İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İlk Va­hiy ve Vah­yin Fâ­sı­la­ya Uğ­ra­ma­sı

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- kırk ya­şın­da idi­ler. Vah­ye mu­hâ­tab ola­cak mâ­ne­vî kı­vâ­ma ulaş­mak için ge­çir­di­ği, ha­zır­lık mâ­hi­ye­tin­de­ki al­tı ay­lık za­man so­na er­miş­ti.

Mü­bâ­rek Ra­ma­zan ayı­nın 17. gü­nüy­dü.114 Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, mû­tâ­dı üze­re Hi­râ Ma­ğa­ra­sı’nda idi­ler. Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- gel­di ve Haz­ret-i Pey­gam­ber’e:

“–Oku!” de­di.

Pey­gam­ber Efen­di­miz:

“–Ben oku­ma bil­mem!” kar­şı­lı­ğı­nı ver­di.

Bu­nun üze­ri­ne me­lek, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i tâ­ka­ti ke­si­lin­ce­ye ka­dar sık­tı. Son­ra yi­ne:

“–Oku!” de­di.

Fahr-i Âlem Efen­di­miz yi­ne:

“–Ben oku­ma bil­mem!” ce­vâ­bı­nı ver­di.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-, ikin­ci kez O’nu tâ­ka­ti ke­si­lin­ce­ye ka­dar sık­tı. Son­ra tek­rar:

“–Oku!” de­di.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- yi­ne:

“–Ben oku­ma bil­mem! (Ne oku­ya­yım?)” de­di.

Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm-, Var­lık Nû­ru’nu üçün­cü de­fâ da sı­kıp bı­rak­tı. Ar­dın­dan vahy-i ilâ­hî­yi ken­di­si­ne şöy­le bil­dir­di:

 

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

(1)

خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ

(2)

اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ

(3)

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ

(4)

عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

(5)

“Ya­ra­tan Rab­bi­nin adıy­la oku! O, in­sa­nı bir ale­ka (aşı­lan­mış yu­mur­ta)dan ya­rat­tı. Oku, Rab­bin ni­hâ­yet­siz ke­rem sâ­hi­bi­dir. O, ka­lem­le yaz­ma­yı öğ­ret­ti. İn­sa­na bil­me­di­ği şey­le­ri öğ­ret­ti.” (el-Alak, 1-5)

Bu emr-i ilâ­hî ile Al­lâh Ra­sû­lü’nün şah­sın­da bü­tün in­san­lı­ğa Rab­bin en bü­yük lut­fu olan Kur’ân-ı Ke­rîm’in nü­zû­lü baş­la­mış ol­du.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, se­mâ ka­pı­la­rın­dan yer­yü­zü­ne rah­met ve şi­fâ ola­rak nü­zûl et­me­ye baş­la­yan Kur’ân-ı Mü­bîn’den ilk ola­rak bu âyet-i ke­rî­me­le­ri te­lâk­kî et­ti. Ceb­râ­îl -aley­his­se­lâm- ay­rı­lıp gi­din­ce, vah­yin haş­ye­tin­den yü­re­ği tit­re­ye­rek Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­mi­zin ya­nı­na dön­dü:

“–Be­ni sa­rıp ör­tü­nüz; be­ni sa­rıp ör­tü­nüz!” bu­yur­du.

Bir müd­det is­ti­ra­hat et­tik­ten son­ra, ba­şı­na ge­len bu hâ­li, bir­lik­te in­san­lı­ğa nu­mû­ne ne­zih bir âi­le ha­yâ­tı ya­şa­dı­ğı Ha­tî­ce­tü’l-Küb­râ an­ne­mi­ze an­lat­tı. En­di­şe­li bir şe­kil­de:

“–Yâ Ha­tî­ce! Şim­di ba­na kim ina­nır?” de­di.

O mü­bâ­rek zev­ce, Var­lık Nû­ru Efen­di­si’ne:

“Al­lâh’a ka­sem ede­rim ki, Al­lâh -cel­le ce­lâ­lü­hû- Sen’i hiç­bir va­kit utan­dır­maz (mah­cûb et­mez). Çün­kü Sen, ak­ra­bâ­nı hi­mâ­ye eder­sin, işi­ni gör­mek­ten âciz olan­la­rın ağır­lı­ğı­nı yük­le­nir­sin, fu­ka­râ­ya in­fâk eder, kim­se­nin ya­pa­ma­ya­ca­ğı ka­dar iyi­lik­te bu­lu­nur­sun, mi­sâ­fi­re ik­râm eder­sin, Hak yo­lun­da zu­hûr eden hâ­di­se­ler­de (hal­ka) yar­dım eder­sin…

Ey Al­lâh’ın El­çi­si! Sen’i (ev­ve­lâ) ben ka­bûl ve tas­dîk ede­rim. Al­lâh yo­lu­na ön­ce be­ni dâ­vet et!” di­ye­rek ken­di­si­ni ilk tas­dîk eden ve ilk des­tek­le­yen ol­du.

Yâ­ni Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­miz, bir ba­kı­ma O’na li­sân-ı hâl ile:

“–İyi­lik, an­cak iyi­lik ge­ti­rir! İh­sâ­nın kar­şı­lı­ğı ih­sân­dan baş­ka ne ola­bi­lir ki!” de­mek­tey­di.

Böy­le­ce o, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ter­te­miz ve ne­zih mâ­zî­si­ni, apay­dın­lık bir is­tik­bâ­lin müj­de­ci­si ve ge­rek­çe­si ola­rak de­ğer­len­dir­mek­tey­di. Ni­te­kim Ce­nâb-ı Hak bu­yu­rur:

 

هَلْ جَزَاء الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ

“İyi­li­ğin kar­şı­lı­ğı an­cak iyi­lik de­ğil mi­dir?” (er-Rah­mân, 60)

a

Bun­dan son­ra Haz­ret-i Ha­tî­ce -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-, Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i alıp am­ca­sı­nın oğ­lu Va­ra­ka bin Nev­fel’e gö­tür­dü.

Va­ra­ka bin Nev­fel, câ­hi­li­ye dev­rin­de pu­ta tap­ma­yan nâ­dir ve müs­tes­nâ kim­se­ler­den­di. Hris­ti­yan ol­muş­tu. İb­râ­nî­ce bi­lir, İn­cîl’den ya­zı­lar ya­zar­dı. Hay­li ih­ti­yar­la­dı­ğın­dan, göz­le­ri gör­mez ol­muş­tu. Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­miz ona:

“–Ey am­ca­mın oğ­lu! Din­le bak; kar­de­şi­nin oğ­lu ne­ler söy­lü­yor?” de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Va­ra­ka me­rak­la:

“–Ne ol­du kar­de­şi­min oğ­lu?” di­ye so­run­ca, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, gör­dü­ğü şey­le­ri ken­di­si­ne ha­ber ver­di.

An­la­tı­lan­lar­dan, âhir za­mâ­nın en yü­ce ha­kî­ka­ti­ni kav­ra­yan Va­ra­ka’nın yü­zü, ön­ce te­bes­süm­le pa­rıl­da­dı; son­ra da de­rin dü­şün­ce­le­re da­la­rak dur­gun­laş­tı ve:

“–Bu gör­dü­ğün, Al­lâh Te­âlâ’nın Mû­sâ’ya gön­der­di­ği Nâ­mûs-i Ek­ber (Cib­rîl)’dir. Âh keş­ke Sen’in dâ­vet gün­le­rin­de genç ol­say­dım! Kav­min Sen’i yur­dun­dan çı­ka­ra­cak­la­rı za­man, keş­ke ha­yat­ta ol­say­dım!” de­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- hay­ret­le:

“–On­lar be­ni yur­dum­dan çı­ka­ra­cak­lar mı?” di­ye sor­du. O da:

“–Evet! Zî­râ Sen’in ge­tir­di­ğin gi­bi bir dîn ge­tir­miş olan her pey­gam­ber, düş­man­lık ve hu­sû­me­te mâ­ruz ka­lıp yur­dun­dan çı­ka­rıl­mış­tır. Şâ­yet Sen’in dâ­vet gün­le­ri­ne ye­ti­şir­sem, Sa­na çok yar­dı­mım olur.” ce­vâ­bı­nı ver­di.

Bu mü­lâ­ka­tın üze­rin­den çok geç­me­den Va­ra­ka ve­fât et­ti. Va­hiy de fet­ret dev­ri­ne gir­di, yâ­ni bir müd­det ke­sil­di. (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy 1, En­bi­yâ 21, Tef­sîr 96; Müs­lim, Îman 252)

a

Al­lâh Te­âlâ, da­ha son­ra nâ­zil ey­le­di­ği âyet-i ke­rî­me­ler­de Ra­sû­lü’ne hi­tâ­ben şöy­le bu­yur­muş­tur:

 

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“İş­te böy­le­ce Sa­na da em­ri­miz­le Ceb­râ­îl’i gön­der­dik; Kur’ân’ı vah­yet­tik. Sen ki­tap ne­dir, îman ne­dir bil­mez­din! Fa­kat Biz onu, kul­la­rı­mız­dan di­le­di­ği­mi­zi ken­di­siy­le doğ­ru yo­la eriş­tir­di­ği­miz bir nûr kıl­dık. Şüp­he­siz Sen doğ­ru yo­lu gös­ter­mek­te­sin!” (eş-Şû­râ, 52)

 

إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ

“Biz Nûh’a ve on­dan son­ra­ki pey­gam­ber­le­re vah­yet­ti­ği­miz gi­bi Sa­na da vah­yet­tik…” (en-Ni­sâ, 163)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ge­len ilk vah­yin ilk ke­li­me­si­nin “Oku!” ol­ma­sı mü­nâ­se­be­tiy­le bu­nu gö­nül eh­li, şöy­le tef­sîr et­miş­tir:

“Oku! Her şe­yi oku! Al­lâh’ın ki­tâ­bı­nı oku! Al­lâh’ın âyet­le­ri­ni oku! Kâ­inât ki­tâ­bı­nı oku! Dâ­imâ oku! Hi­dâ­ye­te er­mek, da­lâ­let­ten uzak­laş­mak için oku! Îmâ­nı­nı bü­tün­leş­tir­mek için oku! Al­lâh’ın adıy­la oku! Ya­ra­tan Rab­bi­nin adıy­la oku! İn­sa­nı bir kan pıh­tı­sın­dan ya­ra­tan, fa­kat ona her şe­yi oku­ma, ay­dın­lat­ma, an­la­ma ve an­la­dı­ğı­nı ya­şa­ma im­kâ­nı ve­ren yü­ce Rab­bi­nin adıy­la oku! İn­sa­na oku­ma nî­me­ti­ni ih­sân ede­rek en bü­yük lut­fu gös­te­ren Al­lâh’ın adıy­la oku! Öğ­ren­mek için oku! Kud­ret ka­le­mi­nin bu âle­me çiz­di­ği her sa­tı­rı oku! İn­sa­na bil­me­di­ği­ni öğ­re­ten Al­lâh’ın adıy­la oku!”

Ni­te­kim Mev­lâ­nâ Haz­ret­le­ri, zâ­hi­rî ki­tap­la­rı oku­ma dev­ri için “ham­dım”; kâ­inâ­tın es­râ­rı­nı oku­ma dev­ri için “piş­tim”; ilâ­hî es­râ­rı oku­yup onun ya­kı­cı­lı­ğıy­la âde­ta kav­rul­du­ğu de­vir için de “yan­dım” ifâ­de­le­ri­ni kul­la­na­rak ge­çir­di­ği mâ­ne­vî mer­ha­le­le­ri di­le ge­tir­miş­tir.

Âyet­te­ki “oku” em­ri çok mü­him­dir. An­cak bu oku­ma­nın Al­lâh’ın adıy­la ol­ma­sı da ay­nı de­re­ce­de bir ehem­mi­yet ta­şı­mak­ta­dır. Zî­râ “oku” em­ri­ne ri­âye­tin ne sû­ret­te ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni bil­dir­mek­te­dir.

“Oku” em­ri, sâ­de­ce zâ­hir­de bir oku­ma em­ri de­ğil, kal­bin, mâ­ne­vî tez­ki­ye ve tas­fi­ye ne­tî­ce­sin­de ki­tap ve hik­me­ti alı­cı hâ­le gel­me­si­dir. Bu­nun­la, te­cel­lî­le­rin mâ­ke­si olan kalb ile her şe­yi oku­ya­bil­mek kas­te­dil­mek­te­dir. Yâ­ni kâ­inâ­tın bir ki­tap hâ­li­ne gel­me­si, kal­bin kâ­inât say­fa­la­rı­nı çe­vi­rip hik­met­le­ri ve ilâ­hî sır­la­rı oku­ya­bil­me­si, vel­hâ­sıl in­sa­nın kâ­inâ­tı, ken­di­ni, Kur’ân-ı Ke­rîm’i oku­ma­sı, id­râk et­me­si ve ya­şa­ma­sı­dır.

İlk nâ­zil olan bu âyet-i ke­rî­me­ler­den, şu ne­tî­ce­le­ri çı­kar­mak da müm­kün­dür:

Her işe Al­lâh’ın adıy­la baş­la­mak ge­re­kir.

Bir kan pıh­tı­sın­dan ya­ra­tı­lan ve en gü­zel şek­li alan in­san, ilâ­hî kud­ret kar­şı­sın­da­ki hiç­lik ve ac­zi­ye­ti­ni hiç­bir za­man unut­ma­ma­lı­dır.

 

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ

(4)

عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

(5)

“Ka­lem­le ya­zı yaz­ma­yı ve in­sa­na bil­me­di­ği­ni öğ­re­ten.” (el-Alak, 4-5) âyet­le­rin­de in­sa­na il­min ehem­mi­ye­ti bil­di­ril­mek­te, ay­nı za­man­da in­sa­nın bil­di­ği her şe­yin Ce­nâb-ı Hak ta­ra­fın­dan öğ­re­til­di­ği­ne, bu­nun ilâ­hî bir lu­tuf ol­du­ğu­na işâ­ret edil­mek­te­dir.

Do­la­yı­sıy­la in­sa­noğ­lu, Rab­bi­nin yü­ce­li­ği­ni dâ­imâ ha­tır­da tut­ma­lı, hiç­bir za­man nan­kör ol­ma­ma­lı­dır.

a

İlk va­hiy­den son­ra, uzun­ca bir müd­det va­hiy gel­me­di. Bu bir ba­kı­ma, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ard ar­da ge­le­cek olan son­ra­ki va­hiy­le­re iyi­ce ha­zır­lan­ma­sı için­di. Zî­râ vah­yin te­lâk­kî­si o ka­dar mu­az­zam bir va­zî­fe idi ki, onu ko­lay­lık­la de­ruh­te et­mek müm­kün de­ğil­di. Ni­te­kim Ce­nâb-ı Hak da:

 

إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا

“Doğ­ru­su Biz Sa­na (ta­şı­ma­sı) ağır bir söz vah­ye­de­ce­ğiz.” (el-Müz­zem­mil, 5) âyet-i ke­rî­me­siy­le bu ger­çe­ği be­yân et­miş­tir.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, sâ­dık rü­yâ­la­rın ar­dın­dan bir­den­bi­re va­hiy me­le­ği­ni kar­şı­sın­da gö­rün­ce te­lâ­şa ka­pıl­mış­tı. Haz­ret-i Ha­tî­ce’nin te­sel­lî­si ve Va­ra­ka’nın te’yî­di ile gön­lü­ne it­mi’nân gel­miş­ti. Ar­tık O, vah­yin ye­ni­den baş­la­ma­sı­nı iş­ti­yak­la ar­zu edi­yor, âde­ta sa­bır­sız­la­nı­yor­du. Za­man za­man ilk vah­yin gel­di­ği Hi­râ Da­ğı’na çı­kı­yor ve vahy-i ilâ­hî­yi bek­li­yor­du.

Bu fet­ret gün­le­rin­de O’na en çok des­tek olan, Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­miz­di. Bu­nun için­dir ki, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, onun rû­hî de­rin­lik, in­ce­lik ve za­râ­fe­ti­ni hiç­bir za­man unut­ma­dı. Haz­ret-i Ha­tî­ce’nin ve­fâ­tın­dan son­ra, bir kur­ban ke­si­le­cek ol­sa, dâ­imâ bir kıs­mı­nı onun ak­ra­bâ­la­rı­na gön­de­rir­di. O, Al­lâh Ra­sû­lü’nün her ba­kım­dan mu­az­zez ve unu­tul­maz bir hâ­tı­ra­sıy­dı.

a

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­yâ­tı, geç­miş pey­gam­ber­le­re na­sîb ol­ma­yan ha­yâl öte­si şe­ref te­cel­lî­le­ri ile do­lu­dur. Al­lâh -cel­le ce­lâ­lü­hû-, “Ha­bî­bim” di­ye sâ­de­ce O’na hi­tâb et­miş­tir. Mî­râc, pey­gam­ber­ler ara­sın­da yal­nız O’na na­sîb ol­muş­tur.

O’nun rüc­hâ­ni­ye­ti, Mes­cid-i Ak­sâ’da bü­tün pey­gam­ber­le­re imâ­me­tiy­le sâ­bit ol­du. Mû­sâ -aley­his­se­lâm-’da­ki “≈_æj@ônJ rønd” sır­rı, O’nda “≈@frOnG rhnG pør«n°Srƒnb nÜÉnb” sû­re­tin­de te­cel­lî et­ti.115

Hakk’a vus­lat ânı olan na­maz, üm­me­te de gö­nül ik­lî­min­de ya­şa­na­cak bir mî­râc ola­rak ik­râm edil­di. Ay­rı­ca na­maz, baş­lan­gıç­ta el­li va­kit em­re­dil­miş­ken Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ni­yâ­zı ne­tî­ce­sin­de üm­met-i Mu­ham­med’e beş va­kit ola­rak farz kı­lın­dı.

Ye­tim ve üm­mî olan Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ilâ­hî tâ­lim ve ter­bi­ye ile bü­tün be­şe­ri­ye­te reh­ber, gayb âle­mi­nin ger­çek­le­ri­ne ter­cü­man ve ha­kî­kat mek­te­bi­nin mür­şi­di ola­rak gel­di. Zi­yâ Pa­şa’nın de­di­ği gi­bi:

Bir mek­te­be ol­du ki mü­dâ­vim

Al­lâh idi zâ­tı­na mu­al­lim

Haz­ret-i Mû­sâ -aley­his­se­lâm- bir­ta­kım ah­kâm ge­tir­miş­ti. Haz­ret-i Dâ­vûd -aley­his­se­lâm- Al­lâh’a duâ et­mek ve mü­nâ­cât­la­rı te­gan­nî hu­sû­sun­da müm­tâz idi. Haz­ret-i Îsâ -aley­his­se­lâm- in­san­la­ra me­kâ­rim-i ah­lâ­kı, dün­yâ­dan kal­bî is­tiğ­nâ­yı ve züh­dü öğ­ret­mek için gön­de­ril­miş­ti. İs­lâm Pey­gam­be­ri Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ise, bun­la­rın ta­mâ­mı­nı ge­tir­di. Ah­kâm ge­tir­di. Nef­si tez­ki­ye edip ber­rak bir kalb-i se­lîm ve bir kalb-i mü­nîb ile Al­lâh’a duâ et­me­yi öğ­ret­ti. En gü­zel ah­lâ­kı tâ­lîm et­ti ve ya­şa­yı­şı ile bu ah­lâ­ka nu­mû­ne-i im­ti­sâl ol­du. Dün­yâ­nın al­da­tı­cı alâ­yi­şi­ne al­dan­ma­ma­yı tav­si­ye bu­yur­du. Kı­sa­ca, bü­tün pey­gam­ber­le­rin sa­lâ­hi­yet ve va­zî­fe­le­ri­nin cüm­le­si­ni şah­si­ye­tin­de ve dav­ra­nış­la­rın­da ce­met­ti. Ne­seb ve edeb asâ­le­ti, ce­mâl ve ke­mâl sa­âde­ti, hep O’nda top­lan­mış­tı.

Şüp­he­siz O’nun kırk ya­şı­na gir­me­si, in­san­lık tâ­ri­hi­nin dö­nüm nok­ta­la­rın­dan bi­ri ol­du. Kırk yıl, ce­hâ­let ka­ran­lık­la­rı­na gö­mül­müş bir top­lum için­de ya­şa­dı. Son­ra­dan or­ta­ya ko­ya­ca­ğı gü­zel­lik­le­rin ço­ğu, hal­kı­nın he­nüz meç­hû­lü idi. Bir dev­let ada­mı, bir vâ­iz ve­ya bir ha­tip ola­rak bi­lin­mi­yor­du. Bü­yük bir ku­man­dan ol­du­ğun­dan söz et­mek şöy­le dur­sun, sı­ra­dan bir as­ker ola­rak bi­le mâ­ruf de­ğil­di.

Geç­miş mil­let­le­rin ve pey­gam­ber­le­rin tâ­ri­hin­den, kı­yâ­met gü­nün­den, cen­net ve ce­hen­nem­den bah­set­ti­ği du­yul­ma­mış­tı. Yal­nız ken­di şah­sı­na mün­ha­sır yük­sek bir ah­lâk ile ne­zih bir ha­yat ya­şı­yor­du. Lâ­kin Hi­râ Ma­ğa­ra­sı’ndan ilâ­hî tâ­li­mât ile dön­dü­ğün­de, ta­mâ­men de­ğiş­miş­ti.