İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Vah­yin Tek­rar Baş­la­ma­sı

Fet­ret-i vahy (vah­yin ke­sil­me­si) al­tı ay sür­dü.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, vah­yin tek­rar baş­la­ma­sı­nı şöy­le an­la­tır:

“Ben (bir­gün) yü­rür­ken bir­den­bi­re se­mâ­dan bir ses işit­tim. Ba­şı­mı kal­dır­dım. Bir de bak­tım ki, Hi­râ’da ba­na ge­len me­lek (Ceb­râ­îl), se­mâ ile arz ara­sın­da bir kür­sî üze­rin­de otur­muş. Pek zi­yâ­de ür­per­dim. (Evi­me) dö­nüp:

«Be­ni ör­tün, be­ni ör­tün!» de­dim.

(Ben, üze­ri­mi ört­tür­müş bir hâl­de iken, Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- gel­di.) Al­lâh Te­âlâ, (onun vâ­sı­ta­sıy­la ba­na):

 

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ

(1)

قُمْ فَأَنذِرْ

(2)

وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ

(3)

وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ

(4)

وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ

(5)

“Ey ör­tü­sü­ne bü­rü­nen (Pey­gam­ber)! Kalk, (ar­tık azâb ile) in­zâr et! Rab­bi­ni yü­celt! (Yâ­ni onun yü­ce­li­ği­ni tek­bîr ile te­ren­nüm ey­le ve her­ke­se bil­dir!) El­bi­se­ni te­miz­le! (Yâ­ni zâ­hi­ri­ni ve bâ­tı­nı­nı te­miz tut; gü­zel ah­lâk ile ah­lâk­lan!) Kö­tü şey­ler­den uzak dur!” (el-Müd­des­sir, 1-5) âyet­le­ri­ni in­zâl bu­yur­du.

Ar­tık va­hiy (bun­dan son­ra) bir da­ha ke­sil­me­di.” (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 74/4, 5; Müs­lim, Îman, 255-258)

Al­lâh Te­âlâ bu­yu­rur:

 

وَلَقَدْ وَصَّلْنَا لَهُمُ الْقَوْلَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

“And ol­sun ki Biz, dü­şü­nüp ib­ret al­sın­lar di­ye vah­yi bir­bi­ri ar­dın­ca ye­tiş­tir­dik (vah­yi ara­lık­sız gön­der­dik).” (el-Ka­sas, 51)

Vah­yin ara­lık­sız de­vâm et­me­si de, Kur’ân-ı Ke­rîm’in îcâ­zın­dan­dır. Zî­râ bü­tün in­san­la­rın bir ara­ya ge­le­rek ve yar­dı­ma ça­ğı­ra­bi­le­cek­le­ri her­ke­si de ça­ğı­ra­rak bir âye­ti­ni bi­le mey­da­na ge­ti­re­me­ye­cek­le­ri ul­vî­lik­te­ki âyet­le­rin, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e peş­pe­şe nâ­zil ol­ma­sı, Kur’ân-ı Ke­rîm’in va­hiy mah­sû­lü ol­du­ğu­nu kat’î bir sû­ret­te is­pat et­mek­te­dir. Bu, ona as­lâ be­şe­rî bir mü­dâ­ha­le ol­ma­dı­ğı­nın da en bâ­riz bir de­lî­li­dir.

Di­ğer ta­raf­tan en kü­çük bir şi­ir ki­ta­bı­nın bi­le bin bir gay­ret ve yo­ğun me­sâ­îler ne­tî­ce­sin­de te­şek­kül et­mek­te ol­du­ğu mâ­lum­dur. Üs­te­lik ne ka­dar ti­tiz­lik gös­te­ril­se de be­şer mah­sû­lü olan bu tip eser­le­rin ku­sur­suz ola­bi­le­ce­ği­ni id­diâ et­mek de müm­kün de­ğil­dir. An­cak ilâ­hî va­hiy­de böy­le bir hu­sus söz ko­nu­su ol­ma­yıp, o, ilk şek­liy­le bâ­kî, sa­yı­sız mû­ci­ze­yi muh­te­vî ve bü­tün be­şe­rî nok­san­lık­lar­dan mü­nez­zeh bir ke­lâm ola­rak lut­fe­dil­miş­tir. Bu da Kur’ân-ı Ke­rîm’in hakkani­yet ve yü­ce­li­ği­ni ifâ­de­ye kâ­fî­dir.

a

Müd­des­sir Sû­re­si’nin in­zâ­li ile bir­lik­te Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, is­ti­ra­hat et­mek üze­re yat­tı­ğı yer­den he­men kalk­tı. Haz­ret-i Ha­tî­ce -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- vâ­li­de­miz, me­se­le­yi bil­me­di­ği için şa­şır­dı:

“–Ni­çin kalk­tı­nız, din­len­me­di­niz?” de­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ise:

“–Ar­tık din­len­me vak­ti geç­ti!” bu­yur­du­lar ve ye­ni ge­len vah­yi bil­dir­di­ler.

a

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- vah­yin gel­di­ği ilk gün­ler­de Pey­gam­ber Efen­di­miz’e ab­dest al­ma­yı ve na­maz kıl­ma­yı öğ­ret­ti. Al­lâh Te­âlâ, Ra­sû­lü’nün gön­lü­ne hoş ge­le­cek bir ibâ­de­ti em­ret­mek­le O’nu se­vin­dir­miş ve yü­zü­nü gül­dür­müş­tü.

Âlem­le­rin Efen­di­si, bü­yük bir se­vinç için­de evi­ne dön­dü. Al­lâh’ın ken­di­si­ne olan bü­yük ik­râ­mı­nı zev­ce­si­ne ha­ber ver­di ve ona da ab­dest alıp na­maz kıl­ma­yı öğ­ret­ti.137