İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Müş­rik­le­rin Kur’ân’a Kar­şı Ta­vır­la­rı

İs­lâm, müş­rik­le­rin nef­sâ­nî ha­yat­la­rı­na son ve­ri­yor, hak­tan, adâ­let­ten, kı­yâ­met­ten, ye­ni­den di­ri­lip he­sap ver­mek­ten, ya­pı­lan kö­tü­lük ve hak­sız­lık­la­rın ce­zâ­sız kal­ma­ya­ca­ğın­dan bah­se­di­yor­du. Kâ­fir­ler bu du­rum­dan çok ra­hat­sız ol­du­lar. Üs­te­lik İs­lâm, müş­rik­le­rin ilâh­la­rı­nı bâ­tıl ad­de­di­yor­du. Bun­la­ra ilâ­ve­ten Al­lâh Ra­sû­lü’nün ge­tir­di­ği “Bü­yük Ha­ber” ile Mek­ke sar­sıl­ma­ya baş­la­mış­tı. Ne­be Sû­re­si’nin ilk âyet­le­ri, bu deh­şet­li man­za­ra­yı şöy­le tas­vîr eder:

 

عَمَّ يَتَسَاءلُونَ

(1)

عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ

(2)

الَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ

(3)

“Bir­bir­le­ri­ne ne­yi so­rup du­ru­yor­lar? Hak­kın­da ih­ti­lâf edip dur­duk­la­rı o bü­yük ve müt­hiş ha­be­ri (mi?)(en-Ne­be, 1-3)

İn­san, hak­ka ve ha­kî­ka­te mey­yâl ola­rak ya­ra­tıl­ma­sı se­be­biy­le, kal­ben meç­hû­le rı­zâ gös­ter­mez. Dâ­imâ mâ­lû­ma ko­şar. Bu ba­kım­dan bil­me­di­ği ve bi­le­me­ye­ce­ği şey­ler onu muz­da­rip kı­lar. Öte­den be­ri be­şe­ri­ye­ti, -pey­gam­ber­ler­le ir­şâd olun­ma­la­rı­na rağ­men- ölüm me­se­le­si çok meş­gul et­miş­tir. Zi­hin­ler­de ze­hir­li bir yı­lan gi­bi çö­rek­le­nen ve za­man za­man kor­kunç iz’âc (ız­tı­rap) hal­ka­la­rıy­la kı­mıl­da­yan bu so­ru, tür­lü te­lâk­kî ve ifâ­de­ler­le sus­tu­rul­mak, bas­tı­rıl­mak, şu­ural­tı­na hap­se­dil­mek is­ten­miş­tir. Fa­kat her­ke­si, ha­yat mev­zu­un­dan da­ha üs­tün ve ateş­li bir gir­dap hâ­lin­de sa­ran ölüm vâ­kı­ası, -is­tis­nâ­sız- baş­la­ra çö­ke­cek çe­tin bir ha­kî­kat olun­ca, onu mâ­lû­ma bağ­la­mak be­şe­rî gâ­ye­le­rin en ba­şın­da ge­lir.

      Be­şer dü­şün­ce­siy­le kav­ran­ma­sı­na im­kân bu­lu­na­ma­yan bu is­tik­bâl dü­ğü­mü­nü, an­cak vah­yin kud­re­ti çö­ze­bi­lir. Bü­tün pey­gam­ber­le­rin bil­has­sa Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in ver­di­ği bu is­tik­bâl ha­be­ri, te­şek­kür­ler­le, min­net­ler­le kar­şı­lan­ma­sı îcâb eder­ken -ne ya­zık kı- in­san­lık şe­ref ve hay­si­ye­tin­den uzak­laş­mış bir­ta­kım kim­se­ler ta­ra­fın­dan alay­lar, ha­kâ­ret­ler, iz’âc­lar ve bî­gâ­ne­lik­ler­le mu­kâ­be­le gör­müş­tü. Ya­ra­tı­lış hik­met ve gâ­ye­si­nin zıd­dı­na bir ha­yat ya­şa­yan müş­rik­ler ve mün­kir­ler, Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in va­hiy yo­luy­la bil­dir­di­ği âhi­ret ha­be­ri­ni hay­ret ve şaş­kın­lık­la kar­şı­la­mış, nef­sâ­nî ya­şa­yış­la­rı­na ters dü­şen bu ebe­dî kur­tu­luş dâ­ve­ti­ne müt­hiş bir inat ve yüz kı­zar­tı­cı bir men­fî­lik­le sırt çe­vir­miş­ler­di.

Kur’ân-ı Ke­rîm, âhi­ret­ten, “ne­be-i azîm: bü­yük ha­ber” di­ye bah­set­miş­tir. Bu­nun se­be­bi ve hik­me­ti pek açık­tır. Çün­kü in­san­lar -ha­yat şart­la­rı ne olur­sa ol­sun-, ölüm kar­şı­sın­da müş­te­rek bir ız­tı­rap du­yar­lar. Bü­tün ha­yat yol­la­rı­nın dö­ne do­la­şa ölüm ufuk­la­rın­da kay­bo­lu­şu, özel­lik­le îman­sız gö­nül­le­ri de­rin­den de­ri­ne sız­la­tır. Ya­şa­yan­lar için ölüm­den ehem­mi­yet­li bir hâ­di­se ol­ma­dı­ğı için bu­na dâ­ir ha­be­rin de aza­me­ti­nin kav­ran­ma­sı îcâb eder. Ni­te­kim bu­nu lâ­yı­kıy­la id­râk ede­bi­len­ler, fâ­nî ve ge­çi­ci nî­met­le­ri bı­rak­mış­lar, ya­lan­cı is­tik­bâl­den, ger­çek ve ebe­dî is­tik­bâ­le yö­nel­miş­ler­dir. Ölüm­den ib­ret alın­ma­ya­rak ya­şa­nan ha­yat, ka­ran­lık bir mu­sî­bet âle­min­den fark­sız­dır. Sa­âdet yıl­dı­zı, gü­zel ya­şan­mış bir ha­yâ­tın so­nun­da ge­len ölüm­le do­ğar. Bun­dan do­la­yı­dır ki İs­lâm dî­ni, ölü­mü dâ­imâ ha­tır­la­yıp ona ha­zır­lık­lı bu­lun­ma­yı tav­si­ye et­miş­tir.

Kur’ân’ın, âhi­ret ve ölüm gi­bi he­vâ ve he­ves­le­ri­ne mu­hâ­lif be­yan­la­rın­dan ra­hat­sız olan kâ­fir­ler, Pey­gam­ber Efen­di­miz’den onu hoş­la­rı­na gi­de­cek şe­kil­de de­ğiş­tir­me­si­ni is­te­di­ler. Al­lâh Ra­sû­lü’ne ge­le­rek:

“–Bi­ze, için­de Lât ve Uz­zâ’ya ibâ­de­ti terk et­me­mi­zin em­re­dil­me­di­ği bir Kur’ân ge­tir. Eğer Al­lâh Sa­na böy­le bir Kur’ân in­dir­mi­yor­sa Sen böy­le bir Kur’ân söy­le ve­ya Al­lâh’ın­dan Sa­na ge­le­ni bu şe­kil­de de­ğiş­tir; azâb âye­ti ye­ri­ne rah­met âye­ti koy, ha­râ­mın ye­ri­ne he­lâ­li, he­lâ­lin ye­ri­ne ha­râ­mı koy!” de­di­ler.

Bu kim­se­ler hak­kın­da şu âyet-i ke­rî­me nâ­zil ol­du:

 

وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاءنَا ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَـذَا أَوْ بَدِّلْهُ قُلْ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أُبَدِّلَهُ مِن تِلْقَاء نَفْسِي إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

“Âyet­le­ri­miz on­la­ra açık açık oku­nun­ca, (öl­dük­ten son­ra) Biz’im­le kar­şı­laş­ma­yı um­ma­yan­lar: «Bun­dan baş­ka bir Kur’ân ge­tir ve­ya bu­nu de­ğiş­tir.» de­di­ler. De ki: «Onu ken­di­li­ğim­den de­ğiş­ti­re­mem, ben an­cak ba­na vah­yo­lu­na­na tâ­bî olu­rum. Ben Rab­bi­me kar­şı ge­lir­sem, bü­yük gü­nün azâ­bı­na uğ­ra­mak­tan kor­ka­rım.»” (Yû­nus, 15) (Vâ­hi­dî, s. 270; Alû­sî, XI, 85)

Müş­rik­ler ne ya­pa­cak­la­rı­nı şa­şır­mış­lar­dı. Müs­lü­man­la­ra re­vâ gö­rü­len zu­lüm, iş­ken­ce, bas­kı ve ezi­yet­ler gün­den gü­ne ar­tı­yor, Mek­ke’de ha­yat ta­ham­mül edi­le­mez bir hâl alı­yor­du. Bu­nun üze­ri­ne di­ğer müs­lü­man­lar gi­bi Haz­ret-i Ebû Be­kir de hic­ret et­mek üze­re Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’den izin is­te­miş ve ken­di­si­ne izin ve­ri­lin­ce, Ha­be­şis­tan’a doğ­ru yo­la çık­mış­tı.

Bir-iki gün git­tik­ten son­ra Kâ­re ka­bî­le­si­nin re­isi İbn-i De­ği­ne ile kar­şı­laş­tı.

İbn-i De­ği­ne:

“–Ey Ebû Be­kir! Se­nin gi­bi bir zât ne yur­dun­dan çı­kar ne de çı­ka­rı­lır. Val­lâ­hi, sen kav­mi­nin ve ka­bî­le­nin zî­ne­ti­sin! İyi­lik iş­ler, ak­ra­bâ­la­rı­nı ko­ru­yup gö­ze­tir­sin. İşi­ni gör­mek­ten âciz olan­la­rın yü­kü­nü ta­şır­sın! Ge­ri dön, sen be­nim hi­mâ­yem­de­sin.” de­di.

Haz­ret-i Ebû Be­kir de İbn-i De­ği­ne ile bir­lik­te Mek­ke’ye ge­ri dön­dü. Mek­ke’ye gir­dik­le­rin­de, İbn-i De­ği­ne hi­mâ­ye­si­ni bü­tün Ku­reyş­li­le­re îlân et­ti.

Bu­na kar­şı­lık Ku­reyş­li­ler, İbn-i De­ği­ne’ye bâ­zı şart­lar ile­ri sür­dü­ler:

“–Ebû Bekr’e söy­le, Rab­bi­ne ibâ­de­ti­ni evi­nin için­de yap­sın! Ora­da is­te­di­ği ka­dar na­maz kıl­sın, Kur’ân oku­sun, fa­kat evin­den baş­ka yer­de açık­tan na­maz kı­lıp Kur’ân oku­ya­rak bi­zi ra­hat­sız et­me­sin! Çün­kü biz onun, ka­dın­la­rı­mı­zı ve ço­cuk­la­rı­mı­zı mef­tûn et­me­sin­den en­di­şe­le­ni­yo­ruz.” de­di­ler.

İbn-i De­ği­ne müş­rik­le­rin bu is­tek­le­ri­ni Haz­ret-i Ebû Bekr’e söy­le­di. O da mu­vâ­fa­kat et­ti. Evi­nin önün­de bir na­maz­gâh yap­tı. Ora­da na­maz kı­lıp Kur’ân oku­ma­ya baş­la­dı. Rik­kat-i kal­biy­ye sâ­hi­bi, yuf­ka yü­rek­li bir zât ol­du­ğu için Kur’ân-ı Ke­rîm’i okur­ken hü­zün­le­nir, göz­yaş­la­rı­na mâ­nî ola­maz­dı. O, Kur’ân-ı Ke­rîm okur­ken müş­rik­le­rin ço­cuk­la­rı ve ka­dın­la­rı ba­şı­na top­la­nıp hay­ran hay­ran din­le­me­ye baş­la­dı­lar. Bu hâl Ku­reyş müş­rik­le­ri­ni kor­kut­tu. Bu­nun üze­ri­ne İbn-i De­ği­ne’ye mü­râ­ca­at ede­rek, on­dan Haz­ret-i Ebû Bekr’in böy­le yap­ma­sı­na mâ­nî ol­ma­sı­nı ve­ya­hut üze­rin­de olan hi­mâ­ye­si­ni kal­dır­ma­sı­nı is­te­di­ler.

O da:

“–Ey Ebû Be­kir! Ya evin­de otu­rup se­si­ni çı­kar­ma ya da be­nim hi­mâ­yem­den çık­tı­ğı­nı îlân et.” de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Ebû Be­kir Sıd­dîk -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Al­lâh’a te­vek­kül ede­rek şu tes­lî­mi­yet do­lu ce­vâ­bı ver­di:

“–Hi­mâ­ye­ni sa­na iâ­de edi­yo­rum. Ba­na Al­lâh’ın hi­mâ­ye­si kâ­fî­dir.” (Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr, 45; İbn-i Hi­şâm, I, 395-396)

a

Arap ce­mi­ye­ti ede­bi­yâ­ta son de­re­ce düş­kün ol­du­ğu için, fa­sîh ve be­lîğ bir söz­den son de­re­ce mü­te­es­sir olur ve ona fev­ka­lâ­de rağ­bet eder­di. Öy­le ki, ye­ri­ne gö­re sâ­de­ce bir be­yit bi­le, bâ­zı­la­rı­nı gök­le­re çı­ka­rır­ken, bâ­zı­la­rı­nı da ye­rin di­bi­ne ge­çir­me­ye kâ­fî ge­li­yor­du. Müş­rik­ler, za­man za­man ken­di­le­ri­ni bi­le tes­hîr eden Kur’ân üs­lû­bu­nun son de­re­ce te­sir­li ol­ma­sı­nı göz önün­de bu­lun­du­ra­rak ken­di­le­rin­ce bâ­zı ted­bir­ler alı­yor­lar­dı. Kur’ân’ın okun­ma­sı­nı ve din­len­me­si­ni ya­sak­la­yan müş­rik­ler, bir şe­kil­de Kur’ân okun­du­ğun­da ise in­san­la­rın o ilâ­hî ke­lâ­mı işi­tip de gö­nül­le­ri­nin mey­let­me­si­ne mâ­nî ol­mak için gü­rül­tü çı­ka­rı­yor­lar­dı. Ce­nâb-ı Hak bu­nu âyet-i ke­rî­me­de şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

 

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهَذَا الْقُرْآنِ وَالْغَوْا فِيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ

“İn­kâr eden­ler: «Bu Kur’ân’ı din­le­me­yin; oku­nur­ken gü­rül­tü çı­ka­rın; bel­ki üs­tün ge­lir­si­niz!» de­di­ler.” (Fus­si­let, 26)

Âlem­le­rin Efen­di­si -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, kav­mi­nin ken­di­si­ne re­vâ gör­dü­ğü her tür­lü ezi­yet ve zul­me rağ­men yi­ne de on­la­ra İs­lâm’ı teb­lîğ et­mek­ten, on­la­rı ebe­dî kur­tu­lu­şa dâ­vet­ten ge­ri dur­mu­yor­du. Müş­rik­ler ise Arap­lar­dan hac, um­re ve­ya baş­ka bir mak­sat­la Mek­ke’ye ge­len­le­ri şeh­rin dı­şın­da kar­şı­la­ya­rak, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e yak­laş­ma­ma­la­rı ve O’nun söy­le­dik­le­ri­ni din­le­me­me­le­ri hu­sû­sun­da on­la­rı îkaz ve hat­tâ teh­did edi­yor­lar­dı. Al­lâh Ra­sû­lü’ne de­li­lik, si­hir­baz­lık, kâ­hin­lik gi­bi va­sıf­lar ya­kış­tı­ra­rak, ken­di­le­ri­nin bi­le inan­ma­dık­la­rı bu if­ti­râ­lar­la Mek­ke’ye ge­len­le­ri O’ndan uzak tut­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar­dı.

Tu­feyl bin Amr176 Mek­ke’ye ge­lin­ce, Ku­reyş’in ile­ri ge­len­le­rin­den bir­kaç ki­şi ya­nı­na va­rıp:

“–Ey Tu­feyl! Sen şâ­ir bi­ri­sin ve kav­min için­de ha­tı­rı sa­yı­lan mû­te­ber bir adam­sın. Mem­le­ke­ti­mi­ze gel­din ama, ara­mız­da çı­kan şu ada­ma dik­kat et! O’nun du­ru­mu bi­zi sı­kın­tı­ya dü­şür­dü. Ce­mi­ye­ti­mi­zi ve iş­le­ri­mi­zi dar­ma­da­ğın et­ti. Sö­zü si­hir gi­bi te­sir­li olup in­sa­nın ba­ba­sıy­la, kar­de­şiy­le ve ha­nı­mıy­la ara­sı­nı açı­yor. Ba­şı­mı­za ge­len bu hâ­lin, se­nin ve kav­mi­nin ba­şı­na da gel­me­sin­den kor­ka­rız. O’nun­la as­lâ ko­nuş­ma ve ken­di­sin­den hiç­bir şey din­le­me!” di­ye tel­kin­de bu­lun­du­lar.

Bu tel­kin­le­rin te­si­ri al­tın­da ka­lan Tu­feyl, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’den bir şey din­le­me­me­ye ve O’nun­la hiç ko­nuş­ma­ma­ya ka­rar ver­di. Hat­tâ Mes­cid-i Ha­râm’a var­dı­ğı za­man, Al­lâh Ra­sû­lü’nün söy­le­dik­le­ri­ni işit­me­mek için ku­lak­la­rı­na pa­muk tı­ka­dı. Da­ha son­ra ise, için­de bu­lun­du­ğu du­ru­mu ken­di­si­ne ya­kış­tı­ra­ma­ya­rak:

“–Ya­zık­lar ol­sun ba­na! Ben akıl­lı ve şâ­ir bir kim­se­yim. Sö­zün gü­ze­li­ni de çir­ki­ni­ni de iyi bi­li­rim. O hâl­de şu ada­mın söy­le­di­ği­ni din­le­mem­de ne mah­zur ola­bi­lir ki? Gü­zel ise ka­bûl eder, çir­kin ise red­de­de­rim.” di­ye dü­şün­dü ve ora­da bek­le­di. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ay­rı­lıp evi­ne git­ti­ğin­de o da ar­ka­sın­dan git­ti ve:

“–Yâ Mu­ham­med! Kav­min ba­na Sen’in hak­kın­da şöy­le şöy­le de­di. Be­ni o ka­dar kor­kut­tu­lar ki, söz­le­ri­ni işit­me­ye­yim di­ye ku­lak­la­rı­ma pa­muk bi­le tı­ka­dım. Son­ra Al­lâh’ın yar­dı­mıy­la sö­zü­nü din­le­me­ye mu­vaf­fak ol­dum. Sen şu dâ­vâ­nı ba­na bir an­la­tır mı­sın?” de­di.

Tu­feyl de­vam­la şöy­le der:

“–Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ba­na İs­lâm’ı an­lat­tı, Kur’ân oku­du. Val­lâ­hi ben hiç­bir za­man Kur’ân’dan da­ha gü­zel bir söz, İs­lâm’dan da­ha gü­zel bir dîn işit­me­miş­tim! He­men müs­lü­man olup Al­lâh’tan baş­ka hiç­bir ilâh bu­lun­ma­dı­ğı­na şe­hâ­det et­tim.”

Tu­feyl -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ya­nın­da bir­kaç gün kal­dık­tan son­ra izin is­te­di ve teb­lîğ ni­ye­tiy­le ka­bî­le­si­ne dön­dü. İn­san­la­ra de­lîl ola­rak kul­la­na­bi­le­ce­ği bir ke­râ­me­ti ol­ma­sı için Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’den Al­lâh’a duâ et­me­si­ni is­te­di. Al­lâh Ra­sû­lü’nün du­âsı be­re­ke­tiy­le, ön­ce iki gö­zü­nün ara­sın­da kan­dil gi­bi bir nûr pey­dâ ol­du. Son­ra da ken­di ta­le­biy­le bu nûr, yü­zün­den ay­rı­lıp değ­ne­ği­nin ucu­na geç­ti. Bu şe­kil­de kav­mi­nin ya­nı­na dö­ne­rek şe­hâ­det mer­te­be­si­ne nâ­il olun­ca­ya ka­dar teb­lîğ ve ci­hâd ile meş­gûl ol­du.177

Tu­feyl -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın dâ­ve­ti­ne ilk icâ­bet eden kim­se, en­çok ha­dîs ri­vâ­yet eden meş­hur sa­hâ­bî Ebû Hü­rey­re -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ol­muş­tur.178

a

Kur’ân-ı Ke­rîm kar­şı­sın­da bu ka­dar men­fî ta­vır ta­kın­ma­la­rı­na rağ­men müş­rik­ler vic­dan­la­rıy­la baş ba­şa kal­dık­la­rın­da ha­kî­ka­ti tes­lîm edi­yor, Kur’ân-ı Ke­rîm’i giz­li giz­li din­le­mek­ten ken­di­le­ri­ni ala­mı­yor­lar­dı. Bu se­fer de baş­ka bir ba­hâ­ne bu­la­rak:

 

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هَذَا الْقُرْآنُ عَلَى رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ

“«Bu Kur’ân, iki şe­hir­den bir bü­yük ada­ma in­di­ril­se ol­maz mıy­dı?»

di­yor­lar­dı.” (ez-Zuh­ruf, 31)

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i hak pey­gam­ber ve Kur’ân-ı Ke­rîm’i de hak ki­tap ola­rak vic­dâ­nen ka­bûl et­tik­le­ri hâl­de nef­sâ­ni­yet­le­ri tas­dik­le­ri­ne mâ­nî olu­yor­du. Kur’ân’ın Al­lâh’ın ki­tâ­bı ol­du­ğu­nu ka­bûl edi­yor­lar fa­kat -hâ­şâ- Al­lâh’ın irâ­de­si­ne ve tak­dî­ri­ne yan­lış­lık izâ­fe edi­yor­lar­dı. On­la­rın, nef­sâ­ni­yet bü­rü­müş ve ha­kî­ka­te per­de ol­muş akıl­la­rın­ca, Kur’ân, zen­gin ol­ma­yan, ye­tim ve ök­süz bi­ri­ne de­ğil; ya Mek­ke’nin zen­gin­le­rin­den Ve­lîd bin Mu­ğî­re’ye ya da Tâ­if’in zen­gin­le­rin­den Amr bin Umeyr’e in­di­ril­me­liy­di.

Ni­te­kim Ve­lîd bin Mu­ğî­re şöy­le de­miş­ti:

“–Ku­reyş’in bü­yü­ğü ve efen­di­si olan ben, ya­hut Sa­kîf’in ulu­su Amr bin Umeyr du­rur­ken, Kur’ân Mu­ham­med’e mi ine­cek?!.” (İbn-i Hi­şâm, I, 385)

Hâl­bu­ki kul­la­rın Hak ka­tın­da­ki kıy­me­ti, ne zen­gin­lik­le ne de soy­lu­luk­la­dır; an­cak tak­vâ ile­dir. Kal­dı ki, Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, soy ci­he­tiy­le de on­la­rın en şe­ref­li­si idi.