İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Vah­yin Ha­kî­ka­ti ve Ge­liş Şe­kil­le­ri

Va­hiy, sü­rat­li işâ­ret, ki­tâ­bet, ri­sâ­let, il­ham ve giz­li ke­lâm gi­bi çe­şit­li mâ­nâ­la­ra ge­lir. Al­lâh Te­âlâ’nın is­te­di­ği şey­le­ri pey­gam­ber­le­ri­ne, ar­zu et­ti­ği sû­ret­te bil­dir­me­si­dir. Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yu­rur:

 

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

“Al­lâh bir in­san­la an­cak va­hiy yo­luy­la ve­ya per­de ar­ka­sın­dan ko­nu­şur. Ya­hut da bir el­çi gön­de­rir de iz­niy­le ona di­le­di­ği­ni vah­ye­der. Şüp­he­siz ki O, çok yü­ce­dir, hü­küm ve hik­met sâ­hi­bi­dir.” (eş-Şû­râ, 51)

Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’nın ri­vâ­yet et­ti­ği­ne gö­re Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e:

“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Sa­na va­hiy na­sıl ge­li­yor?” di­ye so­rul­du­ğun­da şöy­le bu­yur­muş­tur:

“–O, bâ­zen çın­gı­rak se­si­ni an­dı­ran bir ses gi­bi ge­lir ki, vah­yin ba­na en ağır ge­len şek­li bu­dur. Al­lâh Te­âlâ’nın de­di­ği­ni kav­ra­yıp ez­ber­le­di­ğim­de, me­lek ben­den ay­rı­lır. Bâ­zen de me­lek ba­na bir in­san sû­re­tin­de ge­lir. Be­nim­le ko­nu­şur söy­le­di­ği­ni he­men kav­ra­rım.” (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müs­lim, Fe­dâ­il, 87)

İs­lâm âlim­le­ri, çe­şit­li ri­vâ­yet­ler­den ha­re­ket­le vah­yin ge­liş şe­kil­le­ri­ni şöy­le tes­pit et­miş­ler­dir:

1. Va­hiy, bâ­zen uy­ku­da gö­rü­len ve gö­rül­dü­ğü gi­bi ta­hak­kuk eden sâ­dık rü­yâ­lar şek­lin­de ge­lir­di.

2. Vah­ye­di­le­cek ke­lâm, me­lek gö­rün­mek­si­zin Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın kal­bi­ne il­kâ olu­nur­du.

3. Va­hiy me­le­ği, “Cib­rîl Ha­dî­si”nde116 ol­du­ğu gi­bi in­san sû­re­ti­ne gi­re­rek, vah­ye­di­le­cek şe­yi bil­di­rir­di.

Ab­dul­lâh bin Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ-’nın an­lat­tı­ğı şu ri­vâ­yet de, vah­yin bu tarz­da vâ­kî oluş şek­li­ne gü­zel bir mi­sâl­dir:

“Ba­bam Ab­bâs’la bir­lik­te Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nın­da idim.

Al­lâh Ra­sû­lü -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın ya­nın­da bir adam bu­lu­nu­yor ve Efen­di­miz onun­la fı­sıl­da­şı­yor­du. Bu se­bep­le ba­bam­la alâ­ka­dar ola­ma­dı. Ya­nın­dan çık­tı­ğı­mız­da ba­bam:

«–Oğ­lum! Al­lâh Ra­sû­lü’nün ba­na il­ti­fat et­me­di­ği­ni gör­dün de­ğil mi?» de­di. Ben de:

«–Ba­ba­cı­ğım! Ya­nın­da bir adam var­dı, onun­la ko­nu­şu­yor­du.» de­dim.

Bu­nun üze­ri­ne he­men Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nı­na dön­dük. Ba­bam:

«–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ab­dul­lâh’a şöy­le şöy­le de­miş­tim, o da Siz’in, ya­nı­nız­da­ki bir adam­la fı­sıl­daş­tı­ğı­nı­zı söy­le­di. Ger­çek­ten de ya­nı­nız­da bir kim­se var mıy­dı?» de­di.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ba­na hi­tâ­ben:

«–Ey Ab­dul­lâh! Sen onu gör­dün mü?» di­ye sor­du.

Ben:

«–Evet! Gör­düm.» de­dim.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz:

«–O Ceb­râ­îl idi. Bu se­bep­le se­nin­le alâ­ka­dar ola­ma­dım.» bu­yur­du.” (Ah­med, I, 293-294; Hey­se­mî, IX, 276)

4. Va­hiy bâ­zen de, deh­şet­li bir çın­gı­rak se­si gi­bi ge­lir­di. Va­hiy hâ­li ge­çin­ce, Pey­gam­ber Efen­di­miz me­le­ğin söy­le­miş ol­du­ğu şe­yi iyi­ce öğ­ren­miş olur­du.

5. Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- iki de­fâ vah­yi as­lî sû­re­tiy­le gö­rü­ne­rek ge­tir­miş­tir. Bun­lar­dan bi­rin­ci­si vah­yin fet­ret dö­ne­ni­mi mü­te­âkip Pey­gam­ber Efen­di­miz Hi­râ Ma­ğa­ra­sı’ndan iner­ken, ikin­ci­si ise Mî­râc Ge­ce­si’nde Sid­re-i Mün­te­hâ’da vâ­kî ol­muş­tur.

6. Al­lâh Te­âlâ’nın, Mî­râc’da ol­du­ğu gi­bi ara­da va­hiy me­le­ği bu­lun­mak­sı­zın, ilâ­hî ka­bul ve ik­râ­ma nâ­il kı­la­rak Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e doğ­ru­dan vah­yet­me­si­dir.

7. Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-’ın Al­lâh Ra­sû­lü’ne uy­ku hâ­lin­de iken va­hiy ge­tir­me­si­dir. Bâ­zı mü­fes­sir­ler, Kev­ser Sû­re­si’nin bu şe­kil­de nâ­zil ol­du­ğu­nu ifâ­de eder­ler.

As­hâb-ı ki­râm­dan bâ­zı­la­rı­nın an­lat­tık­la­rı­na gö­re, vah­yin nü­zû­lü es­nâ­sın­da Pey­gam­ber Efen­di­miz’e ağır bir sı­kın­tı hâ­li ârız olur, yü­zü gül gi­bi pem­be­le­şir, göz­le­ri­ni ka­pa­tır, ba­şı­nı önü­ne eğer­di. As­hâ­bı da baş­la­rı­nı ön­le­ri­ne eğer­ler­di. Va­hiy hâ­li ni­hâ­ye­te erin­ce­ye ka­dar hiç­bi­ri baş­la­rı­nı kal­dı­rıp Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’in ce­mâ­li­ne bak­ma­ya kâ­dir ola­maz­lar­dı.

Bâ­zen de va­hiy gel­di­ği za­man, yü­zü­nün ya­kın­la­rın­da arı uğul­tu­su gi­bi bir ses işi­ti­lir­di. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, o es­nâ­da ça­buk ça­buk ne­fes alır­dı. En so­ğuk gün­ler­de bi­le, al­nın­dan in­ci tâ­ne­le­ri gi­bi ter­ler dö­kü­lür­dü.117

Va­hiy kâ­tip­le­rin­den Zeyd bin Sâ­bit’in118 bil­dir­di­ği­ne gö­re ge­len vah­yin ağır­lı­ğı, inen ah­kâ­mın ağır­lı­ğı ile mü­te­nâ­sip olur­du. Yâ­ni, inen va­hiy ilâ­hî va­at ve müj­de mâ­hi­ye­tin­de ise Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- be­şer sû­re­tin­de ge­lir, bu ise Pey­gam­ber Efen­di­miz’e bir güç­lük ver­mez­di. Fa­kat va­hiy, azâb ile kor­kut­ma­ya dâ­ir ilâ­hî îkaz­la­rı ih­ti­vâ et­ti­ği za­man da, deh­şet sa­çan bir çın­gı­rak se­si gi­bi ge­lir­di.

Va­hiy, Al­lâh Ra­sû­lü de­ve üze­rin­de iken gel­di­ğin­de, hay­van vah­yin ağır­lı­ğı­na ta­ham­mül ede­mez, ayak­la­rı bü­kü­lür ve çö­ker­di. Ni­te­kim Pey­gam­ber Efen­di­miz Ad­bâ isim­li de­ve­si­nin üze­rin­de bu­lun­du­ğu sı­ra­da Mâ­ide Sû­re­si’nin üçün­cü âye­ti nâ­zil ol­ma­ya baş­la­yın­ca Ad­bâ’nın ayak­la­rı kı­rı­la­cak gi­bi ol­muş, Al­lâh Ra­sû­lü de­ve­nin üze­rin­den in­miş­ti.119

Zeyd bin Sâ­bit -ra­dı­yal­lâ­hu anh- der ki:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nın­da otu­ru­yor­dum. Bu es­nâ­da Al­lâh Ra­sû­lü’ne va­hiy hâ­li gel­di. Di­zi be­nim di­zi­min üze­rin­dey­di. Val­lâ­hi o an­da Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in di­zin­den da­ha ağır bir şey his­set­me­miş­tim. Ne­re­dey­se di­zim ezi­le­cek san­dım.” (Ah­med, V, 190-191)

a

Kur’ân-ı Ha­kîm’in ilâ­hî bir ki­tap ol­du­ğu­nu in­kâr eden müs­teş­rik­ler, vah­yin Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in te­fek­kür ve mü­kâ­şe­fe­si ne­tî­ce­sin­de kal­bi­ne do­ğan il­ham­lar ol­du­ğu şek­lin­de bir­ta­kım bâ­tıl id­di­âlar­da bu­lun­muş­lar­dır. Şüp­he­siz ki on­la­rın ile­ri sür­dük­le­ri bu id­di­âlar; kalb­le­rin­de­ki gaf­let, id­râk­le­rin­de­ki zâ­fi­yet ve hu­sû­met­le­rin­de­ki şid­det­ten baş­ka bir şey­le îzâh edi­le­mez.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in, ilk va­hiy gel­di­ği es­nâ­da me­le­ği gö­rün­ce kork­ma­sı, vah­yin, müs­teş­rik­le­rin id­diâ et­ti­ği gi­bi ha­lü­si­nas­yo­na120 ham­le­di­le­cek dâ­hi­lî ve şah­sî bir me­se­le ol­ma­dı­ğı­nı açık­ça or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Zî­râ Haz­ret-i Pey­gam­ber’in vah­yi al­ma­sı, de­rû­nuy­la ve nef­siy­le alâ­ka­lı ol­ma­yan hâ­ri­cî bir ha­kî­ka­ti te­lâk­kî et­me­si­dir. Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-’ın Al­lâh Ra­sû­lü’nü üç de­fâ sık­ma­sı, her de­fâ­sın­da “oku” di­ye­rek bı­rak­ma­sı, vah­yin iç âle­min­den de­ğil, hâ­riç­ten, yâ­ni Al­lâh Te­âlâ’dan gel­di­ği­ni te’yîd ve te’kîd et­mek­te­dir.

Vah­yin bir müd­det ke­sin­ti­ye uğ­ra­ma­sı da onun, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in de­rin te­fek­kü­rü ne­tî­ce­sin­de rû­hun­da mey­da­na ge­len da­hi­lî bir hâ­di­se ol­du­ğu şek­lin­de­ki id­di­âla­rı en kat’î bir sû­ret­te red­det­mek­te­dir. Çün­kü vah­yin ke­sil­me­si ve Pey­gam­ber Efen­di­miz’in uzun müd­det vah­yin tek­rar gel­me­si­ni iş­ti­yak­la bek­le­me­si de gös­ter­mek­te­dir ki, va­hiy; Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in irâ­de­si dı­şın­da mey­da­na ge­len hâ­ri­cî bir hâ­di­se­dir.

Bu­nun­la bir­lik­te Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ilk baş­ta ken­di­si­ne va­hiy ge­le­ce­ği­ni bil­mi­yor­du. Âyet-i ke­rî­me­de şöy­le buy­ru­lur:

 

وَمَا كُنتَ تَرْجُو أَن يُلْقَى إِلَيْكَ الْكِتَابُ إِلَّا رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ فَلَا تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِّلْكَافِرِينَ

“Sen, bu Ki­tâb’ın Sa­na vah­yo­lu­na­ca­ğı­nı um­mu­yor­dun. (Bu) an­cak Rab­bin­den bir rah­met (ola­rak gel­miş)’tir. O hâl­de sa­kın kâ­fir­le­re yar­dım­cı ol­ma!” (el-Ka­sas, 86)

Âyet-i ke­rî­me­ler­le ha­dîs-i şe­rîf­ler ara­sın­da­ki bâ­riz üs­lûp far­kı da, Kur’ân-ı Ke­rîm’in va­hiy mah­sû­lü ol­du­ğu­nun en kat’î de­lil­le­rin­den­dir.

Bâ­zen öy­le hâ­di­se­ler olu­yor­du ki, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, o an­da ce­vap ver­mek mec­bû­ri­ye­tin­de ol­ma­sı­na rağ­men, vah­yin ge­li­şi te’hîr edi­li­yor­du. Me­se­lâ “İfk Hâ­di­se­si” ve ya­hû­dî­le­rin sor­muş ol­du­ğu bâ­zı su­âl­ler­de ol­du­ğu gi­bi. Âlem­le­rin Efen­di­si, bu tür so­ru­la­rın ce­vâ­bı­nı an­cak ken­di­si­ne va­hiy­le bil­di­ril­di­ğin­de ve­re­bi­li­yor­du. Eğer id­diâ edil­di­ği şe­kil­de, Kur’ân-ı Ke­rîm, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in te­fek­kür ve mü­kâ­şe­fe­si­nin mah­sû­lü ol­say­dı, böy­le bir sı­kın­tı­ya düş­mek­si­zin bu so­ru­la­ra he­men ce­vap ver­me­si îcâb eder­di.

Üs­te­lik bâ­zen va­hiy, Al­lâh Ra­sû­lü’nün gö­rü­şü­nün ha­tâ­lı ol­du­ğu­nu bil­di­ri­yor, bâ­zen de O’nun mey­let­me­di­ği bir şe­yi em­re­di­yor­du. Hat­tâ emr-i ilâ­hî­yi teb­lîğ hu­sû­sun­da bir mik­tar oya­la­na­cak ol­sa, şid­det­li bir itâb-ı ilâ­hî­ye mâ­ruz ka­lı­yor­du. Bü­tün bun­lar, Kur’ân-ı Ke­rîm’in, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in te­fek­kür ve mü­kâ­şe­fe­si­nin mah­sû­lü ol­du­ğu id­di­âla­rı­nın man­tık­sız­lı­ğı­nı bâ­riz bir şe­kil­de or­ta­ya koy­mak­ta­dır.

Ni­te­kim bir­gün Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ku­reyş’in bâ­zı ile­ri ge­len­le­ri­ne İs­lâm’ı an­lat­mak­tay­dı. O sı­ra­da, ya­nı­na da­ha ön­ce­le­ri müs­lü­man ol­muş bu­lu­nan âmâ sa­hâ­bî Ab­dul­lâh bin Ümm-i Mek­tûm -ra­dı­yal­lâ­hu anh- gel­di. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’e, Al­lâh’ın ken­di­si­ne bil­dir­di­ği ha­kî­kat­ler­den bâ­zı şey­ler öğ­ren­mek is­te­di­ği­ni söy­le­di. Fa­kat gö­rüş­mek­te ol­du­ğu Ku­reyş ile­ri ge­len­le­ri­ni ik­nâ ile meş­gul bu­lu­nan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, onun­la il­gi­le­ne­me­di ve İbn-i Ümm-i Mek­tûm’un, ta­le­bi­ni ıs­rar­la tek­rar et­me­si se­be­biy­le de yü­zü­nü bi­raz ek­şit­ti. Bu­nun üze­ri­ne şu itâb-ı ilâ­hî­ye mâ­ruz kal­dı:

 

أَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى

(5)

فَأَنتَ لَهُ تَصَدَّى

(6)

وَمَا عَلَيْكَ أَلَّا يَزَّكَّى

(7)

وَأَمَّا مَن جَاءكَ يَسْعَى

(8)

وَهُوَ يَخْشَى

(9)

فَأَنتَ عَنْهُ تَلَهَّى

(10)

كَلَّا إِنَّهَا تَذْكِرَةٌ

(11)

فَمَن شَاء ذَكَرَهُ

(12)

“Ken­di­si­ni (Sa­na) muh­taç gör­me­ye­ne ge­lin­ce, Sen ona yö­ne­li­yor­sun. Oy­sa ki onun te­miz­le­nip arın­ma­sın­dan Sen mes’ûl de­ğil­sin. Fa­kat ko­şa­rak ve (Al­lâh’tan) kor­ka­rak Sa­na ge­len­le il­gi­len­mi­yor­sun! Ha­yır (ol­maz öy­le şey); bu Kur’ân bir öğüt­tür, di­le­yen dü­şü­nüp öğüt alır.” (Abe­se, 5-12)

Bu âye­tin nü­zû­lün­den son­ra Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- İbn-i Üm­m-i Mek­tûm’a pek çok il­ti­fat ve ik­ram­lar­da bu­lun­muş­tur. Ay­rı­ca ken­di­si­ne rast­la­dı­ğı za­man da:

“Mer­ha­bâ ey, ken­di­si hak­kın­da Rab­bi­min be­ni itâb et­ti­ği (azar­la­dı­ğı) kim­se!” bu­yur­muş­tur. (Vâ­hi­dî, s. 471)

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ilâ­hî emir­ler bâ­zen müc­mel121 ola­rak ge­lir­di. Al­lâh Te­âlâ ta­ra­fın­dan açık­lan­ma­dı­ğı sü­re­ce Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz müc­mel mev­zû­lar­da ken­di­li­ğin­den bir îzah­ta bu­lu­na­maz­dı. Bu­na mi­sâl ola­rak şu âyet-i ke­rî­me­le­ri zik­re­de­bi­li­riz:

 

لِّلَّهِ ما فِي السَّمَاواتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَإِن تُبْدُواْ مَا فِي أَنفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُم بِهِ الل

“Gök­ler­de ve yer­de olan­la­rın hep­si Al­lâh’ın­dır; içi­niz­de­ki­ni açık­la­sa­nız da giz­le­se­niz de Al­lâh, si­zi onun­la he­sâ­ba çe­ker…” (el-Ba­ka­ra, 284)

Bu âyet-i ke­rî­me nâ­zil olun­ca, gayr-i irâ­dî ola­rak kalb­le­rin­den ge­çen­ler­den de mes’ûl tu­tu­la­ca­ğı­nı zan­ne­den as­hâb-ı ki­râm:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Bu âye­te na­sıl da­ya­na­ca­ğız?” de­di­ler.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ce­vâ­ben:

“–Ne o! Yok­sa ehl-i ki­tâb (ya­hû­dî­ler ve hris­ti­yan­lar) gi­bi; «İşit­tik ama is­yân et­tik!» mi de­mek is­ti­yor­su­nuz? Siz; «İşit­tik ve itâ­at et­tik. Ey Rab­bi­miz! Biz­le­ri ba­ğış­la­ma­nı is­te­riz, dö­nüş Sa­na­dır!» de­me­li­si­niz!” bu­yur­du­lar. (Müs­lim, Îman, 200; Ah­med, I, 233; Vâ­hi­dî, s. 97)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, âye­tin mâ­nâ­sı müc­mel ol­du­ğu için, acz için­de ka­la­rak mev­zû­ya bir açık­lık ge­ti­re­me­di­ler. Sa­hâ­be­den, Al­lâh’a tes­lîm olup te­vek­kül et­me­le­ri­ni ta­lep bu­yur­du­lar. Bir müd­det son­ra aşa­ğı­da­ki âyet-i ke­rî­me nâ­zil ola­rak, ka­pa­lı olan mâ­nâ şöy­le­ce îzâ­ha ka­vuş­tu:

 

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Al­lâh, kim­se­ye gü­cü­nün üs­tün­de bir şey yük­le­mez. Her­ke­sin ka­zan­dı­ğı iyi­lik ken­di ya­ra­rı­na, kö­tü­lük de ken­di za­ra­rı­na­dır. (Siz şöy­le duâ edi­niz:) Rab­bi­miz! Unu­tur ya da ya­nı­lır­sak bi­zi mu­âha­ze et­me (mes’ûl tut­ma)! Rab­bi­miz! Bi­ze, biz­den ön­ce­ki­le­re yük­le­di­ğin gi­bi ağır yük yük­le­me! Rab­bi­miz! Bi­ze gü­cü­mü­zün yet­me­di­ği şey­ler yük­le­me! Bi­zi af­fet, bi­zi ba­ğış­la, bi­ze mer­ha­met ey­le! Mev­lâ­mız Sen’sin. Ka­fir­le­re kar­şı da bi­ze yar­dım ey­le!” (el-Ba­ka­ra, 286)

As­hâb-ı ki­râm, bu âyet-i ke­rî­me sâ­ye­sin­de, kal­be ârız olan ha­vâ­tır hu­sû­sun­da “güç­le­ri yet­ti­ği nis­bet­te” mes’ûl ola­cak­la­rı­nı an­la­dı­lar.

Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in, âyet müc­mel iken açık­la­yı­cı bir nass ge­lin­ce­ye ka­dar hiç­bir îzah­ta bu­lun­ma­ma­sı, bir nü­büv­vet ha­kî­ka­ti olup, Kur’ân-ı Ke­rîm’in ilâ­hî kay­nak­lı olu­şu­nun îti­râz edi­le­mez bir di­ğer de­lî­li­dir. Ak­si tak­dir­de ya böy­le bir bil­gi ve­ril­mez ve­ya ve­ri­len bil­gi­ye in­dî bir açık­la­ma ge­ti­ri­le­bi­lir­di. Böy­le bir hâ­lin vu­kûa gel­me­me­si, Kur’ân-ı Ke­rîm’in îcâ­zı­nın ay­rı bir gös­ter­ge­si­dir.

Kur’ân-ı Ke­rîm’in ver­di­ği gay­bî ha­ber­ler de onun ilâ­hî va­hiy mah­sû­lü ol­du­ğu­nun apa­çık bir de­lî­li­dir.

Kur’ân-ı Ke­rîm, mâ­zî­ye âit ih­ti­vâ et­ti­ği bil­gi­le­ri de ger­çe­ğe uy­gun bir şe­kil­de an­la­tır. Bu bil­gi­ler hu­sû­sun­da mî­lâ­dî ye­din­ci as­rın Mek­ke’sin­de ilim nâ­mı­na bir mü­es­se­se ve­ya umû­mî kül­tü­re sâ­hip bir tek in­san yok­tu. Bü­tün tâ­ri­hî bil­gi­ler, tüc­car­la­rın te­zat­lar­la do­lu bi­rer ef­sâ­ne hâ­lin­de ge­tir­di­ği bir­kaç ma­hal­lî Pers hi­kâ­ye­sin­den öte­ye geç­mi­yor­du. Hâl­bu­ki Kur’ân-ı Ke­rîm’de bu­lu­nan mâ­zî­ye âit bil­gi­ler, bü­yük bir te­nâ­süp ve bü­tün­lük arz et­mek­te olup, hiç­bir in­sa­nın, ak­lı ve kes­kin fi­râ­se­ti ile or­ta­ya ko­ya­bi­le­ce­ği tür­den bil­gi­ler de­ğil­dir.

O hâl­de akıl­lı bir in­san dü­şün­me­li­dir: Câ­hil bir top­lum için­den çı­kan üm­mî bir in­san, ilâ­hî bir men­şe’den te­lâk­kî et­me­dik­çe, Kur’ân’ın eş­siz mâ­nâ­la­rı­na kay­nak­lık ede­bi­lir mi? Ta­biî ki as­lâ!..

Bu da gös­ter­mek­te­dir ki, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bil­dir­di­ği bü­tün ha­ber­ler, Al­lâh ka­tın­dan vah­ye­dil­miş­tir.

Kur’ân-ı Ke­rîm, is­tik­bâ­le âit gay­bî ha­ber­ler de bil­dir­miş, bun­lar da za­mâ­nı gel­dik­çe Kur’ân’ın bil­dir­di­ği şe­kil­de vu­kû bul­muş ve bul­ma­ya de­vâm et­mek­te­dir. Kur’ân-ı Ke­rîm dâ­imâ ön­de git­mek­te, ilim ve fen ise onun ar­ka­sın­dan gel­mek­te­dir.

Ni­te­kim Kur’ân-ı Ke­rîm’de zik­re­di­len şu hâ­di­se, bu­nun mi­sâl­le­rin­den yal­nız­ca bi­ri­dir:

Kı­zıl­de­niz’in gir­dap­la­rın­da bo­ğul­mak üze­re iken mec­bûr ka­la­rak îman hal­ka­sı­na tu­tun­mak is­te­yen Fi­ra­vun’a Al­lâh Te­âlâ:

 

آلآنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

“Şim­di mi (îmân edi­yor­sun)?! Hâl­bu­ki sen, bun­dan ev­vel (öm­rün bo­yun­ca) is­yân et­miş, dâ­imâ fe­sat­çı­lar­dan ol­muş­tun! (Yâ­ni bir be­lâ ge­lin­ce us­lan­mış, sâ­lim ka­lın­ca da tek­rar es­ki is­yâ­nı­na de­vâm et­miş­tin! Şim­di de böy­le ya­pa­ca­ğın için ar­tık se­nin îmâ­na yö­ne­li­şin ge­çer­siz­dir!) (Yû­nus, 91) bu­yu­ra­rak ye­is hâ­lin­de­ki îmâ­nı­nı ka­bûl et­me­miş ve şöy­le de­vâm et­miş­tir:

 

فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

(Ey Fi­ra­vun!) Biz de bu­gün se­ni (can­sız bir) be­den ola­rak (ka­ra­da yük­sek bir ye­re atıp bo­zul­mak­tan) kur­ta­ra­ca­ğız ki, ar­kan­dan ge­le­cek­le­re bir ib­ret ola­sın! (Bu­nun­la be­râ­ber) in­san­lar­dan bir­ço­ğu bi­zim âyet­le­ri­miz­den cid­den gâ­fil­dir­ler.” (Yû­nus, 92)

Ze­mah­şe­rî, bu âyet-i ke­rî­me­yi şöy­le tef­sîr eder:

“Se­ni de­niz ke­na­rın­da bir kö­şe­ye ata­ca­ğız. Ce­se­di­ni tam ve nok­san­sız, bo­zul­ma­mış bir hâl­de, çıp­lak ve el­bi­se­siz ola­rak, sen­den asır­lar son­ra ge­le­cek­le­re bir ib­ret ola­rak ko­ru­ya­ca­ğız.” (Ze­mah­şe­rî, III, 24)

Son se­ne­ler­de ya­pı­lan araş­tır­ma­lar­da Fi­ra­vun’un ce­se­di, sâ­hil­de sec­de­ye ka­pan­mış bir va­zi­yet­te bu­lun­muş­tur. Bu, onun ölüm­den ön­ce­ki son ânı­dır. Son da­kî­ka­da kar­şı­laş­tı­ğı deh­şet sah­ne­le­ri­nin te­si­riy­le îmân et­mek is­te­miş, an­cak ye­is hâ­lin­de ol­du­ğu için onun îmâ­nı ka­bûl edil­me­miş­tir. İş­te o va­zi­yet­te, tak­rî­ben üç bin yıl­dır ce­se­di çü­rü­me­den kal­mış ve âyet-i ke­rî­me­de be­yân edil­di­ği gi­bi in­san­lı­ğa bir ib­ret man­za­ra­sı ser­gi­le­mek üze­re bu­gün or­ta­ya çık­mış bu­lun­mak­ta­dır. Şu an bu ce­sed, Bri­tish Mu­se­um’da teş­hîr edil­mek­te­dir. Bu ha­kî­kat, Ce­nâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Ke­rîm’de bil­dir­di­ği, kı­yâ­me­te ka­dar de­vâm ede­cek mû­ci­ze­ler­den sâ­de­ce bi­ri­dir.

An­cak Kur’ân-ı Ke­rîm’in esas gâ­ye­si tev­hî­di teb­lîğ edip in­san­la­rı hi­dâ­ye­te ça­ğır­mak ol­du­ğun­dan, bu tür mû­ci­ze­vî ha­kî­kat­ler, yâ­ni il­mî, fen­nî ve tâ­ri­hî ger­çek­ler on­da tâ­lî bir me­se­le­dir. Unut­ma­mak lâ­zım­dır ki:

 

وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ

“…Yaş, ku­ru ne var­sa hep­si mü­bîn (yâ­ni hak­kı bâ­tıl­dan ayırt et­mek için gön­de­ril­miş bu­lu­nan apa­çık) bir ki­tap­ta mev­cut­tur.” (el-En’âm, 59) ilâ­hî be­yâ­nı mû­ci­bin­ce her tür­lü ha­kî­kat on­da mek­nûz­dur. Bu­na gö­re Kur’ân-ı Ke­rîm, kâ­inat­ta­ki bü­tün ha­kî­kat­le­rin kâ­mil bir man­zû­me­si­dir ve bü­tün ger­çek­le­r on­da bi­rer nü­ve hâ­lin­de mev­cut­tur. Kur’ân’ın îcâ­zı ge­re­ği olan bu du­rum, hâ­di­se­le­rin ge­liş­me­si ve be­şe­rî ilim­ler­de­ki te­rak­kî nis­be­tin­de da­ha iyi ay­dın­la­nıp an­la­şı­la­bi­lir.

Şâ­yet kâ­inat­ta âde­tul­lâh îcâ­bı mek­nûz olan bu tür bil­gi­ler, Kur’ân-ı Ke­rîm’de ic­mâ­lî ola­rak de­ğil de sa­râ­hat ci­he­tiy­le mev­cut ol­say­dı, Kur’ân, kü­tüp­ha­ne­ler dol­du­ra­cak bir hac­me ula­şır­dı. Ay­rı­ca in­san­lık, ken­di za­mâ­nın­da he­nüz keş­fe­di­lip is­pat­la­na­ma­yan bil­gi­le­ri ka­bû­le mü­sâ­it ol­ma­dı­ğın­dan Kur’ân’a îman kı­yâ­me­te ka­dar de­vâm et­mez­di. Me­se­lâ bir tek mi­sâl ver­mek ge­re­kir­se, te­le­viz­yo­na âit ger­çek, bu­gün bil­di­ği­miz şe­kil­de o za­man­lar ifâ­de edil­miş ol­say­dı, te­le­viz­yon fi­ilen keş­fe­di­lip sâ­bit ol­ma­dık­ça in­san­la­rın bu­na ak­lı yat­maz ve bu yüz­den de Kur’ân’ı red­de­der­ler­di. Bü­tün ha­kî­kat­le­ri ken­di­sin­de ce­met­miş olan Kur’ân’ın bun­la­rın bü­yük bir kıs­mı­nı müc­mel ifâ­de­ler­le be­yân et­me­si­nin hik­me­ti bu­dur.

Ni­te­kim Kur’ân-ı Ke­rîm, ele al­dı­ğı bü­tün mev­zû­la­rı tev­hîd gâ­ye­si­ne meb­nî ola­rak tak­dîm eder. Fen­nî ha­kî­kat­le­re te­mâ­sı da bu cüm­le­den­dir. Bu key­fi­yet, Kur’ân-ı Ke­rîm’in kı­yâ­me­te ka­dar bü­tün za­man ve me­kân­lar­da de­vâm ede­cek ay­rı bir îcâ­zı olup, onun ih­ti­şâ­mı­nı her an ve her ke­şif­le bir ke­re da­ha is­pat et­mek­te­dir.122

Kur’ân-ı Ke­rîm’in ve Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in şâ­nı­nın yü­ce­li­ği­ni haz­me­de­me­yen bir­ta­kım müs­teş­rik­ler, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in va­hiy es­nâ­sın­da ge­çir­di­ği hâl­le­rin “sa­ra nö­be­ti” ol­du­ğu­nu id­diâ et­mek gi­bi akıl ve man­tık­la îzâh edi­le­mez bir id­di­âya yel­ten­miş­ler­dir.123 Bu asıl­sız id­di­âya kı­sa­ca şöy­le ce­vap ve­ri­le­bi­lir:

-Sa­ra has­ta­sı, ge­çir­di­ği nö­bet­ten son­ra bü­yük bir bit­kin­lik ve ağ­rı his­se­de­rek, son de­re­ce acı ve ız­tı­rap için­de kıv­ra­nır, hâ­let-i rû­hi­ye­si alt-üst olur. Hâl­bu­ki Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, bah­se­di­len sı­kın­tı­la­rı ya­şa­ma­dı­ğı gi­bi iki va­hiy ara­sın­da­ki dev­re­yi âde­ta bir fet­ret ka­bûl ede­rek vah­yin gel­me­si­ni iş­ti­yak­la bek­ler, onun ge­li­şi ile tâ­ri­fi im­kân­sız bir sü­rû­ra gark olur­du.

-Va­hiy es­nâ­sın­da vu­kû bu­lan bu hâl­ler, her va­hiy ge­li­şin­de gö­rül­mez, bâ­zen Haz­ret-i Pey­gam­ber’in nor­mal hâ­li de­vâm eder­di.

-Tıb­ben de mâ­lum ol­du­ğu üze­re sa­ra nö­be­ti ge­çi­ren kim­se, dü­şün­me ve id­râk me­le­ke­le­ri­ni yi­ti­re­rek et­râ­fın­da olup bi­te­ni fark et­me­di­ği ve böy­le­ce şu­uru bü­tü­nüy­le ka­pa­lı ol­du­ğu hâl­de, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, al­dı­ğı va­hiy­le be­şe­ri­ye­te hu­kuk, ah­lâk, ibâ­det, kıs­sa, mev’ıza gi­bi pek çok hu­sû­sun en mü­kem­mel nu­mû­ne­le­ri­ni ih­ti­vâ eden muh­te­şem Kur’ân âyet­le­ri­ni teb­lîğ et­mek­tey­di.

-Sa­ra has­ta­sı şid­det­le tit­re­di­ği hâl­de, bu du­rum va­hiy es­nâ­sın­da gö­rül­me­miş­tir.

-Sa­ra has­ta­sı, nö­bet es­nâ­sın­da saç­ma sa­pan ve mâ­nâ­sız söz­ler sarf eder. An­cak Haz­ret-i Pey­gam­ber’de böy­le bir du­rum hiç mü­şâ­he­de edil­me­miş­tir. O’nun mü­bâ­rek ağ­zın­dan dö­kü­len­ler, in­san­lı­ğın işit­ti­ği en fa­sîh, en be­liğ ve en mâ­ni­dar söz­ler­dir.

Bu­nun­la bir­lik­te hiç­bir vü­cû­dun, al­tı bin kü­sur âye­tin nü­zû­lü­nü müm­kün kı­la­cak ka­dar uzun bir sü­re sa­ra ka­sıl­ma­sı­na da­ya­na­ma­ya­ca­ğı da, tıb­ben açık­lan­mış­tır.

Bü­tün bu ka­sıt­lı id­di­âlar, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­kî­ka­ti­ni id­râk ede­me­me­nin bir ne­tî­ce­si­dir ve hiç­bir man­tı­kî ta­ra­fı yok­tur.