İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Pey­gam­ber­le­rin Sı­fat­la­rı

Bü­tün pey­gam­ber­ler­de müş­te­rek bâ­zı va­sıf­lar mev­cut­tur. Bun­lar sıdk, emâ­net, fe­tâ­net, is­met ve teb­lîğ­dir. Pey­gam­ber­le­re îman, bu hu­sû­si­yet­ler çer­çe­ve­sin­de ta­mam­la­nır:

Sıdk: Pey­gam­ber­le­rin, ilâ­hî hü­küm­le­ri, emir ve ya­sak­la­rı in­san­la­ra teb­lîğ­de ve ver­dik­le­ri her tür­lü ha­ber­de doğ­ru söz­lü, sâ­dık ol­ma­la­rı­dır. On­lar söz ve fi­il­le­rin­de dâ­imâ doğ­ru­luk üze­re­dir­ler. Söz ve fi­il­le­ri bir­bir­le­ri­nin ay­na­sı du­ru­mun­da­dır. On­la­rın ya­lan söy­le­me­le­ri müm­kün de­ğil­dir. Al­lâh -cel­le ce­lâ­lü­hû-, pey­gam­ber­le­ri­ni sa­dâ­kat­le­ri se­be­biy­le med­het­miş­tir:

 

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَّبِيًّا

“Ki­tap’ta İb­râ­hîm’e dâ­ir an­lat­tık­la­rı­mı­zı da ha­tır­la! Şüp­he­siz ki O, sıd­dîk (özü, sö­zü dos­doğ­ru) bir pey­gam­ber­di.” (Mer­yem, 41)124

Al­lâh Te­âlâ, pey­gam­ber­le­rin bir an bi­le sıdk­tan ay­rıl­ma­la­rı­nın müm­kün ol­ma­dı­ğı­nı şu şe­kil­de bil­dir­mek­te­dir:

 

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ

(44)

لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ

(45)

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

(46)

“Eğer (Pey­gam­ber) Biz’e at­fen bâ­zı söz­ler uy­dur­muş ol­say­dı, el­bet­te Biz O’nu kuv­vet­le ya­ka­lar­dık. Son­ra da hiç şüp­he­siz O’nun şah da­ma­rı­nı ko­pa­rır­dık.” (el-Hâk­ka, 44-46)

On­la­rın doğ­ru­luk­la­rı ken­di­le­ri­ne îmân et­me­yen­ler ta­ra­fın­dan da­hî tas­dîk edil­miş bir ul­vî­lik­te­dir. İş­te bu­nun sa­yı­sız mi­sâl­le­rin­den bir­ka­çı:

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, dâ­ve­ti­ni ilk açık­la­dı­ğı gün­ler­de Sa­fâ Te­pe­si’nde yük­sek bir ka­ya­nın üze­rin­den Ku­reyş­li­le­re şöy­le ses­len­di:

“–Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Ben si­ze, şu da­ğın ete­ğin­de ve­ya şu vâ­di­de düş­man at­lı­la­rı var; he­men si­ze sal­dı­ra­cak, mal­la­rı­nı­zı gas­be­de­cek der­sem, ba­na ina­nır mı­sı­nız?”

On­lar da hiç dü­şün­me­den:

“–Evet ina­nı­rız! Çün­kü şim­di­ye ka­dar Sen’i hep doğ­ru ola­rak bul­duk. Sen’in ya­lan söy­le­di­ği­ni hiç işit­me­dik!” de­di­ler. (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 26)

Bi­zans İm­pa­ra­to­ru He­rak­li­yus, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz hak­kın­da mâ­lû­mat edin­mek için, he­nüz îmân et­me­miş olan Ebû Süf­yân’a yö­nelt­ti­ği su­âl­ler­den bi­rin­de:

“–Hiç sö­zün­de dur­ma­dı­ğı ol­du mu?” di­ye sor­muş­tu.

O sı­ra­lar Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e mu­hâ­lif ol­ma­sı­na rağ­men Ebû Süf­yân’ın ver­di­ği ce­vap:

“–Ha­yır! O, ver­di­ği her sö­zü mut­la­kâ tu­tar!” ifâ­de­sin­den ibâ­ret ol­du. (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy, 1, 5-6; Müs­lim, Ci­hâd, 74)

Mek­ke müş­rik­le­rin­den Übey bin Ha­lef de, İs­lâm’ın en azı­lı düş­man­la­rın­dan­dı. Hic­ret­ten ev­vel Âlem­le­rin Efen­di­si’ne:

“–Bir at bes­li­yo­rum; ona en iyi şey­le­ri ye­di­ri­yo­rum. Bir­gün ona bi­ne­rek Sen’i öl­dü­re­ce­ğim!” der­di.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de bir de­fâ­sın­da ona:

“–İn­şâ­al­lâh ben se­ni öl­dü­re­ce­ğim!” şek­lin­de mu­kâ­be­le et­ti.

Uhud Har­bi gü­nü bu ah­mak müş­rik, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i arı­yor ve şöy­le di­yor­du:

“–Eğer bu­gün O kur­tu­lur­sa, be­nim işim bi­tik de­mek­tir!”

Bu dü­şün­cey­le Pey­gam­ber Efen­di­miz’e sal­dır­mak için ya­kı­nı­na ka­dar gel­di. Sa­hâ­be-i ki­râm da, he­nüz uzak­tay­ken onun ba­şı­nı uçur­mak is­te­di­ler. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Bı­ra­kın gel­sin!” bu­yur­du.

Übey bin Ha­lef yak­la­şın­ca Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz, sa­hâ­be­den bi­ri­si­nin elin­den mız­ra­ğı­nı al­dı. Bu se­fer Übey ge­ri kaç­ma­ya baş­la­dı. An­cak Pey­gam­ber­ler Sul­tâ­nı:

“–Ne­re­ye ka­çı­yor­sun ey ya­lan­cı?” di­ye­rek mız­ra­ğı fır­lat­tı. Mız­rak Ubey’in boy­nu­nu ha­fif­çe sı­yır­dı. Fa­kat o, bu ka­dar­cık­la bi­le atın­dan düş­tü; bir­kaç ke­re tak­la at­tı ve can­hı­raş bir şe­kil­de ko­şa­rak ken­di ta­ra­fı­na kaç­tı. Bir yan­dan ko­şu­yor, bir yan­dan da göz­le­ri yu­va­la­rın­dan fır­la­mış bir hâl­de ba­ğı­rı­yor­du:

“–Ye­min ede­rim ki, Mu­ham­med be­ni öl­dür­dü!..”

Ya­nı­na ge­lip ya­ra­sı­na ba­kan müş­rik­ler:

“–Bu ba­sit bir sıy­rık!” de­di­ler.

Fa­kat o tat­min ol­ma­dı ve şöy­le de­di:

“–Mu­ham­med ba­na Mek­ke’de iken: «Ben se­ni ke­sin­lik­le öl­dü­re­ce­ğim!» de­miş­ti. Ye­min ede­rim ki, eğer O ba­na bir tük­rük de at­sa, ben yi­ne ölü­rüm!..”

Ar­dın­dan ba­ğır­ma­sı­na de­vâm et­ti. Se­si, san­ki bir ökü­zün bö­ğür­me­si gi­bi çı­kı­yor­du.

Ebû Süf­yân:

“–Şu kü­çü­cük sıy­rı­ğa bu ka­dar ba­ğı­rı­lır mı?” di­ye onu ayıp­la­dı­ğın­da Übey, ona da şöy­le de­di:

“–Sen bi­li­yor mu­sun, bu sıy­rı­ğı kim yap­tı? Bu, Mu­ham­med’in aç­tı­ğı bir ya­ra­dır. Lât ve Uz­zâ’ya ye­min ede­rim ki, bu ya­ra­dan duy­du­ğum acı­yı bü­tün Hi­caz hal­kı­na da­ğıt­sa­lar, hep­si de yok olur. Mu­ham­med ba­na Mek­ke’de: «Ben se­ni ke­sin­lik­le öl­dü­re­ce­ğim!» de­miş­ti. Ben tâ o za­man O’nun eliy­le öl­dü­rü­le­ce­ği­mi ve O’ndan kur­tu­la­ma­ya­ca­ğı­mı an­la­mış­tım.”

Azı­lı bir Pey­gam­ber düş­ma­nı olan Übey, ni­hâ­yet Mek­ke’ye ulaş­ma­dan bir gün ön­ce yol­da öl­dü. (İbn-i İs­hâk, s. 89; İbn-i Sa’d, II, 46; Hâ­kim, II, 357)

Bu hâ­di­se de gös­te­ri­yor ki, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i ya­kî­nen ta­nı­yan azı­lı bir müş­rik bi­le, O’nun sö­zü­nün ne ka­dar kuv­vet­li ve doğ­ru ol­du­ğu­na inan­mak­tay­dı.

Ebû Mey­se­re der ki:

“Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir­gün Ebû Ce­hil ve ar­ka­daşla­rı­nın ya­nı­na uğ­ra­mıştı. On­lar Haz­ret-i Pey­gam­ber’i gö­rün­ce:

«–Ey Mu­ham­med! Val­lâ­hi biz Sen’i ya­lan­la­mı­yo­ruz; Sen bi­zim ka­tı­mız­da sâ­dık ve doğ­ru bir ki­şi­sin. Lâ­kin biz, Sen’in ge­tir­miş ol­du­ğun şe­yi ya­lan­lı­yo­ruz.» de­di­ler. Bu­nun üze­ri­ne âyet-i ke­rî­me nâ­zil ol­du:

 

قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّهِ يَجْحَدُونَ

«On­la­rın söy­le­dik­le­ri­nin Sen’i üze­ce­ği­ni el­bet­te bi­li­yo­ruz; doğ­ru­su on­lar Sen’i ya­lan­cı say­mı­yor­lar, fa­kat zâ­lim­ler, Al­lâh’ın âyet­le­ri­ni bi­le bi­le in­kâr edi­yor­lar.» (el-En’âm, 33)” (Vâ­hi­dî, s. 219)

Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in harf­siz ve söz­süz bir şe­kil­de sâ­de­ce sî­mâ­sı bi­le sa­dâ­ka­tin mü­ces­sem bir ifâ­de­siy­di. Öy­le ki, ya­hû­dî­le­rin seç­kin ule­mâ­sın­dan Ab­dul­lâh bin Se­lâm, O’nun gül yü­zü­nü gör­dü­ğün­de:

“–Bu yüz ya­lan­cı yü­zü ola­maz!” di­ye­rek îmân et­miş­ti. (Tir­mi­zî, Kı­yâ­me, 42; Ah­med, V, 451)

Ken­di­si­ne pey­gam­ber­lik ve­ril­me­den ön­ce­ki ha­yâ­tın­da bi­le, in­san­la­ra şa­ka ni­ye­tiy­le de ol­sa ya­lan söy­le­me­yen bir in­sa­nın, Al­lâh hak­kın­da ya­lan söy­le­me­si im­kân­sız­dır. Zî­râ Pey­gam­ber Efen­di­miz ya­lan söy­le­me­yi ni­fak alâ­me­ti say­mış ve üm­me­ti­ni ya­lan­dan şid­det­le me­net­miş­tir.125

Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de şöy­le bu­yur­muş­lar­dır:

“Kul ya­lan söy­le­me­ye ve ya­lan söy­le­me ni­ye­ti­ni ta­şı­ma­ya de­vâm et­tik­çe, kal­bi­ne si­yah bir nok­ta vu­ru­lur. Son­ra bu nok­ta bü­yür ve kal­bin ta­mâ­mı sim­si­yah ke­si­lir. Bu kim­se ni­hâ­yet Al­lâh ka­tın­da «ya­lan­cı­lar» ara­sı­na kay­de­di­lir.” (Mu­vat­ta’, Ke­lâm, 18)

Nü­fey bin Hâ­ris -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şöy­le nak­le­di­yor:

Bir­gün Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Bü­yük gü­nah­la­rın en ağı­rı­nı si­ze ha­ber ve­re­yim mi?” di­ye üç de­fâ sor­du. Biz de:

Evet yâ Ra­sû­lal­lâh!” de­dik.

Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz:

“–Al­lâh’a şirk koş­mak, ana ba­ba­ya ita­at­siz­lik et­mek.” bu­yur­duk­tan son­ra, yas­lan­dı­ğı yer­den doğ­ru­lup otur­du ve:

“–İyi din­le­yin, bir de ya­lan söy­le­mek ve ya­lan­cı şâ­hit­lik yap­mak!” bu­yur­du. Bu sö­zü o ka­dar tek­rar­la­dı ki, da­ha faz­la yo­ru­lup üzül­me­me­si için sü­kût bu­yur­ma­la­rı­nı ar­zu et­tik. (Bu­hâ­rî, Edeb, 6; Müs­lim, Îman, 143)

Kur’ân-ı Ke­rîm’de de sa­dâ­ka­tin ehem­mi­ye­ti şu şe­kil­de be­yân edil­mek­te­dir:

 

قَالَ اللّهُ هَذَا يَوْمُ يَنفَعُ الصَّادِقِينَ صِدْقُهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ عَنْهُ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِي

“Al­lâh Te­âlâ şöy­le bu­yu­ra­cak­tır: Bu, sâ­dık­la­ra, sa­dâ­kat­le­ri­nin fay­da ve­re­ce­ği gün­dür. On­la­ra, için­de ebe­dî ka­la­cak­la­rı, ze­mi­nin­den ır­mak­lar akan cen­net­ler var­dır. Al­lâh on­lar­dan râ­zı ol­muş­tur, on­lar da O’ndan râ­zı ol­muş­lar­dır. İş­te bü­yük kur­tu­luş ve ka­zanç bu­dur.” (el-Mâ­ide, 119)

Emâ­net: Bü­tün pey­gam­ber­ler son de­re­ce emîn, gü­ve­ni­lir, dü­rüst ve müm­taz şah­si­yet­ler­dir. Ehl-i îmân ol­ma­yan­lar bi­le on­la­ra son­suz bir gü­ven du­yar­lar. Pey­gam­ber­le­rin emâ­net sı­fa­tı, on­la­rın her hu­sus­ta emîn ve gü­ve­ni­lir ol­ma­la­rıy­la bir­lik­te, da­ha zi­yâ­de va­hiy üze­rin­de emîn ol­ma­la­rı­nı, Al­lâh’ın emir ve ya­sak­la­rı­nı in­san­la­ra de­ğiş­tir­me­den, ar­tı­rıp ek­silt­me­den teb­lîğ et­me­le­ri­ni ifâ­de eder.

Al­lâh Te­âlâ pey­gam­ber­lik şe­ref ve va­zî­fe­si­ni hâ­in­le­re de­ğil, an­cak her ba­kım­dan emîn olan sâ­dık kul­la­rı­na ve­rir. Âyet-i ke­rî­me­ler­de pey­gam­ber­le­rin üm­met­le­ri­ne:

 

أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاتِ رَبِّي وَأَنَاْ لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ

“Si­ze Rab­bi­min vah­yet­tik­le­ri­ni teb­lîğ edi­yo­rum ve ben si­zin için emîn bir na­si­hat­çi­yim.” (el-A’râf, 68)

 

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ

“Şüp­he­siz ben, si­ze gön­de­ri­len emîn bir pey­gam­be­rim.” (eş-Şu­arâ, 107) bu­yur­duk­la­rı bil­di­ril­mek­te­dir.126

Ni­te­kim Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- hak­kın­da söy­le­nen “Mu­ham­me­dü’l-Emîn” tâ­bi­ri, müş­rik­le­rin de dil­le­rin­den düş­mez­di. Ni­te­kim on­lar ken­di yan­daş­la­rı­na de­ğil, Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’e gü­ve­nip emâ­net­le­ri­ni tes­lîm eder­ler­di. Hat­tâ hic­ret ede­ce­ği za­man da­hî, Haz­ret-i Pey­gam­ber’in ya­nın­da müş­rik­le­rin bir­ta­kım emâ­net­le­ri var­dı. Pey­gam­ber Efen­di­miz, ölüm teh­li­ke­si­ne rağ­men Haz­ret-i Ali’yi Mek­ke’de bı­ra­kıp on­la­rı sâ­hip­le­ri­ne tes­lîm et­tir­miş­ti.

El-Emîn

vas­fı, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in âde­ta ikin­ci bir is­mi ol­muş­tur. Ni­te­kim Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz 25 ya­şı­na gel­di­ğin­de Mek­ke’de sâ­de­ce el-Emîn (en em­ni­yet­li ki­şi) is­miy­le çağ­rı­lı­yor­du.127

Kâ­be ha­kem­li­ği es­nâ­sın­da O’nun gel­di­ği­ni gö­ren­ler “el-Emîn ge­li­yor!” di­ye­rek se­vin­miş ve her hu­sus­ta ken­di­si­ne îti­mâd ede­rek O’nun­la is­ti­şâ­re et­miş­ler­dir. Uğ­run­da ca­nı­nı, ma­lı­nı ve her şe­yi­ni fe­dâ eden as­hâb-ı ki­râm ka­dar, O’nun ca­nı­na kas­te­den ha­sım­la­rı da Pey­gam­ber Efen­di­miz’in emîn­li­ği hi­lâ­fı­na bir şey söy­le­ye­me­miş­ler­dir.

Pey­gam­ber­ler emîn ol­duk­la­rı gi­bi, on­la­ra va­hiy ge­ti­ren Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- da emîn­dir. Ni­te­kim Ce­nâb-ı Hak:

 

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ

(19)

ذِي قُوَّةٍ عِندَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ

(20)

مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ

(21)

“O (Kur’ân-ı Ke­rîm), şüp­he­siz de­ğer­li, güç­lü ve Arş’ın sâ­hi­bi (Al­lâh’ın) ka­tın­da îti­bar­lı bir el­çi­nin (Ceb­râ­îl’in) ge­tir­di­ği bir söz­dür. O, ken­di­si­ne ita­at edi­len, emîn bir el­çi­dir.” (et-Tek­vîr, 19-21) bu­yur­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la va­hiy, se­mâ­da­ki Emîn vâ­sı­ta­sıy­la yer­yü­zün­de­ki Emîn’e in­zâl buy­rul­mak­ta­dır.

Fe­tâ­net: Pey­gam­ber­ler, in­san­lar için­de bil­has­sa akıl, ze­kâ ve fi­râ­set ol­mak üze­re her ba­kım­dan en üst de­re­ce­de­dir­ler. On­lar, kuv­vet­li bir hâ­fı­za, yük­sek bir id­râk, güç­lü bir man­tık ve ik­nâ kâ­bi­li­ye­ti­ne sâ­hip­tir­ler.

Fe­tâ­net, ku­ru bir akıl ve man­tık de­ğil, de­hâ­nın da öte­sin­de bir id­râk se­vi­ye­si­dir. Kal­be bağ­lı ak­lın, fi­râ­set ve ba­sî­re­tin ifâ­de­si­dir. Her pey­gam­be­rin, va­zî­fe­si­ni ek­sik­siz ve mü­kem­mel bir şe­kil­de ye­ri­ne ge­ti­re­bil­me­si için, böy­le üs­tün bir ze­kâ­ya sâ­hip ol­ma­sı îcâb eder. Ak­si tak­dir­de, gön­de­ril­dik­le­ri kim­se­le­re kar­şı kuv­vet­li de­lil­ler ge­ti­re­mez, on­la­rı ik­nâ ve­ya il­zâm ede­mez­ler.

Pey­gam­ber­ler, en muğ­lak ve müş­kil me­se­le­le­ri da­hî sü­hû­let­le hal­le­der­ler. Mev­zû­la­rı îzâh eder­ken, sehl-i müm­te­nî ile ko­nuş­tuk­la­rı için, id­râk se­vi­ye­le­ri bir­bi­rin­den fark­lı olan mu­hâ­tap­la­rı, on­la­rı an­la­mak­ta zor­luk çek­mez­ler.

Bu sı­fat, bü­tün pey­gam­ber­ler­de fark­lı fark­lı te­zâ­hür et­miş, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ise bü­tün ha­yâ­tı bu te­zâ­hür­ler­le geç­miş­tir. Da­ha ön­ce de bah­set­ti­ği­miz gi­bi Kâ­be ta­mir edi­lir­ken Ha­cer-i Es­ved’i ye­ri­ne koy­ma me­se­le­sin­de do­ğan bü­yük ih­ti­lâ­fı, o es­nâ­da Ha­rem ka­pı­sın­da gö­rü­nen Âlem­le­rin Efen­di­si, eş­siz bir ba­sî­ret ve fi­râ­set ör­ne­ği ser­gi­le­ye­rek ko­lay­ca çöz­müş, ka­bî­le­ler ara­sın­da çı­ka­bi­le­cek muh­te­mel bir sa­va­şa mâ­nî ol­muş­tur.

Yi­ne O’nun İs­lâm yo­lun­da yap­tı­ğı mu­hâ­re­be­ler­de gös­ter­di­ği di­râ­yet, ba­rış ant­laş­ma­la­rın­da, bil­has­sa Hu­dey­bi­ye’de or­ta­ya koy­du­ğu fi­râ­set, Mek­ke’nin kan dö­kül­mek­si­zin fet­hi ve hi­dâ­yet­le­re ve­sî­le olun­ma­sı, Hu­neyn’de, Tâ­if’te iz­le­di­ği hâ­ri­ku­lâ­de tak­tik ve gös­ter­di­ği adâ­let, hiç­bir be­şe­rin kâ­bı­na va­ra­ma­ya­ca­ğı bir fe­tâ­net ese­ri­dir.

Bir müs­lü­man da, pey­gam­ber­ler­de­ki fe­tâ­net sı­fa­tın­dan his­se alıp, akıl nî­me­ti­ni en ve­rim­li bir şe­kil­de kul­lan­ma­lı­dır. Ki­me, ne­yi, ne za­man, ne­re­de ve na­sıl söy­le­ye­ce­ği­ni ve ne şe­kil­de dav­ra­na­ca­ğı­nı iyi bil­me­li­dir.

Me­se­lâ, Câ­fer-i Tay­yâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın, Ha­be­şis­tan Ne­câ­şî­si’ne İs­lâm hak­kın­da bil­gi ve­rir­ken tâ­kib et­ti­ği in­ce üs­lûp, bir müs­lü­ma­nın fi­râ­se­ti­ni gös­ter­me­si ba­kı­mın­dan pek ib­ret­li­dir:

Hris­ti­yan olan Ne­câ­şî, Câ­fer-i Tay­yâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın Kur’ân-ı Ke­rîm’den bir­kaç âyet oku­ma­sı­nı ta­leb et­ti­ğin­de o, ilk baş­ta in­kâr­cı­la­ra mey­dan oku­yan Kâ­fi­rûn Sû­re­si’ni de­ğil de, için­de Haz­ret-i Îsâ ve an­ne­sin­den medh ü se­nâ ile bah­se­di­len Mer­yem Sû­re­si’ni oku­du. Haz­ret-i Câ­fer’in ti­lâ­vet et­ti­ği âyet-i ce­lî­le­le­ri hu­şû için­de din­le­yen Ne­câ­şî, yaş­lı göz­ler­le:

“–Şüp­he­siz şu din­le­dik­le­rim ile Îsâ’nın ge­tir­di­ği, ay­nı nûr kay­na­ğın­dan fış­kı­rı­yor!” de­di ve bir müd­det son­ra da İs­lâm ile şe­ref­len­di. (İbn-i Hi­şâm, I, 358-360)

Teb­lîğ: Pey­gam­ber­ler, ilâ­hî emir­le­ri dos­doğ­ru ola­rak, em­re­dil­dik­le­ri şe­kil­de in­san­la­ra bil­di­rir­ler. On­la­rın teb­lîğ­le­rin­de, ken­di­le­rin­den ne bir ilâ­ve ne de bir ek­silt­me var­dır. Teb­lîğ, pey­gam­ber­le­rin müş­te­rek sı­fat­la­rın­dan ve en mü­him va­zî­fe­le­rin­den­dir. Âyet-i ke­rî­me­de şöy­le buy­ru­lur:

 

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ

“Ey Ra­sûl! Rab­bin­den Sa­na in­di­ri­le­ni teb­lîğ et. Eğer bu­nu yap­maz­san O’nun ri­sâ­let va­zî­fe­si­ni ye­ri­ne ge­tir­me­miş olur­sun…” (el-Mâ­ide, 67)

Pey­gam­ber­ler, teb­lîğ va­zî­fe­le­ri­ni ye­ri­ne ge­ti­rir­ken, çe­şit­li sı­kın­tı­lar­la kar­şı­laş­mış­lar­dır. Fa­kat hiç­bir za­man dâ­vâ­la­rın­dan tâ­viz ver­me­miş­ler­dir. Ha­yat­la­rı bu hu­sus­ta ib­ret­li hâ­di­se­ler­le do­lu­dur.

Pey­gam­ber Efen­di­miz, İs­lâm’a dâ­vet eder­ken en ya­kın­la­rın­dan baş­la­mış, za­man ve me­kâ­na gö­re dav­ran­mış, mu­hâ­ta­bı­nın hâ­let-i rû­hi­ye­si­ni ve an­la­yış se­vi­ye­si­ni gö­zet­miş, ted­rî­cî­li­ğe ri­âyet et­miş, bul­du­ğu her fır­sa­tı de­ğer­len­dir­miş, hiç­bir za­man zor­laş­tır­ma­mış, dâ­imâ ko­lay­laş­tır­mış, hep müj­de­le­miş, as­lâ nef­ret et­tir­me­miş­tir.

Bü­tün öm­rü­nü İs­lâm’ı teb­lî­ğe vak­fe­den Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, Ve­dâ Hut­be­si’nde de as­hâ­bı­na hi­tâ­ben:

“Teb­lîğ va­zî­fe­mi yap­tım mı?” di­ye sor­muş, on­lar­dan müs­bet ce­vap alın­ca da:

“Al­lâh’ım şâ­hit ol!..” bu­yu­ra­rak, va­zî­fe­si­ni yap­mış ol­ma­nın haz­zı­nı ya­şa­mış­tır.

Bü­tün mü’min­ler de Al­lâh Ra­sû­lü’nün bu teb­lîğ me­tod­la­rı­na kâ­bi­li­yet­le­ri nis­be­tin­de sâ­hip ol­ma­lı­dır­lar. Zî­râ İs­lâm’ı teb­lîğ, müs­lü­man­lar üze­ri­ne farz hük­mün­de­dir.128

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz şöy­le bu­yur­mak­ta­dır:

“Siz­den her kim bir kö­tü­lük gö­rür­se onu eliy­le dü­zelt­sin, gü­cü yet­mez­se di­liy­le dü­zelt­sin, bu­na da gü­cü yet­mez­se kal­biy­le buğ­zet­sin! Bu ise îmâ­nın en za­yıf hâ­li­dir.” (Müs­lim, Îman, 78)

Bir ce­mi­yet­te mâ­rû­fu (iyi­li­ği, doğ­ru­lu­ğu) em­re­den, mün­ker­den (kö­tü­lük­ten, çir­kin­lik­ten) me­ne­den kim­se­ler ol­maz­sa, çir­kin iş­ler za­man­la alış­kan­lık hâ­li­ne ge­lir ve ha­yat­ta nor­mal kar­şı­lan­ma­ya baş­lar. Mâ­nî olun­ma­yan kö­tü­lük, bir müd­det son­ra is­ten­se de mâ­nî olu­na­maz hâ­le ge­lir. Hak­la bâ­tıl bir­bi­ri­ne ka­rı­şa­rak ha­kî­kat or­ta­dan kal­kar ve in­san­lar Al­lâh’ı unu­tur­lar. Bu­nun ne­tî­ce­si de o ce­mi­ye­tin ta­mâ­men he­lâk ol­ma­sı­dır. Bu fe­cî âkı­bet­ten kur­tul­mak için teb­lîğ fa­âli­ye­ti­ne ehem­mi­yet ver­mek za­rû­rî­dir.

İs­met: Pey­gam­ber­ler, giz­li ve âşi­kâr her tür­lü mâ­si­yet­ten ve gü­nah iş­le­mek­ten uzak­tır­lar. Bu va­sıf­la­rı se­be­biy­le on­lar, pey­gam­ber­lik­le­rin­den ön­ce de son­ra da şirk ba­tak­lı­ğı­na düş­mek­ten ko­run­muş­lar­dır. Yi­ne Al­lâh’tan al­dık­la­rı vah­yi in­san­la­ra teb­lîğ eder­ken unut­ma­la­rı ve­ya ha­tâ et­me­le­ri müm­kün de­ğil­dir.

Pey­gam­ber­ler is­met sı­fa­tı­na sâ­hip ol­ma­sa­lar­dı, ver­dik­le­ri ha­ber­le­rin doğ­ru­lu­ğu­na gü­ve­nil­mez­di. Bu du­rum ise on­la­rın, Al­lâh’ın yer­yü­zün­de­ki hüc­ce­ti ve şâ­hi­di ol­ma hu­sû­si­yet­le­ri­ne göl­ge dü­şü­rür­dü.

Ehl-i sün­ne­te gö­re pey­gam­ber­ler as­lâ bü­yük gü­nah iş­le­mez­ler. Seh­ven ve bir­ta­kım hik­met­le­re meb­nî ola­rak “zel­le” iş­le­me­le­ri müm­kün­se de ha­tâ­la­rı üze­re bı­ra­kıl­maz­lar, der­hâl âyet­le tas­hih ve îkâz edi­lir­ler.

Bu “zel­le” de­di­ği­miz gayr-i irâ­dî be­şe­rî ha­tâ­lar; pey­gam­ber­le­rin de ac­zi­ye­ti tat­ma­la­rı ve be­şer ol­duk­la­rı ha­tır­la­tı­la­rak ken­di­le­ri­ne ulû­hi­yet izâ­fe edil­me­si­nin en­gel­len­me­si hik­me­ti­ne meb­nî­dir.

Pey­gam­ber­ler, ör­nek alı­na­bil­me­si müm­kün ola­cak dav­ra­nış­lar ser­gi­le­mek du­ru­mun­da­dır­lar. Ak­si hâl­de in­san­lar, “Pey­gam­ber­le­rin em­ret­tik­le­ri bi­zim tâ­ka­ti­mi­zin üs­tün­de­dir.” di­ye­rek ilâ­hî emir ve ne­hiy­le­ri tat­bîk hu­sû­sun­da pek çok mâ­ze­ret üre­tir­ler­di. Bu ha­kî­ka­ti göz önün­de bu­lun­dur­ma­ya­rak, pey­gam­ber­le­rin me­lek­ler­den ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni dü­şü­nen gâ­fil­ler de çık­mış ve bun­la­ra Kur’ân-ı Ke­rîm’de şöy­le ce­vap ve­ril­miş­tir:

 

قُل لَّوْ كَانَ فِي الأَرْضِ مَلآئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاء مَلَكًا رَّسُولاً

(Ey Ra­sû­lüm! On­la­ra) de ki: Eğer yer­yü­zün­de hu­zur için­de yer­le­şip do­la­şan­lar (in­san de­ğil de) me­lek­ler ol­say­dı, şüp­he­siz Biz de on­la­ra gök­ten pey­gam­ber ola­rak bir me­lek gön­de­rir­dik.” (el-İs­râ, 95)

 

وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَدًا لَّا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِدِينَ

“Biz on­la­rı (pey­gam­ber­le­ri), ye­mek ye­mez bi­rer ce­set (me­lek) ola­rak ya­rat­ma­dık. On­lar (bu dün­yâ­da) ebe­dî de de­ğil­ler­dir.” (el-En­bi­yâ, 8)

Di­ğer ta­raf­tan pey­gam­ber­ler, üm­met­le­ri­nin ay­nı ha­tâ­ya düş­me­me­si ve ha­tâ et­tik­le­ri tak­dir­de na­sıl ha­re­ket ede­cek­le­ri­ni öğ­ren­me­le­ri için de ör­nek ol­mak zo­run­da­dır­lar.

Me­se­lâ Nûh -aley­his­se­lâm- 950 se­ne­lik sa­bır do­lu bir teb­lîğ mü­câ­de­le­sin­den son­ra kav­mi hi­dâ­ye­te gel­me­yin­ce:

 

فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانتَصِرْ

“Rab­bi­ne: «(Yâ Rab­bî) mağ­lûb ol­dum; ar­tık ba­na yar­dım et!» di­ye­rek il­ti­câ et­ti.” (el-Ka­mer, 10)

Bu du­âsı­nın ne­ti­ce­sin­de kav­mi su­da he­lâk olur­ken mün­kir oğ­lu için de ba­ba­lık mer­ha­me­tiy­le:

 

رَبِّ إِنَّ ابُنِي مِنْ أَهْلِي

“…Ey Rab­bim! Şüp­he­siz oğ­lum da âi­lem­den­dir…” (Hûd, 45) de­di.

Ce­nâb-ı Hak da kav­mi­ne bed­duâ edip oğ­lu­na duâ et­ti­ği için:

 

إِنِّي أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

“…(Ey Nûh!) Ben sa­na câ­hil­ler­den ol­ma­ma­nı tav­si­ye ede­rim!” (Hûd, 46) bu­yur­du.

Nûh -aley­his­se­lâm-’ın bu zel­le­si, kı­yâ­me­te ka­dar ge­le­cek bü­tün üm­met­le­re bir mi­sâl ol­muş­tur.

“Lâ yuh­tî: ha­tâ et­mez” vas­fı, sâ­de­ce Ce­nâb-ı Hakk’a mah­sus­tur. Kul­lar için ha­tâ­dan uzak kal­mak müm­kün de­ğil­dir. An­cak müs­lü­man, ha­tâ­la­rı­nı as­ga­rî­ye in­dir­me gay­re­ti için­de ol­ma­lı­dır. Bu­nun için Kur’ân-ı Ke­rîm’de pek çok yer­de zi­kir, yâ­ni kal­bin Ce­nâb-ı Hak ile be­râ­ber ol­ma­sı em­re­dil­mek­te­dir. Zî­râ kalb “Al­lâh” der­ken bir hak­sız­lık ya­pı­la­maz, yan­lış bir dav­ra­nış­ta bu­lu­nu­la­maz.

Al­lâh Te­âlâ şöy­le bu­yu­rur:

 

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Al­lâh’ı unu­tup da Al­lâh’ın da on­la­ra ken­di­le­ri­ni unut­tur­du­ğu kim­se­ler gi­bi ol­ma­yın; on­lar yol­dan çık­mış fâ­sık kim­se­ler­dir.” (el-Haşr, 19)

Yi­ne bu hu­sus­ta gaf­let­te bu­lu­nan­lar hak­kın­da Al­lâh Te­âlâ:

 

فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

“…Kalb­le­ri, Al­lâh’ı zik­ret­mek hu­sû­sun­da ka­tı­laş­mış olan­la­ra ya­zık­lar ol­sun; iş­te bun­lar apa­çık da­lâ­let­te­dir­ler.” (ez-Zü­mer, 22) bu­yur­mak­ta­dır.

a

Pey­gam­ber­le­rin bu beş sı­fa­tı (sıdk, emâ­net, fe­tâ­net, teb­lîğ, is­met) dı­şın­da, yal­nız Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e âit üç bü­yük sı­fat da­ha var­dır ki şun­lar­dır:

1. Ra­sûl-i Müc­te­bâ -aley­hi ek­me­lü’t-te­hâ­yâ- Efen­di­miz, Ha­bî­bul­lâh’tır, bü­tün pey­gam­ber­ler­den ef­dal­dir ve O, in­san­lı­ğın en şe­ref­li­si­dir.

Şâ­ir Ne­cip Fâ­zıl, O’nu kı­sa­ca şöy­le tas­vîr eder:

It­rı­nı süz­müş ezel,

Bal Sen’sin var­lık pe­tek…

2. Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, bü­tün in­san­la­ra ve cin­le­re gön­de­ril­miş­tir. Yâ­ni Ra­sû­lü’s-se­ka­leyn’dir. Ge­tir­di­ği dîn, kı­yâ­me­te ka­dar bâ­kî­dir. Di­ğer pey­gam­ber­ler ise ge­çi­ci bir za­man için ve bâ­zı­la­rı da mün­ha­sı­ran bir kav­me gön­de­ril­miş­ler­dir. Bu ba­kım­dan her pey­gam­be­rin mû­ci­ze­si ken­di za­mâ­nı­na mün­ha­sır­ken, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in mû­ci­ze­le­ri bü­tün za­man­la­ra şâ­mil­dir. Bil­has­sa Kur’ân-ı Ke­rîm, O’na ve­ri­len en bü­yük mû­ci­ze ola­rak kı­yâ­me­te ka­dar tah­rîf­ten ma­sûn ola­rak bâ­kî­dir.

3. Hâ­te­mü’l-en­bi­yâ, yâ­ni pey­gam­ber­le­rin so­nun­cu­su­dur.

Bun­lar­dan ay­rı ola­rak bir de Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e kı­yâ­met gü­nü için ma­kâm-ı mah­mûd ve şe­fa­at-i uz­mâ bah­şe­dil­miş­tir. Bu se­bep­le o mer­ha­met pey­gam­be­ri, mah­şer­de üm­me­tin gü­nah­kâr­la­rı­na şe­fa­at ede­cek ve bu şe­fa­ati de mak­bûl ola­cak­tır.129

a

Bir in­sa­nı se­ve­rek onun şah­si­yet ve ka­rak­te­ri­ne hay­ran­lık duy­ma­nın ve onu tak­lî­de ça­lış­ma­nın fıt­rî bir te­mâ­yül ol­du­ğu, in­kâr edi­le­me­ye­cek bir ger­çek­tir. Bu ba­kım­dan in­sa­noğ­lu için, en mü­kem­mel ör­nek­le­ri bu­la­rak on­la­rın izin­den gi­de­bil­mek, pek mü­him bir hu­sus­tur. Bu yüz­den­dir ki lu­tuf ve ke­re­mi son­suz olan Ce­nâb-ı Hak, in­sa­noğ­lu­na sâ­de­ce ki­tap­lar de­ğil, bir de o ki­tap­la­rın can­lı ifâ­de­le­ri de­mek olan ve bin bir üs­tün va­sıf­lar­la mut­ta­sıf pey­gam­ber­ler, yâ­ni ör­nek şah­si­yet­ler gön­der­miş­tir. Öy­le ör­nek şah­si­yet­ler ki, dî­nî, il­mî ve ah­lâ­kî dav­ra­nış­lar ba­kı­mın­dan ve her yön­den mü­kem­mel­lik arz eder­ler. Ni­te­kim o pey­gam­ber­le­rin her bi­ri, in­san­lık tâ­ri­hin­de bel­li bir ör­nek dav­ra­nı­şı zir­ve­leş­ti­re­rek be­şe­ri­ye­te müs­tes­nâ hiz­met­ler­de bu­lun­muş­lar­dır.

Me­se­lâ pey­gam­ber­ler için­de Haz­ret-i Nûh -aley­his­se­lâm-’ın ha­yâ­tı­na ba­kıl­dı­ğın­da, ön­ce­lik­le; îman dâ­ve­ti, ta­ham­mül, sa­bır ve ne­tî­ce­de de küf­re ve kü­für er­bâ­bı­na kar­şı şid­det­li bir buğz gö­ze çar­par.

Haz­ret-i İb­râ­hîm -aley­his­se­lâm-’ın ha­yâ­tı, şir­ke kar­şı aman­sız bir mü­câ­de­le ve put­pe­rest­li­ği yok et­me uğ­run­da geç­miş, ay­rı­ca Nem­rud’un ateş­le­ri­ni gül bah­çe­le­ri­ne çe­vi­ren Hakk’a tes­lî­mi­yet, te­vek­kül ve îti­mâd hu­sû­sun­da müs­tes­nâ bir nu­mû­ne ol­muş­tur.

Haz­ret-i Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’ın ha­yâ­tı, zâ­lim Fi­ra­vun ve ava­ne­si ile mü­câ­de­le hâ­lin­de geç­miş ve o, da­ha son­ra ge­tir­di­ği şe­rî­at ile mü’min­ler için ic­ti­mâî bir ni­zam te­sis et­miş­tir.

Haz­ret-i Îsâ -aley­his­se­lâm-’ın teb­lî­ğâ­tı­nın fâ­rik vas­fı, in­san­la­ra kar­şı şef­kat ve mer­ha­met­le do­lu bir kal­bî rik­kat­tir. On­da, in­san­la­ra af ile mu­âme­le ve te­vâ­zû gi­bi yük­sek hâl­ler dik­kat çe­ker.

Haz­ret-i Sü­ley­mân -aley­his­se­lâm-’ın dil­le­re des­tan olan o göz ka­maş­tı­rı­cı sal­ta­na­tı­na rağ­men, te­vâ­zû ve şü­kür ile kal­bî tav­rı­nı mu­hâ­fa­za ede­rek Hakk’a kul­luk­ta yü­cel­me­si hay­ran­lık ve­ri­ci­dir.

Haz­ret-i Ey­yûb -aley­his­se­lâm-’ın ha­yâ­tın­da be­lâ­la­ra sab­rın ve her ah­vâl­de Al­lâh’a şük­rün yük­sek te­zâ­hür­le­ri mev­cut­tur.

Haz­ret-i Yû­nus -aley­his­se­lâm-’ın ha­yâ­tı, Al­lâh’a yö­ne­lip bağ­lan­ma­nın ve ku­su­run­dan do­la­yı ne­dâ­met gös­te­rip tev­be­ye sa­rıl­ma­nın kâ­mil bir mi­sâ­li­dir.

Haz­ret-i Yû­suf -aley­his­se­lâm-, esâ­ret hâ­lin­dey­ken da­hî Hakk’a bağ­lı­lık ve dâ­ve­tin zir­ve­si­ni ya­şa­mış­tır. O; ser­vet, şöh­ret ve şeh­vet sâ­hi­bi gü­zel bir ka­dı­nın “Hay­di gel­se­ne ba­na” di­ye­rek, nef­si cez­be­di­ci bir tek­lif­te bu­lun­du­ğu za­man­da bi­le bü­yük bir if­fet ser­gi­le­miş­tir. Onun yük­sek bir tak­vâ ile mü­zey­yen gön­lü, dav­ra­nış mü­kem­mel­lik­le­ri­nin muh­te­şem men­baı hâ­lin­de­dir.

Haz­ret-i Dâ­vûd -aley­his­se­lâm-’ın ha­yâ­tı, ilâ­hî aza­met kar­şı­sın­da­ki ib­ret say­fa­la­rıy­la do­lu­dur. O’nun haş­ye­tul­lâh için­de, göz­ya­şı dö­ke­rek hamd ü se­nâ­sı ve zik­re­di­şi, ta­zar­rû ve ni­yâz hâ­lin­de Al­lâh’a yö­ne­li­şi pek ib­ret­li­dir.

Haz­ret-i Ya’kûb -aley­his­se­lâm-’ın sî­re­ti ise, in­sa­nın gö­zün­de dün­yâ ka­rar­dı­ğı za­man bi­le ye’se düş­me­yip, sabr-ı ce­mîl ile Al­lâh’a bağ­lan­mak ve O’nun rah­me­tin­den ümit kes­me­mek lâ­zım gel­di­ği­ne dâ­ir bü­yük bir ör­nek­tir.

Pey­gam­ber­le­rin ser­ve­ri olan Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz ise, ken­di­sin­den ev­vel ge­len, -ri­vâ­ye­te gö­re- 124 bin kü­sur pey­gam­be­rin bi­li­nen ve bi­lin­me­yen bü­tün fâ­rik va­sıf­la­rı­nın ta­mâ­mı­nın da­ha öte­si­ne sâ­hip ol­muş, gü­zel ah­lâk ve has­let­le­rin zir­ve­si­ni teş­kil et­miş­tir. O’nun mü­bâ­rek sî­re­ti âde­ta en­gin bir der­yâ; di­ğer pey­gam­ber­le­rin sî­re­ti ise ora­ya dö­kü­len ne­hir­ler me­sâ­be­sin­de­dir.

a

Haz­ret-i Âdem -aley­his­se­lâm- ve Hav­vâ vâ­li­de­miz ile baş­la­yan in­san­lık âi­le­si, dî­nî hu­zur ve sa­âdet ik­lî­min­de ya­şa­mak üze­re; bu­gün Mek­ke’de­ki Kâ­be’nin ye­ri­ni ilk ibâ­det­hâ­ne edin­miş­ler­dir. Ha­yâ­tî ve ic­ti­mâî lü­zum se­be­biy­le et­râ­fa ya­yı­lan Âde­mo­ğul­la­rı, za­man za­man pey­gam­ber­ler­le ir­şâd olu­na­rak dî­nî ha­yâ­tı de­vâm et­tir­miş­ler ve bu sû­ret­le ilâ­hî ha­kî­kat­le­re sâ­dık kal­mış­lar­dır. Zî­râ ilâ­hî ha­kî­kat­ler, Haz­ret-i Âdem -aley­his­se­lâm-’dan iti­bâ­ren za­man za­man bir­ta­kım dîn tah­rip­çi­le­ri ve câ­hil­ler ta­ra­fın­dan tah­rîf edil­miş, lâ­kin Ce­nâb-ı Hak, mü­te­sel­si­len pey­gam­ber­ler gön­der­mek sû­re­tiy­le bu tah­rî­bâ­tı ber­ta­râf edip dî­ni ye­ni­den ih­yâ et­miş­tir. Bu sû­ret­le in­san­lık âle­mi, fer­dî ve ic­ti­mâî buh­ran­lar­dan kur­ta­rıl­mış­tır.

Ni­hâ­yet, dün­yâ gü­nü­nün ikin­di­si­ne ben­ze­yen asr-ı sa­âdet gel­miş ve Pey­gam­ber Efen­di­miz Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile dî­nî ha­yat ilk baş­la­dı­ğı yer­de, son bir ke­mâl zir­ve­si gös­ter­miş­tir. Ar­tık zir­ve teş­kil eden ke­mâl-i Mu­ham­me­dî’den son­ra ye­ni bir ke­mâl ta­sav­vu­ru im­kân­sız­dır. Zî­râ pey­gam­ber­ler gön­der­mek sû­re­tiy­le dî­nin tek­rar ih­yâ­sı O’nun­la ni­hâ­ye­te er­di­ril­miş, Al­lâh’ın râ­zı ol­du­ğu dîn, İs­lâm ol­muş­tur.