ­hi­ye­ti­nin ne ol­du­ğu, şu şe­kil­de açık­lan­mış­tır:

1. Na­maz: Mî­râc’da­ki en mü­him hu­sus­lar­dan bi­ri, beş va­kit na­ma­zın farz kı­lın­ma­sı­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’ın tav­si­ye­le­riy­le Ce­nâb-ı Hakk’a mü­râ­ca­at et­miş ve baş­lan­gıç­ta el­li va­kit ola­rak farz kı­lı­nan na­maz, beş vak­te in­di­ril­miş­tir. Bu­nun­la bir­lik­te Ce­nâb-ı Hak, bi­re on ve­re­rek, beş vak­ti kı­la­na el­li vak­tin ec­ri­ni ih­sân ede­ce­ği­ni bil­dir­miş­tir. Da­ha son­ra Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yur­muş­tur:

“Her kim bir ha­yır iş­le­mek is­ter de onu ya­pa­maz­sa, o kim­se­ye (bu iyi ni­ye­tin­den do­la­yı) bir se­vap ya­zı­lır, yap­tı­ğı tak­dir­de ise on se­vap ya­zı­lır.

Her kim de, bir kö­tü­lük yap­mak is­ter, an­cak onu yap­maz­sa, ken­di­si­ne gü­nah ya­zıl­maz. Şâ­yet o kö­tü­lü­ğü ya­par­sa, bir gü­nah ya­zı­lır!” (Müs­lim, Îman, 259)

Bu hu­sus­ta­ki uzun ha­dîs-i şe­rîf­te be­yân olun­du­ğu üze­re Al­lâh Te­âlâ, baş­lan­gıç­ta el­li va­kit ola­rak em­re­dil­miş olan na­ma­zı, Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’in mü­te­ad­did mü­râ­ca­atı ile beş vak­te in­dir­miş­tir. Bu­nun mâ­nâ­sı, in­san­lar üze­rin­de­ki hu­kû­kul­lâh îcâ­bı ola­rak na­ma­zın el­li va­kit kı­lın­ma­sı­nın müs­te­hak ol­du­ğu, an­cak Ce­nâb-ı Hakk’ın lutf u ke­re­mi ile bu mü­kel­le­fi­ye­tin bi­re on nis­be­tin­de azal­tıl­dı­ğı­dır. Esâ­sen Ce­nâb-ı Hakk’ın:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cin­le­ri ve in­san­la­rı an­cak Ba­na ibâ­det et­sin­ler di­ye ya­rat­tım.” (ez-Zâ­ri­yât, 56) be­yâ­nı, be­şer için as­lî fa­âli­ye­tin ibâ­det ol­du­ğu, an­cak mer­ha­met-i ilâ­hiy­ye îcâ­bı en za­yıf fert da­hî dik­ka­te alı­na­rak bu hu­sus­ta ten­zî­lât ya­pıl­dı­ğı mâ­nâ­sı­na gel­di­ği gi­bi, mec­bû­rî ol­ma­mak­la bir­lik­te beş va­kit­ten faz­la­sı­na ce­vaz ve­ril­di­ği­ni ve bu­nun ge­rek­li­li­ği­ni de ifâ­de eder.

Kâ­mil mü’min­ler, farz olan bu beş vak­te ilâ­ve­ten, kuş­luk, iş­râk, ev­vâ­bin gi­bi nâ­fi­le na­maz­lar kı­lar­lar ve bil­has­sa ge­ce te­hec­cü­de kal­kar­lar. Bü­tün bun­lar bu vâ­kı­anın ta­biî bir ne­tî­ce­si­dir. An­cak bu gi­bi ibâ­det­le­rin, in­san­la­rın tâ­kat ge­ti­re­bi­len ve o zev­ke ula­şa­bi­len kıs­mı­na âit ol­ma­sı için, na­maz em­ri el­li va­kit­ten baş­la­tı­lıp bi­lâ­ha­re Haz­ret-i Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın mü­râ­ca­atı ile beş vak­te in­di­ril­miş­tir.

2. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e hi­tâ­ben:

“Pey­gam­ber­ler­den hiç­bi­ri Sen’den ev­vel, üm­met­ler­den hiç­bi­ri de Sen’in üm­me­tin­den ev­vel cen­ne­te gir­me­ye­cek­tir!” di­ye buy­rul­muş­tur. (Râ­zî, XXVI­II, 248)

3. Ba­ka­ra Sû­re­si’nin son iki âyet-i ke­rî­me­si vah­ye­dil­miş­tir.

Müs­lim’de ri­vâ­yet edi­len bir ha­dîs-i şe­rîf­te şöy­le buy­ru­lur:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e (Mî­râc’da) üç şey ve­ril­di: Beş va­kit na­maz, Ba­ka­ra Sû­re­si’nin so­nu ve üm­me­tin­den şir­ke düş­me­yen­le­re bü­yük gü­nah­la­rı­nın af­fe­dil­di­ği ha­be­ri…” (Müs­lim, Îman, 279)

Bu­nun­la bir­lik­te Mî­râc’da­ki vah­yin taf­sî­lât ve key­fi­ye­ti­ni an­cak Al­lâh ve Pey­gam­be­ri bi­lir.

Bu­ra­da âşi­kâr olan, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in Mî­râc’da­ki te­cel­lî­le­ri bir ha­yâl ola­rak de­ğil, kalb ve vic­dâ­nı­nın da tas­dîk et­ti­ği bir ha­kî­kat ola­rak mü­şâ­he­de et­miş ol­du­ğu key­fi­ye­ti­dir. Yâ­ni:

مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى

(11)

أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى

(12)

(Mu­ham­med Mus­ta­fâ’nın) göz­le­riy­le gör­dü­ğü­nü kal­bi ya­lan­la­ma­dı. (Ey in­kâr­cı­lar!) O’nun gör­dük­le­ri hak­kın­da şim­di ken­di­siy­le tar­tı­şa­cak mı­sı­nız?” (en-Necm, 11-12)

Al­lâh Ra­sû­lü, Mî­râc Ge­ce­si Rab­bi­ne mü­lâ­kî olup sa­yı­sız te­cel­lî­ler ve ib­ret­li hâ­di­se­ler mü­şâ­he­de et­tik­ten son­ra, hiç­bir ku­lun ula­şa­ma­ya­ca­ğı o hu­sû­sî ma­kam­dan ge­ri dö­ner­ken, Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-’ı bı­rak­tı­ğı yer­de (Sid­re-i Mün­te­hâ’da) bir de­fâ da­ha as­lî sû­re­tin­de gör­dü.

Âyet-i ke­rî­me­de buy­ru­lur:

وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى

(13)

عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى

(14)

“And ol­sun ki (Mu­ham­med Mus­ta­fâ), onu (Ceb­râ­îl’i) Sid­re-i Mün­te­hâ’da bir de­fâ da­ha gör­dü.” (en-Necm, 13-14)

Âyet­te Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ma­kam ci­he­tiy­le Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-’dan da­ha ile­ri­de ol­du­ğu­na işâ­ret edil­miş­tir. Ni­te­kim Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-, Mî­râc Ge­ce­si’nde ken­di­si­nin: “Bir par­mak ucu da­ha yak­laş­say­dım, mu­hak­kak ya­nar­dım!” de­di­ği ma­kam­da kal­mış ve Pey­gam­ber Efen­di­miz da­ha ile­ri­ye git­miş­tir. Bu ha­kî­kat, Al­lâh Ra­sû­lü’nün dö­nüş­te tek­rar Ceb­râ­îl’e rast­la­ma­sı ile da­ha bâ­riz bir şe­kil­de an­la­şıl­mak­ta­dır.

عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى

(15)

إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى

(16)

“Ora­da Me’vâ cen­ne­ti var­dır. O Sid­re’yi kap­la­yan kap­la­mış­tı.” (en-Necm, 15-16)

Fahr-i Kâ­inât -aley­hi ek­me­lü’t-ta­hiy­yât- Efen­di­miz’e so­rul­du:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Sid­re’yi kap­la­yan ne gör­dün?”

Bu­yur­du­lar ki:

“–Al­tın­dan per­vâ­ne­le­rin onu bü­rü­dü­ğü­nü ve her yap­ra­ğın­da bir me­le­ğin otu­rup Al­lâh’ı tes­bîh et­ti­ği­ni gör­düm.” (Ta­be­rî, XXVII, 75; Müs­lim, Îman, 279)

İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ-’nın ri­vâ­yet­le­ri­ne gö­re:

Al­lâh Te­âlâ, Mû­sâ’yı ke­lâm, İb­râ­hîm’i dost­luk ve Mu­ham­med Mus­ta­fâ’yı da ru’ye­tul­lâh (Ce­nâb-ı Hakk’ı key­fi­ye­ti biz­ler ta­ra­fın­dan bi­li­ne­me­ye­cek bir sû­ret­te mü­şâ­ha­de et­me) şe­re­fiy­le tal­tîf et­miş­tir. (Ta­be­rî, XXVII, 64)

Gö­zün Mah­bûb’un hu­zû­run­da O’ndan (sev­gi­li­den) baş­ka bir ye­re kay­ma­ma­sı, ede­bin en üst nok­ta­sı­dır. Ha­kî­ka­ten:

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى

(17)

لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى

(18)

(Mu­ham­med Mus­ta­fâ’nın) gö­zü, ora­dan ne kay­dı, ne de sı­nı­rı aş­tı. And ol­sun O, Rab­bi­nin en bü­yük âyet­le­rin­den bir kıs­mı­nı (da) gör­dü.” (en-Necm, 17-18)

Bu âyet­ler­den de an­la­şıl­dı­ğı vec­hi­le Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- dâ­hil hiç­bir mah­lû­kun hu­dû­du­nu aşa­ma­dı­ğı “Sid­re-i Mün­te­hâ”nın öte­si­ne ge­çi­ril­di. Âyet­te, be­şer id­râ­ki­ne “bir­leş­ti­ril­miş iki yay ara­sı ve­ya da­ha az” me­sâ­fe ola­rak bil­di­ri­len key­fi­ye­tiy­le kul­lar­ca kav­ran­ma­sı mu­hâl ve mah­rem olan bir vus­lat vu­kû bul­du.

Bu vus­lat­ta Pey­gam­ber­ler Sul­tâ­nı, ke­lâ­mın ifâ­de hu­dû­du­na sığ­ma­ya­cak de­re­ce­de ul­vî ve bü­yük ha­kî­kat­ler, yâ­ni Rab­bin ru­bû­bi­yet âyet­le­rin­den, mülk ve sal­ta­na­tı­nın ih­ti­şâ­mın­dan, an­cak mü­şâ­he­de ile ula­şı­la­bi­le­cek bü­yük âyet­ler gör­dü.

Bu­ra­da mü­fes­sir­le­rin be­yâ­nı, “Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, kalb gö­zü ile Al­lâh’ı gör­dü.” şek­lin­de­dir. (Ta­be­rî, XXVII, 63)

İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’tan ge­len ri­vâ­ye­te gö­re Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“Ben, yü­ce Rab­bi­mi gör­düm!” bu­yur­muş­tur. (Ah­med, I, 285; Hey­se­mî, I, 78)

Bir baş­ka ri­vâ­yet­te Pey­gam­ber Efen­di­miz “Rab­bi­ni gör­dün mü?” so­ru­su­na ce­vâ­ben:

“Bir nûr gör­düm!” bu­yur­muş­lar­dır. (Müs­lim, Îman, 292)

En doğ­ru­su­nu Al­lâh bi­lir…228

a

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’den, İs­râ ve Mî­râc’la alâ­ka­lı bir­çok ha­ber nak­le­dil­miş­tir. On­lar­dan bir­ka­çı şöy­le­dir:

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Mî­râc’da bir top­lu­lu­ğa uğ­ra­dı­lar ve gör­dü­ler ki, on­la­rın du­dak­la­rı de­ve du­da­ğı gi­bi­dir. Bir­ta­kım va­zî­fe­li me­mur­lar da on­la­rın du­dak­la­rı­nı ke­sip ağız­la­rı­na taş ko­yu­yor.

“–Ey Cib­rîl! Bun­lar kim­ler­dir?” di­ye sor­du.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-:

“–Bun­lar, ye­tim­le­rin mal­la­rı­nı hak­sız­lık­la yi­yen­ler­dir!” de­di. (Ta­be­rî, XV, 18-19)

Son­ra Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, baş­ka bir top­lu­lu­ğa rast­la­dı. On­lar da ba­kır­dan tır­nak­lar­la yüz­le­ri­ni ve gö­ğüs­le­ri­ni tır­ma­lı­yor­lar­dı:

“–Ey Ceb­râ­îl! Bun­lar kim­ler­dir?” di­ye sor­du.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-:

“–Bun­lar, (gıy­bet et­mek sû­re­tiy­le) in­san­la­rın et­le­ri­ni yi­yen­ler ve on­la­rın şe­ref ve nâ­mus­la­rıy­la oy­na­yan­lar­dır.” ce­vâ­bı­nı ver­di. (Ebû Dâ­vûd, Edeb, 35/4878)

Da­ha son­ra Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz ora­da; zi­nâ­kâr­la­rı, leş yi­yen bed­baht­lar ola­rak; fâ­iz yi­yen­le­ri, ka­rın­la­rı iyi­ce şiş­miş ve şey­tan çarp­mış re­zil bir va­zi­yet­te; zi­nâ edip ço­cuk­la­rı­nı öl­dü­ren ka­dın­la­rı da, bir kıs­mı­nı gö­ğüs­le­rin­den, bir kıs­mı­nı baş aşa­ğı ası­lı hüs­râ­na dû­çâr ol­muş bir hâl­de gör­dü.229

Bu se­bep­le Var­lık Nû­ru Efen­di­miz:

“Eğer be­nim bil­di­ği­mi siz­ler de bil­miş ol­say­dı­nız, mu­hak­kak ki, pek az gü­ler ve çok ağ­lar­dı­nız!” bu­yur­muş­tur. (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 5/12)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- yi­ne Mî­râc’da ya­şa­dı­ğı mü­şâ­he­de­ler­le alâ­ka­lı bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de de şöy­le bu­yur­muş­lar­dır:

“Mî­râc Ge­ce­si’nde cen­ne­tin ka­pı­sı üze­rin­de şu ibâ­re­nin ya­zı­lı ol­du­ğu­nu gör­düm:

«Sa­da­ka on mis­liy­le, borç ver­mek ise on se­kiz mis­liy­le mü­kâ­fât­lan­dı­rı­la­cak­tır.»

Ben:

«–Ey Cib­rîl! Borç ve­ri­len şey ni­çin sa­da­ka­dan da­ha üs­tün olu­yor?» di­ye sor­dum.

 «–Çün­kü, sâ­il (ço­ğu ke­re) ya­nın­da pa­ra ol­du­ğu hâl­de sa­da­ka is­ter. Borç is­te­yen ise, ih­ti­yâ­cı se­be­biy­le ta­lep­te bu­lu­nur.» ce­vâ­bı­nı ver­di.” (İbn-i Mâ­ce, Sa­da­kât, 19)

Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- di­ğer bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de de şöy­le bu­yur­muş­lar­dır:

“(Mî­râc es­nâ­sın­da) cen­ne­tin ka­pı­sın­da du­rup içe­ri bak­tım. Ora­ya gi­ren­ler ek­se­ri­yâ fa­kir­ler idi. Zen­gin­ler de (he­sap ver­mek için)

mah­pus idi­ler. Bun­lar­dan ce­hen­nem­lik olan­la­rın ise ate­şe atıl­ma­la­rı em­re­dil­miş­ti. Ce­hen­ne­min ka­pı­sın­da da dur­dum. Ora­ya gi­ren­le­rin ek­se­ri­si ka­dın­lar­dı.” (Bu­hâ­rî, Ri­kâk, 51; Müs­lim, Zühd, 93)

Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bu ha­dîs-i şe­rîf­le­riy­le bil­has­sa ha­nım­la­ra, azâb-ı ilâ­hî­ye dû­çâr ede­cek dav­ra­nış­lar­dan ken­di­le­ri­ni ko­ru­ma­la­rı için hu­sû­sî bir îkaz­da bu­lun­mak­ta­dır.

a

Mî­râc ve­sî­le­siy­le şu ha­kî­ka­te de te­mâs et­mek ge­re­kir ki, in­san­lar, za­man ba­kı­mın­dan sâ­de­ce mâ­zî­nin mü­şâ­he­de ve in­ti­bâ­la­rı ile do­lu ol­duk­la­rı hâl­de, pey­gam­ber­ler, -Ce­nâb-ı Hakk’ın di­le­di­ği öl­çü­de- hem mâ­zî, hem hâl, hem de is­tik­bâl bil­gi­le­ri ile do­nan­mış­lar­dır. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in mah­şer ah­vâ­lin­den ha­ber ve­ri­şi ve bu ha­ber­le­ri “gör­düm, duy­dum” gi­bi ol­muş bir sû­ret­te ifâ­de bu­yur­ma­sı, iş­te bu ger­çe­ğin bir te­zâ­hü­rü­dür.

Ni­te­kim Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, mâ­zî, hâl ve is­tik­bâl bo­yut­la­rın­dan müs­tağ­nî ol­du­ğu Mî­râc Ge­ce­si’nde is­tik­bâ­le âit bir­ta­kım ib­ret­li vak’alar sey­ret­miş ve bun­la­rı mâ­zî sî­ga­sıy­la, yâ­ni ol­muş bir sû­ret­te ak­tar­mış­lar­dır. Bu­nun­la alâ­ka­lı bir mi­sâl de Aşe­re-i Mü­beş­şe­re’den olan Ab­dur­rah­mân bin Avf Haz­ret­le­ri hak­kın­da­dır.

Ha­dîs-i şe­rîf­te buy­ru­lur:

“O ge­ce (Mî­râc Ge­ce­si’nde)

Ab­dur­rah­mân bin Avf’ı gör­düm. Cen­ne­te, otur­du­ğu yer­de emek­le­ye­rek gi­ri­yor­du. Ona de­dim ki:

«–Ni­çin bu ka­dar ağır ge­li­yor­sun?»

De­di ki:

«–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ma­lı­mın he­sâ­bı do­la­yı­sıy­la, ço­cuk­la­rı bi­le ih­ti­yar­la­ta­cak ka­dar ağır sı­kın­tı­lar ge­çir­dim. Öy­le ki, bir da­ha si­zi gö­re­me­ye­ce­ği­mi zan­net­tim…»” (Mu­ham­med Pâr­sâ, Fas­lu’l-Hı­tâb, s. 403)

Ab­dur­rah­mân bin Avf -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Me­dî­ne’ye hic­ret et­miş ve zen­gin ol­muş­tu. Birgün ku­la­ğı­na bu hâ­di­se gel­di. He­men Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’nın ya­nı­na gi­de­rek, Haz­ret-i Pey­gam­ber’den böy­le bir ha­dîs-i şer­îfin vâ­rid olup ol­ma­dı­ğı­nı sor­du. Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-, bu ha­dî­sin vâ­rid ol­du­ğu­nu söy­le­yin­ce, se­vin­cin­den yü­re­ği ka­nat­la­nan Ab­dur­rah­mân bin Avf Haz­ret­le­ri, o sı­ra­da Şam’dan ye­ni gel­miş bu­lu­nan ker­va­nı­nı ol­du­ğu gi­bi der­hâl Al­lâh yo­lun­da in­fâk ey­le­di.

Ger­çek­ten Mîrac’da Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, sa­yı­la­ma­ya­cak ka­dar çok âyet­ler gör­müş­tür.

Ni­te­kim bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de şöy­le bu­yu­rur­lar:

“(O ge­ce)

gö­ğe yük­sel­til­dim. Öy­le bir ma­kâ­ma çık­tım ki, ora­da ka­lem­le­rin gı­cır­tı­la­rı­nı du­yu­yor­dum.” (Bu­hâ­rî, Sa­lât, 1)

Yâ­ni Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- öy­le bir ma­kam ve se­vi­ye­ye çı­ka­rıl­dı ki, ora­da kâ­inâ­tın mu­kad­de­râ­tı­nı ya­zan ka­lem­le­rin ses­le­ri­ni işi­ti­yor, id­râk öte­si ha­kî­kat­le­re mut­ta­lî olu­yor­du.

Yu­ka­rı­da­ki ha­dîs-i şe­rîf­ler­den açık­ça an­la­şıl­mak­ta­dır ki, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Mî­râc’da mâ­zî, hâl ve is­tik­bâ­li içi­çe, ay­nı an­da ya­şı­yor­du.