İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in Sa­fâ Te­pe­sin­de Ku­reyş­li­le­ri İs­lâm’a Dâ­ve­ti

Dâ­ve­te en ya­kın­la­rın­dan baş­la­ma­sı em­re­di­len Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, bir­gün Sa­fâ Te­pe­si’ne çı­ka­rak Ku­reyş ka­bî­le­si­ne ses­len­di. On­lar da bu çağ­rı­ya icâ­bet ede­rek Sa­fâ Te­pe­si’ne gel­di­ler. Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, yük­sek bir ka­ya­nın üze­rin­den on­la­ra şöy­le hi­tâb et­ti:

“–Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Ben si­ze, şu da­ğın ete­ğin­de ve­ya şu vâ­di­de düş­man at­lı­la­rı var; he­men si­ze sal­dı­ra­cak, mal­la­rı­nı­zı gas­be­de­cek de­sem, ba­na ina­nır mı­sı­nız?”

On­lar da hiç dü­şün­me­den:

“–Evet ina­nı­rız! Çün­kü şim­di­ye ka­dar Sen’i hep doğ­ru ola­rak bul­duk. Sen’in ya­lan söy­le­di­ği­ni hiç işit­me­dik!” de­di­ler.148

Ora­ya gel­miş bu­lu­nan her­kes­ten bi­lâ-is­tis­nâ bu tas­dî­ki alan Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, on­la­ra şu ilâ­hî ha­kî­ka­ti bil­dir­di:

“–O hâl­de ben şim­di si­ze, önü­nüz­de şid­det­li bir azap gü­nü bu­lun­du­ğu­nu, Al­lâh’a inan­ma­yan­la­rın o çe­tin azâ­ba uğ­ra­ya­cak­la­rı­nı ha­ber ve­ri­yo­rum. Ben si­zi o çe­tin azap­tan sa­kın­dır­mak için gön­de­ril­dim.

Ey Ku­reyş­li­ler! Si­ze kar­şı be­nim hâ­lim, düş­ma­nı gö­ren ve âi­le­si­ne za­rar ve­re­ce­ğin­den kor­ka­rak he­men ha­ber ver­me­ye ko­şan bir ada­mın hâ­li gi­bi­dir.

Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Siz uy­ku­ya da­lar gi­bi öle­cek­si­niz. Uy­ku­dan uya­nır gi­bi de di­ri­le­cek­si­niz. Ka­bir­den kal­kıp Al­lâh’ın hu­zû­ru­na var­ma­nız, dün­yâ­da­ki her ha­re­ke­ti­ni­zin he­sâ­bı­nı ver­me­niz mu­hak­kak­tır. Ne­tî­ce­de ha­yır ve ibâ­det­le­ri­ni­zin mü­kâ­fâ­tı­nı, kö­tü iş­le­ri­ni­zin de ce­zâ ve şid­det­li azâ­bı­nı gö­re­cek­si­niz! Mü­kâ­fât ebe­dî bir cen­net; mü­câ­zât da dâ­imî bir ce­hen­nem­dir.” (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 26; Müs­lim, Îman, 348-355; Ah­med, I, 281-307; İbn-i Sa’d, I, 74, 200; Be­lâ­zu­rî, I, 119; Se­mî­ra ez-Zâ­yid, I, 357-359)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bu hi­tâ­be­si­ne, ora­da bu­lu­nan­lar­dan umû­mî bir îti­raz gel­me­di. Yal­nız am­ca­sı Ebû Le­heb:

“–Hay eli ku­ru­ya­sı! Bi­zi bu­ra­ya bu­nun için mi ça­ğır­dın?” di­ye­rek mü­nâ­se­bet­siz ve ya­kı­şık­sız söz­ler sarf et­ti. Ha­kâ­ret­le­riy­le Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in kal­bi­ni kır­dı.

Ebû Le­heb’in bu tav­rı üze­ri­ne “Teb­bet Sû­re­si” nâ­zil ol­du:

 

تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ

(1)

مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ

(2)

سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ

(3)

وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ

(4)

فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ

(5)

“Ebû Le­heb’in iki eli ku­ru­sun! Ku­ru­du da… Ma­lı ve ka­zan­dık­la­rı ona fay­da ver­me­di. O, alev­li bir ateş­te ya­na­cak. Odun ta­şı­yı­cı ola­rak ve boy­nun­da hur­ma li­fin­den bü­kül­müş bir ip ol­du­ğu hâl­de ka­rı­sı da (ate­şe gi­re­cek). (Teb­bet, 1-5) (Bu­hâ­rî, Tef­sîr 26/2, 34/2, 111/1-2; Müs­lim, Îman 355)

Âyet­te Ebû Le­heb’in ka­rı­sı da zik­re­dil­miş­tir. Çün­kü o da, ko­ca­sı gi­bi Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e pek çok ezi­yet ver­mek­te, ge­çe­ce­ği yol­la­ra di­ken koy­mak­tay­dı.

Ay­nı za­man­da bu sû­re, ırk ve ne­seb ya­kın­lı­ğı­nın mut­lak mâ­nâ­da bir kıy­me­ti­nin ol­ma­dı­ğı­nı da zım­nen ifâ­de et­mek­te­dir. Mü­him olan, rû­hî ya­kın­lık­tır, tak­vâ­dır. Rû­hun ır­kı yok­tur. Irk, ce­se­de âit bir key­fi­yet­tir. Ce­sed ise, top­rak­ta yok ola­cak­tır. İn­sa­nın kıy­me­ti, rûh ol­gun­lu­ğu nis­be­tin­de­dir. Onun mü­ker­rem vas­fı da bu­dur. İn­sa­nın mad­dî ta­ra­fı olan be­den, rû­hun gir­di­ği bir ka­lıp ve­ya giy­di­ği bir el­bi­se hük­mün­de­dir. İn­san ise de­ği­şik ku­maş­tan el­bi­se giy­mek­le kıy­met ka­zan­maz!

a

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in gay­ret­le­ri ne­tî­ce­sin­de ha­la­la­rı Haz­ret-i Sa­fiy­ye ve Haz­ret-i Âti­ke, Haz­ret-i Ab­bâs’ın âzat­lı­sı Ebû Râ­fî, Ebû Zerr ve Amr bin Abe­se müs­lü­man ol­du­lar.

Ebû Zerr -ra­dı­yal­lâ­hu anh- câ­hi­li­ye dev­rin­de de put­la­ra tap­maz­dı. Ken­di­si hi­dâ­ye­te nâ­il olu­şu­nu şöy­le an­la­tır:

Ben Gı­fâr ka­bî­le­sin­den bir kim­sey­dim. “Mek­ke’de bir zât zu­hûr et­miş, ken­di­si­nin pey­gam­ber ol­du­ğu­nu söy­lü­yor­muş.” di­ye bir ha­ber alın­ca, Al­lâh Te­âlâ da­ha o za­man gön­lü­me İs­lâm’ın mu­hab­be­ti­ni dü­şür­dü. Kar­de­şim Üneys’e:

“–Mek­ke’ye git ve ken­di­si­ne se­mâ­dan ha­ber­ler gel­di­ği­ni söy­le­yen O zât ile ko­nuş, O’nun hak­kın­da ba­na ha­ber ge­tir!” de­dim.

Kar­de­şim Üneys, Mek­ke’ye git­ti, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile bu­lu­şup söy­le­dik­le­ri­ni din­le­dik­ten son­ra ya­nı­ma gel­di. Ona:

“–Ne yap­tın? Ne ha­ber­ler ge­tir­din?” di­ye sor­dum.

“–Mek­ke’de se­nin dî­nin­de bir zâ­ta rast­la­dım ki, ken­di­si­ni Al­lâh’ın gön­der­di­ği­ni söy­lü­yor.” de­di.

“–Pe­ki halk onun hak­kın­da ne­ler söy­lü­yor?” di­ye sor­dum.

“–Şâ­ir, kâ­hin, si­hir­baz gi­bi şey­ler söy­lü­yor­lar!” de­di.

Kar­de­şim şâ­ir bir kim­se idi ve şi­ir­den de çok iyi an­lar­dı. O, Haz­ret-i Pey­gam­ber hak­kın­da şöy­le de­di:

“–Ben kâ­hin­le­rin söz­le­ri­ni bi­li­rim. O’nun söz­le­ri kâ­hin­le­rin­ki­ne hiç ben­ze­mi­yor. O’nun söz­le­ri­ni şi­irin her çe­şi­diy­le mu­kâ­ye­se et­tim. Val­lâ­hi ona şi­ir de­me­ye kim­se­nin di­li va­ra­maz. O mu­hak­kak doğ­ru söy­le­mek­te­dir. O’na if­ti­râ eden­ler ise ya­lan­cı­dır­lar! O, sâ­de­ce hay­rı, iyi­li­ği ve ah­lâ­kî fa­zî­let­le­ri em­re­di­yor, şer­den ve kö­tü­lük­ler­den de neh­ye­di­yor.”

Kar­de­şi­min an­lat­tık­la­rın­dan tat­min ola­ma­mış­tım. He­men azı­ğı­mı ve su tu­lu­mu­mu yük­le­ne­rek yo­la çık­tım. Mek­ke’ye gel­dim. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i ta­nı­mı­yor, baş­ka­sı­na sor­mak­tan da çe­ki­ni­yor­dum. Mes­cid-i Ha­râm’da bek­li­yor, Zem­zem içe­rek aç­lık ve su­suz­lu­ğu­mu gi­de­ri­yor­dum. O es­nâ­da ya­nı­ma Haz­ret-i Ali gel­di ve:

“–Her­hâl­de siz bu­ra­la­rın ya­ban­cı­sı­sı­nız?” de­di.

Ona:

“–Evet!” de­dim.

“–Öy­ley­se bi­ze mi­sâ­fir ol!” de­di.

Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ile bir­lik­te git­tim. Mek­ke­li­le­rin es­tir­di­ği te­rör ha­va­sı­nın ver­di­ği en­di­şe ile ge­liş se­be­bi­mi da­hî sor­ma­dı. Sa­bah olun­ca Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i bul­mak için tek­rar Mes­cid-i Ha­râm’a git­tim. Ak­şa­ma ka­dar bek­le­me­me rağ­men bir ha­ber ala­ma­dım. Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ba­na tek­rar uğ­ra­dı ve:

“–Siz hâ­lâ gi­de­ce­ği­niz ye­ri öğ­re­ne­me­di­niz mi?” de­di.

Ben:

“–Ha­yır.” de­dim.

Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Öy­ley­se ge­lin yi­ne bi­ze mi­sâ­fir olun.” de­di.

Ev­le­ri­ne var­dı­ğı­mız­da:

“–Se­nin hâ­lin ne­dir? Bu­ra­ya ni­çin gel­din?” di­ye sor­du.

Giz­li tu­ta­ca­ğı­na ve ba­na yol gös­te­re­ce­ği­ne dâ­ir söz al­dık­tan son­ra:

“–Bi­ze ula­şan ha­be­re gö­re bu­ra­da bir zât çık­mış, ken­di­si­nin pey­gam­ber ol­du­ğu­nu söy­lü­yor­muş! O’nun­la bu­lu­şup ko­nuş­mak üze­re gel­dim.” de­dim.

“–Gel­mek­le çok iyi et­miş­sin! Bu zât Al­lâh’ın Ra­sû­lü’dür, hak pey­gam­ber­dir. Sa­bah­le­yin be­ni tâ­kib et, gir­di­ğim eve sen de gir! Ben se­nin için teh­li­ke­li bir şey gö­rür­sem, ayak­ka­bı­mı dü­zel­ti­yor­muş gi­bi du­va­ra dö­ne­rim, sen de ge­çer gi­der­sin.” de­di.

Ni­hâ­yet Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın hu­zû­ru­na var­dık.

“–Es-Se­lâ­mu aley­ke yâ Ra­sû­lal­lâh!” di­ye­rek onu ilk kez İs­lâm se­lâ­mı ile ben se­lâm­la­dım.

“–Yâ Mu­ham­med! Sen in­san­la­rı ne­ye dâ­vet edi­yor­sun?” di­ye sor­dum.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Bir olan ve hiç­bir şe­rî­ki ol­ma­yan Al­lâh’a îmâ­na, put­la­rı terk et­me­ye ve be­nim de Al­lâh’ın Ra­sû­lü ol­du­ğu­ma şe­hâ­det et­me­ye dâ­vet edi­yo­rum.” bu­yur­du.

Ba­na İs­lâm’ı an­la­tın­ca he­men müs­lü­man ol­dum. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- müs­lü­man ol­ma­ma çok se­vin­di ve mes­rûr bir çeh­rey­le te­bes­süm et­ti.

“–Ey Ebû Zerr! Şim­di bu işi Mek­ke­li­ler­den giz­li tut ve mem­le­ke­ti­ne dön!” bu­yur­du.

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ben dî­ni­mi açık­la­mak is­ti­yo­rum.” de­dim.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Ben Mek­ke­li­le­rin sa­na za­rar ver­me­le­rin­den en­di­şe edi­yo­rum!” bu­yur­du.

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Ben öl­dü­rü­le­ce­ği­mi bil­sem de bu­nu mu­hak­kak ya­pa­ca­ğım.” de­dim.

Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz sü­kût et­ti.

Ku­reyş­li­le­rin Mes­cid-i Ha­râm’da top­lan­dık­la­rı bir sı­ra­da ora­ya va­rıp yük­sek ses­le:

“–Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Eş­he­dü en lâ ilâ­he il­lâl­lâh ve eş­he­dü en­ne Mu­ham­me­den ab­dü­hû ve ra­sû­lüh!” di­ye­rek ba­ğır­dım.

Müş­rik­ler:

“–Adam sa­pıt­tı! Adam sa­pıt­tı! Kal­kın yü­rü­yün şu sâ­bi­înin149 üze­ri­ne!” di­ye­rek kalk­tı­lar ve be­ni öl­dü­re­si­ye döv­dü­ler. O es­nâ­da Al­lâh Ra­sû­lü’nün am­ca­sı Ab­bâs ye­ti­şip üze­ri­me ka­pan­dı ve on­la­ra:

“–Ya­zık­lar ol­sun si­ze! Ey Ku­reyş ce­mâ­ati! Siz­ler tüc­câr in­san­lar­sı­nız. Ti­câ­ret yo­lu­nuz da Gı­fâr ka­bî­le­sin­den geç­mek­te­dir. Yok­sa ti­câ­ret yo­lu­nu­zun ke­sil­me­si­ni mi is­ti­yor­su­nuz?” di­ye çı­kı­şın­ca ba­şım­dan da­ğıl­dı­lar.

Er­te­si gün sa­bah­le­yin Mes­cid-i Ha­râm’a var­dı­ğım­da yi­ne ay­nı hâ­di­se te­ker­rür et­ti. Be­ni öl­dü zan­ne­dip bı­rak­tı­lar. Kal­kıp Al­lâh Ra­sû­lü’nün ya­nı­na var­dım. Efen­di­miz hâ­li­mi gö­rün­ce:

“–Ben se­ni me­net­me­miş miy­dim?” bu­yur­du.

Ben:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Bu gön­lü­mün bir ar­zu­suy­du, ben de ye­ri­ne ge­tir­dim.” de­dim.

Bir müd­det Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nın­da kal­dım. Da­ha son­ra:

“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Ba­na ne yap­ma­mı em­re­der­sin?” de­dim.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Sa­na em­rim ge­lin­ce İs­lâm’ı kav­mi­ne teb­lîğ et! Or­ta­ya çık­tı­ğı­mı­zı ha­ber alın­ca ya­nı­ma gel!” bu­yur­du­lar. (Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr 33, Me­nâ­kıb 10; Ah­med, V, 174; Hâ­kim, III, 382-385; İbn-i Sa’d, IV, 220-225)

Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz, in­san­la­rı İs­lâm’a dâ­ve­te de­vâm et­ti. Hac mev­sim­le­rin­de, Ukâz, Me­cen­ne, Zül­me­câz gi­bi pa­na­yır­lar­da in­san­la­rın top­lu bu­lun­duk­la­rı yer­le­ri de­vam­lı do­la­şır, rast­la­dı­ğı her­ke­se, hür-kö­le, za­yıf-kuv­vet­li, zen­gin-fa­kir de­me­den İs­lâm’ı teb­lîğ eder, on­la­rı Al­lâh’ın bir­li­ği­ne îmân et­me­ye ça­ğı­rır­dı.150

a

Nü­büv­ve­tin bu saf­ha­sın­da nâ­zil olan âyet­ler, umû­mi­yet­le kı­yâ­me­tin deh­şe­tin­den ha­ber ver­mek­tey­di:

 

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ

(7)

مَا لَهُ مِن دَافِعٍ

(8)

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاء مَوْرًا

(9)

وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا

(10)

فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ

(11)

الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ

(12)

يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا

(13)

هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنتُم بِهَا تُكَذِّبُونَ

(14)

“Rab­bi­nin azâ­bı mu­hak­kak vu­kû bu­la­cak­tır. Ona en­gel ola­cak hiç­bir şey yok­tur. O gün gök sar­sıl­dık­ça sar­sı­lır. Dağ­lar yü­rü­dük­çe yü­rür. O gün (pey­gam­ber­le­ri­ni) ya­lan­la­yan­la­rın vay hâ­li­ne! On­lar ki, dal­dık­la­rı bâ­tıl için­de oya­la­nıp du­ru­yor­lar. O gün ce­hen­nem ate­şi­ne iti­lip atı­lır­lar da: «İş­te ya­lan­la­yıp dur­du­ğu­nuz ateş bu­dur!» de­ni­lir.” (et-Tûr, 7-14)

Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in pey­gam­ber­li­ği­ni îlân et­me­si ve dâ­ve­te ale­nen baş­la­ma­sı­nın ar­dın­dan müş­rik­le­rin ve put­la­rı­nın aley­hin­de­ki âyet-i ke­rî­me­ler de nâ­zil ol­ma­ya baş­la­dı:

 

إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ

(Ey müş­rik­ler!) Siz ve si­zin Al­lâh’tan baş­ka tap­tı­ğı­nız şey­ler, hep ce­hen­nem odu­nu ola­cak­tır. Siz ora­ya gi­re­cek­si­niz.” (el-En­bi­yâ, 98)

 

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ وَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ

(Ey Ra­sû­lüm!) De ki: Ben de an­cak si­zin gi­bi bir in­sa­nım. Ba­na ilâ­hı­nı­zın bir tek ilâh ol­du­ğu vah­yo­lu­nu­yor. Ar­tık O’na yö­ne­lin! O’ndan mağ­fi­ret di­le­yin! (Al­lâh’a) or­tak ko­şan­la­rın vay hâ­li­ne!” (Fus­si­let, 6)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, müş­rik­le­rin tap­mak­ta ol­duk­la­rı put­la­rı­nı yer­me­ye baş­la­dı­ğı, kü­für ve da­lâ­let üze­re ölüp git­miş olan ata­la­rı­nın ce­hen­nem­de ol­duk­la­rı­nı söy­le­di­ği za­man, Ku­reyş müş­rik­le­ri Pey­gam­ber Efen­di­miz’i red ve in­kâr et­ti­ler. O’na kar­şı kin ve düş­man­lık bes­le­mek hu­sû­sun­da bir­leş­ti­ler. An­cak Ebû Tâ­lib, Al­lâh Ra­sû­lü’nü hi­mâ­ye et­ti­ği için bir şey ya­pa­ma­dı­lar.151

Ebû Ce­hil, Ebû Le­heb, Ve­lîd bin Mu­ğî­re, Ümey­ye bin Ha­lef, Âs bin Vâ­il, Nadr bin Hâ­ris, Uk­be bin Ebî Mu­ayt, Ut­be bin Re­bîa gi­bi azı­lı müş­rik­ler, Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’e kar­şı düş­man­lık­ta aşı­rı gi­dip ebe­dî hüs­râ­na dû­çâr olan bed­baht­lar­dan­dı.