İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hil­ye-i Sa­âdet

Hil­ye, lü­gat­te süs, ziy­net, yüz ve rûh gü­zel­li­ği de­mek­tir. Is­tı­lah­ta ise, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in, be­şer ke­lâ­mı­nın im­kân­la­rı nis­be­tin­de ke­li­me­ler­le çi­zil­miş res­mi­dir.

Na­hî­fî şöy­le der:

“Mu­hak­kak ki bir kim­se, hil­ye-i şe­rî­fe yaz­sa ve ona çok na­zar ey­le­se, Al­lâh Te­âlâ o kim­se­yi has­ta­lık ve sı­kın­tı­lar­dan ve ânî ölüm­den hıf­zey­ler. Şâ­yet bir ye­re se­fer et­ti­ğin­de be­râ­be­rin­de gö­tü­rür­se, o se­fe­rin­de dâ­imâ Hak -cel­le ce­lâ­lü­hû-’nun mu­hâ­fa­za­sın­da olur.”

Bir­çok İs­lâm mü­el­li­fi, hil­ye-i şe­rî­fe­nin sa­yı­sız fa­zî­let­le­ri hak­kın­da dü­şün­ce­le­ri­ni or­ta­ya koy­muş­lar­dır. Hat­tâ Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i rü­yâ­da gör­mek için de hil­ye-i şe­rî­fe­yi te­ber­rü­ken ez­ber­le­me an’ane­si, bir­çok İs­lâm ül­ke­sin­de hâ­lâ mev­cut­tur.

Bu­nun­la be­râ­ber dü­şün­mek lâ­zım­dır ki, Ha­bîb-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in “nû­run alâ nûr”, yâ­ni nûr üs­tü­ne nûr di­ye tav­sîf edi­len mü­bâ­rek sî­mâ­sı­nı söz­le tas­vîr eder­ken ke­li­me­le­rin ki­fâ­yet­siz­li­ği ka­dar, be­şe­rin O’nun ha­kî­ka­ti­ni mü­şâ­he­de ve id­râk­te­ki mut­lak ac­zi de he­sâ­ba ka­tıl­ma­lı­dır. Zî­râ Ce­nâb-ı Hakk’ın in­sa­noğ­lu­na lut­fet­ti­ği bü­tün gü­zel­lik­le­ri şah­sın­da top­la­yan o eş­siz var­lı­ğı, kâ­mil mâ­nâ­da tâ­rif ede­bil­mek müm­kün de­ğil­dir. Ni­te­kim Hâ­kâ­nî’nin de­di­ği gi­bi:

Gel­me­miş­tir bi­lir eş­yâ ânı,

Ya­ra­dıl­mış­ta O’nun ak­râ­nı…

“Bü­tün var­lık­lar O’nun hak pey­gam­ber ol­du­ğu­nu bi­lir. Çün­kü ya­ra­tıl­mış­lar ara­sın­da O’nun ben­ze­ri hiç­bir za­man vü­cû­da gel­me­miş­tir.”

Gü­zel­ler Gü­ze­li Efen­di­miz’in ke­li­me­ler­le res­mi­ni çiz­me­ye ça­lı­şan bu tas­vir­ler, sa­âdet dev­ri­ne ere­me­yen ve has­ret­le ya­nan gö­nül­le­ri bir neb­ze ol­sun tes­kîn ve te­sel­lî et­mek­te­dir. Efen­di­miz’i an­la­tan de­ğer­li ri­vâ­yet­le­ri nak­le­den kim­se­ler, bi­ze âde­ta der­yâ­dan bir kat­re sun­mak­ta­dır­lar. Bu kat­re­de­ki um­mâ­nı gör­me­ye ça­lı­şan mü’min­ler, Âlem­le­rin Efen­di­si’ne olan mu­hab­bet­le­ri­ni ar­tı­ra­rak O’nun üs­ve-i ha­se­ne­sin­den is­ti­fâ­de et­me­ye, şe­mâ­il ve ah­lâ­kı ile mü­te­hal­lî ol­ma­ya gay­ret gös­ter­miş­ler­dir.

Ha­kî­ka­ten in­sa­nın gön­lü, fıt­ra­tı îcâ­bı dâ­imâ gü­zel­li­ğe doğ­ru mey­le­der, onun­la be­râ­ber ol­mak is­ter. Bu câ­zi­be se­be­biy­le zih­ni dâ­imâ onun­la meş­gul olur. Gön­lün­de rûh ve ah­lâk ba­kı­mın­dan mah­bû­bu­na ben­ze­me ar­zu­su do­ğar. Ne­tî­ce­de sev­di­ği şah­sı ör­nek ala­rak onun hâ­liy­le hâl­len­me­ye baş­lar. Bu fıt­rî te­mâ­yül se­be­biy­le şe­mâ­il-i şe­rî­fin, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e olan iş­ti­yak, mu­hab­bet ve it­ti­bâ­yı ar­tır­ma­ya ve­sî­le ola­ca­ğı mu­hak­kak­tır.

Ni­te­kim Haz­ret-i Ha­san -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, üvey da­yı­sı Hind bin Ebî Hâ­le’ye Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hil­ye­si­ni so­rar­ken, için­de bu­lun­du­ğu hâ­let-i rû­hi­ye­yi şu söz­le­riy­le di­le ge­tir­miş­tir:

“Da­yım Hind bin Ebî Hâ­le, Al­lâh Ra­sû­lü’nün hil­ye­si­ni çok gü­zel an­la­tır­dı. Kal­bi­min O’na bağ­lı kal­ma­sı ve O’nun izin­den gi­de­bil­mem için, da­yı­mın Al­lâh Ra­sû­lü’nden bir şey­ler an­lat­ma­sı be­nim çok ho­şu­ma gi­der­di.” (Tir­mi­zî, Şe­mâ­il, s. 10)

Gül yüz­lü Efen­di­miz’in şe­mâ­ili­ni din­le­me­ye do­ya­ma­yan Haz­ret-i Ha­san ve Haz­ret-i Hü­se­yin -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ-, O’nun mü­bâ­rek ce­mâ­li­ni ba­ba­la­rı Haz­ret-i Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’tan da bir­çok de­fâ din­le­miş­ler ve biz­le­re nak­let­miş­ler­dir.

Aca­bâ ya­zı­lan şe­mâ­il-i şe­rî­fe­ler, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­kî­ka­ti­nin kaç­ta ka­çı­nı ifâ­de ede­bi­lir?!. Mu­hak­kak ki şe­mâ­il-i şe­rî­fe­yi, her­kes gön­lün­de­ki mu­hab­bet nis­be­tin­de ve ke­li­me­le­rin mah­dut muh­te­vâ­sı için­de id­râk ede­bi­lir.

Biz de bu sa­ha­da­ki ac­zi­mi­zi îti­râf ile bir­lik­te, biz­le­re ka­dar ula­şan ri­vâ­yet­ler­den gön­lü­mü­ze ak­se­den şeb­nem­ler mi­sâ­li, hil­ye-i şe­rî­fe­yi te­ber­rü­ken nak­let­me­yi ar­zu et­tik. Muh­te­lif ri­vâ­yet­ler­de hu­lâ­sa­ten şöy­le buy­rul­mak­ta­dır:

Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, uzu­na ya­kın or­ta boy­lu idi.

Ya­ra­tı­lı­şı fev­ka­lâ­de den­ge­li olup mü­te­nâ­sip bir vü­cû­da sâ­hip­ti.

Göğ­sü ge­niş, iki omuz­la­rı­nın ara­sı açık­tı. İki kü­rek ke­mi­ği ara­sın­da nü­büv­vet müh­rü var­dı.

Ke­mik­le­ri ve ek­lem­le­ri iri­ce idi.

Te­ni gül gi­bi pem­bem­si be­yaz, nû­râ­nî ve par­lak, ipek­ten yu­mu­şak­tı. Mü­bâ­rek vü­cû­du dâ­imâ te­miz idi ve râ­yi­ha­sı fe­rah­lık ve­rir­di. Ko­ku sü­rün­sün ve­ya sü­rün­me­sin te­ni ve te­ri, en gü­zel ko­ku­lar­dan da­ha hoş bir le­tâ­fet­te idi. Bir kim­se O’nun­la mu­sâ­fa­ha et­se, bü­tün gün O’nun la­tîf ko­ku­su ile mü­te­lez­ziz olur­du. San­ki gül­ler, ko­ku­su­nu O’ndan al­mış­tı. Mü­bâ­rek el­le­riy­le bir ço­cu­ğun ba­şı­nı ok­şa­sa­lar, o ço­cuk, gü­zel ko­ku­suy­la di­ğer ço­cuk­lar­dan ayırt edi­lir­di.

Ter­le­di­ği za­man te­ni, gül yap­rak­la­rı üze­rin­de­ki şeb­nem­le­ri an­dı­rır­dı.

Sa­ka­lı gür idi. Uzat­tı­ğı za­man, bir tu­tam­dan faz­la uzat­maz­dı. Ve­fât et­tik­le­rin­de, saç­la­rın­da ve sa­kal­la­rın­da yir­mi ka­dar be­yaz var­dı.

Kaş­la­rı hi­lâl gi­bi olup iki ka­şı ara­sı bir­bi­rin­den uzak­ça ve açık idi.

İki ka­şı ara­sın­da bir da­mar bu­lu­nu­yor­du ki, Hak için öf­ke­len­di­ği za­man ka­ba­rır­dı.

İn­ci gi­bi diş­le­ri olup dâ­imâ mis­vak kul­la­nır, sık sık kul­la­nıl­ma­sı­nı tav­si­ye eder­ler­di.

Kir­pik­le­ri uzun ve si­yah idi. Göz­le­ri bü­yük­çe, si­ya­hı tam si­yah, be­ya­zı tam be­yaz idi. San­ki göz­le­rin­de kud­ret eliy­le ezel­de çe­kil­miş bir sür­me var­dı.

Müs­tes­nâ rû­hî ya­pı­sı­nın ke­mâ­li gi­bi, vü­cut ya­pı­sı­nın ce­mâ­li de eş­siz­di.133

Sî­mâ­sı, ge­ce­le­yin ayın on dör­dü gi­bi par­lar­dı. Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- bu­yu­rur ki:

“Ra­sû­lul­lâh’ın yü­zü o ka­dar nûr sa­çar­dı ki, ge­ce ka­ran­lı­ğın­da, ip­li­ği iğ­ne­ye O’nun yü­zü­nün ay­dın­lı­ğın­da ge­çi­rir­dim.”

İki kü­rek ke­mi­ği ara­sın­da nü­büv­ve­ti­ne âit ilâ­hî bir ni­şan var­dı. Bir­çok sa­hâ­bî, onu öpe­bil­me­nin aş­kıy­la ya­nar­dı. Ve­fâ­tı es­nâ­sın­da bu müh­rün gayb âle­mi­ne git­me­si, ir­ti­hâ­li­nin tas­dî­ki ol­du.134

Mü­bâ­rek ve nû­râ­nî vü­cû­du ve­fâ­tın­dan son­ra hiç­bir de­ği­şik­li­ğe uğ­ra­ma­mış­tı. Ni­te­kim Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, mah­zûn, mağ­mûm, gö­zü ve gön­lü yaş­lı bir şe­kil­de “Var­lık Nû­ru”na na­zar ede­rek:

“Ha­yâ­tın gi­bi ve­fâ­tın da ne gü­zel yâ Ra­sû­lal­lâh!..” de­miş ve mü­bâ­rek alın­la­rı­na du­dak­la­rı­nı değ­dir­miş­tir.

Al­lâh Ra­sû­lü’nün rik­kat-i kal­biy­e­si­nin de­rin­li­ği­ni îzâh et­mek müm­kün de­ğil­di.

Fu­zû­lî söz söy­le­me­yip her ke­lâ­mı hik­met ve na­sî­hat idi. Lü­ga­tin­de as­lâ de­di­ko­du ve mâ­lâ­yâ­ni yok­tu. Her­ke­sin akıl ve id­râ­ki­ne gö­re söz söy­ler­di.

Mü­lâ­yim ve mü­te­vâ­zî idi. Gül­me­sin­de kah­ka­ha gi­bi aşı­rı­lık ol­maz­dı. Dâ­imâ mü­te­bes­sim­di.

O’nu an­sı­zın gö­ren kim­se­yi haş­yet sa­rar­dı. O’nun­la ül­fet ve soh­bet eden kim­se, O’na cân u gö­nül­den âşık ve mu­hib olur­du.

De­re­ce­le­ri­ne gö­re fa­zî­let er­bâ­bı­na ih­ti­râm ey­ler­di. Ak­ra­bâ­sı­na da zi­yâ­de ik­râm eder­di. Ehl-i bey­ti­ne ve as­hâ­bı­na hüsn-i mu­âme­le et­ti­ği gi­bi, di­ğer in­san­la­ra da rıfk ve lu­tuf ile mu­âme­le eder­ ve:

“Hiç­bi­ri­niz ken­di nef­si için is­te­di­ği­ni, mü’min kar­de­şi için de is­te­me­dik­çe kâ­mil mü’­min ola­maz.” bu­yu­rur­du. (Bu­hâ­rî, Îman, 7; Müs­lim, Îman, 71-72)

Hiz­met­kâr­la­rı­nı pek hoş tu­tar­dı. Ken­di­si ne yer ve ne gi­yer­se, on­la­ra da onu ye­di­rir ve giy­di­rir­di. Cö­mert, ik­ram sâ­hi­bi, şef­kat­li ve mer­ha­met­li, ge­rek­ti­ğin­de ce­sur ve îcâ­bın­da ha­lîm idi.

Ahit ve va­adin­de sâ­bit, sö­zün­de sâ­dık idi. Ah­lâk gü­zel­li­ği, akıl ve ze­kâ yö­nüy­le de cüm­le in­san­lar­dan üs­tün ve her tür­lü medh ü se­nâ­ya lâ­yık idi. Sû­re­ti gü­zel, sî­re­ti mü­kem­mel, mis­li ya­ra­tıl­ma­mış bir vü­cûd-i mü­bâ­rek idi.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hüz­nü dâ­imî, te­fek­kü­rü sü­rek­liy­di. Za­rû­ret ol­mak­sı­zın ko­nuş­maz­dı. Sü­kû­net hâ­li uzun sü­rer­di. Bir sö­ze baş­la­yın­ca ya­rım bı­rak­maz, onu ta­mam­la­ya­rak bi­ti­rir­di. Az söz­le çok mâ­nâ­lar ifâ­de eder­di. Söz­le­ri tâ­ne tâ­ne idi. Ne lü­zû­mun­dan faz­la ne de az idi. Ya­ra­tı­lış ola­rak yu­mu­şak huy­lu ol­ma­sı­na rağ­men gâ­yet sa­lâ­bet­li ve hey­bet­li idi.

Öf­ke­len­di­ği za­man ye­rin­den kalk­maz­dı. Hak­ka îti­raz edil­me­si­nin, hak­kın çiğ­nen­me­si­nin hâ­ri­cin­de öf­ke­len­mez­di. Kim­se­nin far­kı­na var­ma­dı­ğı bir hak çiğ­nen­di­ği za­man öf­ke­le­nir, hak ye­ri­ni bu­lun­ca­ya ka­dar öf­ke­si de­vâm eder­di. An­cak hak­kı tev­zî et­tik­ten son­ra sü­kû­ne­te bü­rü­nür­dü. As­lâ ken­di­si için öf­ke­len­mez­di. Şah­sı­na mah­sus du­rum­lar­da ken­di­si­ni de mü­dâ­faa et­mez, kim­sey­le mü­nâ­ka­şa­ya gi­riş­mez­di.

O, kim­se­nin hâ­ne­si­ne izin al­ma­dan gir­mez­di. Evi­ne gel­di­ği za­man da ev­de ka­la­ca­ğı müd­de­ti üçe bö­ler­di; bi­ri­ni Al­lâh’a ibâ­de­te, di­ğe­ri­ni âi­le­si­ne, üçün­cü­sü­nü de şah­sı­na ayı­rır­dı. Ken­di­si­ne ayır­dı­ğı za­mâ­nı­nı, avâm-ha­vâs in­san­la­rın hep­si­ne tah­sîs eder, on­lar­dan kim­se­yi mah­rum bı­rak­maz­dı. Hep­si­nin gön­lü­nü fet­he­der­di.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in her hâl ve ha­re­ke­ti, zik­rul­lâh ile idi.

Bel­li bir ye­rin­de otur­ma­nın âdet edi­nil­me­si­ni ön­le­mek için mes­cid­le­rin her ye­rin­de otur­du­ğu olur­du. Yer­le­re ve ma­kam­la­ra kud­siy­yet izâ­fe edil­me­si­ni ve mec­lis­ler­de te­keb­bü­re me­dâr ola­cak bir ta­vır ta­kı­nıl­ma­sı­nı is­te­mez­­di. Bir mec­li­se gi­rin­ce, ne­re­si boş kal­mış­sa ora­ya otu­rur, her­ke­sin de böy­le yap­ma­sı­nı ar­zu eder­di.

Kim O’ndan her­han­gi bir ih­ti­yâ­cı­nı gi­der­mek için bir şey is­te­se, o is­ter ehem­mi­yet­li, is­ter ehem­mi­yet­siz ol­sun, onu ye­ri­ne ge­tir­me­den hu­zur bu­la­maz, ih­ti­yâ­cı hal­let­me­si müm­kün ol­ma­dı­ğı tak­dir­de, hiç ol­maz­sa gü­zel bir söz ile mu­hâ­ta­bı­nın gön­lü­nü al­mak­tan ge­ri kal­maz­dı. O, her­ke­sin dert or­ta­ğı idi. İn­san­lar, han­gi ma­kam ve mev­kî­de olur­sa ol­sun, zen­gin-fa­kir, âlim-câ­hil, O’nun ya­nın­da in­san ol­mak hay­si­ye­tiy­le mü­sâ­vî bir mu­âme­le­ye nâ­il olur­lar­dı. Bü­tün mec­lis­le­ri ilim, hi­lim, ha­yâ, ih­lâs, sa­bır, va­kar, te­vek­kül ve emâ­net gi­bi fa­zî­let­le­rin câ­rî ve hâ­kim ol­du­ğu bir ma­hal­di.

Ayıp ve ku­sur­la­rı se­be­biy­le kim­se­yi kı­na­maz, îkâz et­mek za­rû­re­ti hâ­sıl olun­ca bu­nu, kar­şı­sın­da­ki­ni ren­ci­de et­me­ye­cek şe­kil­de za­rif bir îmâ ile ya­par­dı.

“Müs­lü­man kar­de­şi­nin uğ­ra­dı­ğı fe­lâ­ke­ti se­vinç­le kar­şı­la­ma! Al­lâh Te­âlâ onu rah­me­tiy­le fe­lâ­ket­ten kur­ta­rır da se­ni im­ti­han eder.” bu­yu­rur­du. (Tir­mi­zî, Kı­yâ­met, 54)

Hiç kim­se­nin zâ­hi­re çık­ma­mış ayıp ve ku­su­ruy­la meş­gul ol­ma­dı­ğı gi­bi, bu tür hâl­le­rin araş­tı­rıl­ma­sı­nı da şid­det­le me­ne­der­ler­di. Zî­râ baş­ka­la­rı hak­kın­da zan ve te­ces­süs, ilâ­hî emir­ler­le me­no­lun­muş­tu.

Se­vâ­bı­nı um­du­ğu me­se­le­ler hâ­ri­cin­de ko­nuş­maz­dı. Soh­bet mec­lis­le­ri vecd için­de idi. O ko­nu­şur­ken et­râ­fın­da­ki­ler öy­le bü­yü­le­nir ve can ku­la­ğıy­la din­ler­di ki, Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın ifâ­de­si vec­hi­le, baş­la­rı­na bir kuş kon­muş ol­sa, uç­ma­dan sa­at­ler­ce du­ra­bi­lir­di. O’ndan as­hâ­bı­na ak­se­den edeb ve ha­yâ o de­re­ce­de idi ki, ken­di­si­ne su­âl sor­ma­yı bi­le -ço­ğu ke­re- cür’et te­lâk­kî eder ve çöl­den bir be­de­vî ge­le­rek Haz­ret-i Pey­gam­ber’le soh­be­te ve­sî­le ol­sa da, O’nun feyz ve rû­hâ­ni­ye­tin­den is­ti­fâ­de et­sek di­ye bek­ler­ler­di.135

Hat­tâ hey­be­tin­den çe­kin­dik­le­ri için iki se­ne so­ru so­ra­ma­dan bek­le­yen­ler var­dı. Me­hâ­be­tin­den mü­bâ­rek yü­zü­ne ba­ka­maz­lar­dı.

Amr bin Âs -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şöy­le de­miş­tir:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile uzun za­man bir­lik­te bu­lun­dum. Fa­kat O’nun hu­zû­run­da duy­du­ğum ha­yâ his­si ve O’na kar­şı bes­le­di­ğim tâ­zîm duy­gu­sun­dan do­la­yı, ba­şı­mı kal­dı­rıp da do­ya do­ya mü­bâ­rek ve nûr­lu çeh­re­le­ri­ni sey­re­de­me­dim. Eğer bu­gün ba­na, «Bi­ze Ra­sû­lul­lâh’ı tav­sîf et, O’nu an­lat.» de­se­ler, ina­nın an­la­ta­mam.” (Müs­lim, Îman, 192; Ah­med, IV, 199)

O’nun yü­ce has­let ve me­zi­yet­le­ri­ni an­lat­mak is­te­yen kim­se, “Ben, bun­dan ön­ce de son­ra da O’nun bir ben­ze­ri­ni as­lâ gör­me­dim!” de­mek­ten ken­di­ni ala­maz­dı.136

Bir­gün Hâ­lid bin Ve­lid -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Arap ka­bî­le­le­rin­den bi­ri­ne uğ­ra­mış ve ka­bî­le re­isi ken­di­si­ne:

“–Yâ Hâ­lid! Bi­ze Al­lâh’ın Ra­sû­lü’nü, sû­ret ve sî­re­ti ile tas­vîr et.” de­miş­ti.

Hâ­lid -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ise:

“–Bu im­kân­sız, bu­na ke­li­me­ler ye­tiş­mez.” de­yin­ce, ka­bî­le re­isi:

“–O hâl­de hiç ol­maz­sa ta­sav­vur ve id­râ­kin nis­be­tin­de hu­lâ­sa et.” de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Hâ­lid -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şu muh­te­şem ce­vâ­bı ver­di:

“–Sa­na şu ka­da­rı­nı söy­le­ye­yim ki, gön­de­ri­len, gön­de­re­nin kad­rin­ce olur. Gön­de­ren, Kâ­inâ­tın Hâ­lı­kı ol­du­ğu­na gö­re, gön­der­di­ği­nin şâ­nı­nı var sen ha­yâl ve ta­sav­vur ey­le!..” (Mü­nâ­vî, V, 92; Kas­ta­lâ­nî, Me­vâ­hib-i Le­dün­niy­ye Ter­cü­me­si, s. 417)

O’nda­ki gü­zel­lik, hey­bet, nû­râ­ni­yet ve le­tâ­fet o de­re­ce­de idi ki, Al­lâh’ın pey­gam­be­ri ol­du­ğu­na dâ­ir, ay­rı­ca bir mû­ci­ze, de­lil ve bur­hâ­na ih­ti­yaç yok­tu.

Hâ­sı­lı, O’nun ah­lâ­kı Kur’ân idi. Bu­nu Mu­al­lim Nâ­ci ne gü­zel ifâ­de et­miş­tir:

Hüsn-i Kur’ân’ı gö­rür in­san olur hay­rân Sa­na

Dest-i kud­ret­le ya­zıl­mış hil­ye­dir Kur’ân Sa­na

Mev­lâ­nâ Hâ­lid-i Bağ­dâ­dî Haz­ret­le­ri de, Al­lâh Ra­sû­lü’nün ah­lâk-ı ha­mî­de­si­nin bü­tün var­lık­la­rı şev­ke ge­tir­di­ği­ni şöy­le ifâ­de eder:

“O ne gü­zel bir cö­mert­tir ki, O’nun cö­mert­lik fış­kı­ran var­lı­ğı sâ­ye­sin­de de­niz­den in­ci, sert taş­tan yâ­kut ve di­ken­den gül çı­kar. Eğer bah­çe­de O’nun gü­zel ah­lâ­kın­dan bah­se­di­lir­se, se­vinç­ten ağ­zı­nı açıp gül­me­yen, yâ­ni açıl­ma­yan bir gon­ca gö­re­mez­sin.” (Dî­vân, s. 65-66)

Bü­tün gü­zel­lik­ler, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’de top­lan­mış­tı. Vü­cû­dun­dan âde­ta nûr sa­çı­lır­dı. An­cak yi­ne de Al­lâh Ra­sû­lü’nü bü­tün gü­zel­li­ği ile kim­se gö­re­bil­miş de­ğil­dir. Ni­te­kim İmâm Kur­tu­bî şöy­le der:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hüsn-i ce­mâ­li ta­mâ­men zâ­hir ol­ma­mış­tır. Eğer var­lı­ğı­nın bü­tün gü­zel­lik­le­ri olan­ca ha­kî­ka­ti ile gö­rün­sey­di as­hâ­bı ona bak­ma­ya tâ­kat ge­ti­re­mez­di.” (Ali Yar­dım, Pey­gam­be­ri­miz’in Şe­mâ­ili, s. 49)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in şâ­iri Has­sân bin Sâ­bit -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, O’nun hil­kat­te­ki eş­siz­li­ği­ni şu şe­kil­de mıs­râ­la­ra dök­mek­te­dir:

 

(Yâ Ra­sû­lal­lâh! Hiç­bir göz, Sen’den da­ha gü­ze­li­ni gör­me­miş­tir. Hiç­bir ka­dın Sen’den da­ha gü­ze­li­ni do­ğur­ma­mış­tır. Sen, bü­tün ayıp ve nok­san­lar­dan be­rî ola­rak ya­ra­tıl­dın. San­ki Ya­ra­tan, Sen’i ar­zu et­ti­ğin gi­bi ya­rat­mış…)