İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Mek­ke­li­le­rin Uz­laş­ma Gay­ret­le­ri

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hiç­bir şe­ye al­dır­ma­dan İs­lâm’ı teb­lî­ğe de­vâm edi­şi, müş­rik­le­ri çi­le­den çı­ka­rı­yor­du. Müs­lü­man­la­ra ateş püs­kür­me­ye baş­la­dı­lar. Çün­kü ye­ni ge­len dîn, men­fa­at­le­ri­ne do­kun­mak­tay­dı. He­men Ebû Tâ­lib’e koş­tu­lar. Du­ru­mu an­la­tıp ye­ğe­ni­ne mâ­nî ol­ma­sı­nı is­te­di­ler. Ebû Tâ­lib, on­la­rı ne­zâ­ket­le sav­dı. Haz­ret-i Pey­gam­ber’e de hiç­bir şey söy­le­me­di.

Böy­le­ce hiç­bir şe­yin de­ğiş­me­di­ği­ni gö­ren müş­rik­ler, tek­rar Ebû Tâ­lib’e gel­di­ler ve:

“–Ey Ebû Tâ­lib! Ar­tık ta­ham­mü­lü­müz kal­ma­dı! Bi­li­yor­sun ki kar­de­şi­nin oğ­lu, bi­zim dî­ni­mi­zi ve ilâh­la­rı­mı­zı kö­tü­lü­yor. Bi­zi de ah­mak­lık­la suç­lu­yor. Eğer ye­ğe­ni­ni şu yap­tık­la­rın­dan vaz­ge­çir­mez­sen, hem sa­na hem de O’na kar­şı ge­le­ce­ğiz. Ya O’nu bu iş­ten vaz­ge­çir, ya da O’nun üze­rin­den hi­mâ­ye­ni kal­dır! Biz O’nun hak­kın­dan ge­li­riz…” de­di­ler.

Ebû Tâ­lib, bu söz­ler üze­ri­ne Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e müş­rik­le­rin ta­vır­la­rı­nı ne­zâ­ket­le an­lat­tı. O’nu hi­mâ­ye­den vaz­geç­me­mek­le be­râ­ber müş­rik­le­re kar­şı koy­mak is­te­me­di­ği­ni de his­set­ti­re­rek:

“–Be­ni de ken­di­ni de ko­ru!” de­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- çok üzül­dü. Çün­kü am­ca­sı­nın söz­le­ri, ge­rek­ti­ğin­de ken­di­si­ni ko­ru­mak­tan vaz­ge­çe­ce­ği mâ­nâ­sı­na da ge­li­yor­du. Mü­bâ­rek göz­le­ri nem­len­di. Zî­râ müs­lü­man­lar he­nüz za­yıf­tı­lar. Ser­vet ve kuv­ve­te râm ol­muş bu­lu­nan Ku­reyş’in az­gın müş­rik­le­ri­ne kar­şı ko­ya­cak güç­le­ri yok­tu.

Bu es­nâ­da Ra­sû­lü’nün içi­ne düş­tü­ğü zor­lu­ğu aşa­bil­me­si için Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yur­du:

 

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا

(8)

رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا

(9)

“Rab­bi­nin is­mi­ni zik­ret! Her şe­yi bı­ra­kıp bü­tün var­lı­ğın­la yal­nız O’na yö­nel! O (Al­lâh ki), do­ğu­nun da ba­tı­nın da Rab­bi­dir. O’ndan baş­ka ilâh yok­tur. Öy­ley­se yal­nız O’nun hi­mâ­ye­si­ne sı­ğın!” (el-Müz­zem­mil, 8-9)

Bu­nun üze­ri­ne Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in hüz­nü da­ğıl­dı. Sar­sıl­maz bir îman ve üs­tün bir şe­câ­at­le, am­ca­sı Ebû Tâ­lib’e şu meş­hur söz­le­ri­ni söy­le­di:

“–Ey am­ca­cı­ğım! Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, bu adam­lar, bir eli­me Gü­neş’i, bir eli­me de Ay’ı koy­sa­lar, ben yi­ne bu dâ­vet­ten vaz­geç­mem!”

Bu söz­le­ri­nin ar­dın­dan nem­li göz­ler­le ora­dan ay­rıl­dı.

Böy­le­si­ne bir ce­vap bek­le­me­yen Ebû Tâ­lib âde­ta sar­sıl­dı. Îmân et­me­miş­ti, ama Haz­ret-i Pey­gam­ber’i ev­lâ­dı gi­bi se­ver­di. Hem ve­fât et­me­den az ev­vel oğul­la­rı­nı top­la­yıp Haz­ret-i Pey­gam­ber’i han­gi­si­nin hi­mâ­ye­si­ne ala­ca­ğı­nı so­ran ba­ba­sı Ab­dül­mut­ta­lib’e:

“–Ba­ba­cı­ğım! Bi­li­yor­sun zen­gin de­ği­lim, fa­kat yu­mu­şak kalb­li ve şef­kat sâ­hi­bi­yim. Kar­de­şi­min oğ­lu­na bak­ma­yı ca­nı­ma min­net bi­li­rim. Bu hu­sus­ta sa­na söz ve­ri­rim; O’nu ba­na emâ­net et!..” di­ye te­mi­nat ver­miş­ti.

Bu yüz­den Âlem­le­rin Efen­di­si’nin böy­le mah­zun bir şe­kil­de ya­nın­dan ay­rıl­ma­sı­na Ebû Tâ­lib’in mer­ha­met­li yü­re­ği da­ya­na­ma­dı, O’nun ar­dın­dan hay­kır­dı:

“–Ey kar­de­şi­min oğ­lu! Gel, is­te­di­ği­ni söy­le! Ye­min ede­rim ki, hiç­bir şey kar­şı­sın­da Sen’i on­la­ra tes­lîm et­mem!” (İbn-i Hi­şâm, I, 276-278; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 96-97)

Müş­rik­ler ar­zu­la­rı­na nâ­il ola­ma­yın­ca Ve­lîd bin Mu­gî­re’nin oğ­lu Umâ­re’yi Ebû Tâ­lib’e gö­tür­dü­ler ve:

“–Bu Umâ­re, Ku­reyş genç­le­ri­nin en güç­lü ve en ya­kı­şık­lı­sı­dır. Sen bu­nu al, onun ak­lın­dan ve kuv­ve­tin­den is­ti­fâ­de et! Se­nin ev­lâ­dın ol­sun. Ba­ba ve ata­la­rı­nın dî­ni­ne kar­şı çı­kan, kav­mi­ni bö­len, fi­kir­le­ri­ni hi­çe sa­yan şu ye­ğe­ni­ni bi­ze tes­lîm et, O’nu öl­dü­re­lim!” di­ye­rek ah­mak­ça ve re­zil bir tek­lif­te bu­lun­du­lar.

Ebû Tâ­lib:

“–Val­lâ­hi siz ba­na ne kö­tü bir şey tek­lif edi­yor­su­nuz! Siz ba­na oğ­lu­nu­zu ve­re­cek­si­niz, ben onu si­zin için bes­le­ye­ce­ğim. Ben de oğ­lu­mu si­ze ve­re­ce­ğim, siz ise O’nu öl­dü­re­cek­si­niz öy­le mi? Böy­le bir şey ke­sin­lik­le ola­maz!” ce­vâ­bı­nı ver­di. (İbn-i Hi­şâm, I, 279; İbn-i Sa’d, I, 202)

Müş­rik­ler Ebû Tâ­lib’e:

“–Mu­ham­med’e ha­ber gön­der, gel­sin de O’na in­saf­lı tek­lif­ler­de bu­lu­na­lım.” de­di­ler.

Am­ca­sı ha­ber sa­lın­ca Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- he­men gel­di. Ah­nes bin Şe­rîk:

“–Sen bi­zi ve ilâh­la­rı­mı­zı yer­me­yi bı­rak, biz de Sen’i ve İlâh’ını ra­hat bı­ra­ka­lım!?” de­di.

Ra­sû­lul­lâh Efen­di­miz ba­şı­nı kal­dı­rıp se­mâ­ya bak­tı ve:

“–Şu Gü­neş’i gö­rü­yor mu­su­nuz?” di­ye sor­du.

“–Evet, gö­rü­yo­ruz.” de­dik­le­rin­de Al­lâh Ra­sû­lü, İs­lâm dî­ni­nin yü­ce­li­ği­ni ve is­tik­bal­de­ki du­ru­mu­nu en gü­zel şe­kil­de or­ta­ya ko­yan şu de­rin ce­vâ­bı ver­di:

“–Pe­ki ben si­zin bu Gü­neş’in ışık­la­rın­dan is­ti­fâ­de et­me­ni­ze mâ­nî ola­bi­lir mi­yim?”

Ebû Tâ­lib:

“–Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, kar­de­şi­min oğ­lu bi­ze hiç­bir za­man ya­lan söy­le­me­miş­tir!” de­di.

Na­sip­siz müş­rik­ler öf­key­le kal­ka­rak Âlem­le­rin Efen­di­si’nin hu­zû­run­dan ay­rıl­dı­lar. (İbn-i İs­hâk, s. 136; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 92; İbn-i Sa’d, I, 202-203)

İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın ri­vâ­ye­ti­ne gö­re, bun­dan son­ra Ku­reyş’in ile­ri ge­len­le­ri Kâ­be’nin Hicr mev­ki­in­de top­la­na­rak, Pey­gam­ber Efen­di­miz’i gö­rür gör­mez hep bir­den sal­dı­rıp öl­dü­re­cek­le­ri­ne dâ­ir, Lât, Me­nât, Uz­zâ, Nâ­ile ve İsâf ad­lı put­la­rı üze­ri­ne ye­min et­ti­ler. Her­kes ken­di pa­yı­na dü­şen kan be­de­li­ni öde­ye­ce­ği­ni de ta­ah­hüd et­ti.

Bu­nu ha­ber alan ke­rî­me­si Fâ­tı­ma -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-, ağ­la­ya­rak Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nı­na gel­di. Kav­mi­nin yap­mış ol­duk­la­rı men­fur ant­laş­ma­yı ba­ba­sı­na ha­ber ver­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- su is­te­ye­rek ab­dest al­dı. Son­ra doğ­ru­ca Mes­cid-i Ha­râm’a git­ti.

Müş­rik­ler, Pey­gam­ber Efen­di­miz’i gör­dük­le­rin­de he­ye­can­la:

“–İş­te bu O!” de­di­ler.

Fa­kat Âlem­le­rin Efen­di­si­ni olan­ca hey­be­tiy­le kar­şı­la­rın­da gö­rün­ce, al­dık­la­rı ka­ra­ra rağ­men bir an­da ba­kış­la­rı­nı ye­re in­dir­di­ler ve baş­la­rı­nı ön­le­ri­ne eğ­di­ler. Hiç­bi­ri ye­rin­den kalk­ma­ya ce­sâ­ret ede­me­di. Göz­le­ri­ni kal­dı­rıp Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in yü­zü­ne da­hî ba­ka­ma­dı­lar. Efen­di­miz yan­la­rı­na ge­lip ön­le­rin­de dur­du. Son­ra yer­den bir avuç top­rak alıp:

“–Yü­zü­nüz ka­ra ol­sun!” bu­yu­ra­rak on­la­ra doğ­ru saç­tı.

O gün ken­di­si­ne top­rak tâ­ne­si isâ­bet eden müş­rik­ler­den her bi­ri, Be­dir Har­bi gü­nü kâ­fir ola­rak öl­dü­rü­lüp ce­hen­nem çu­ku­ru mi­sâ­li bir ku­yu­ya dol­du­rul­du. (Ah­med, I, 303)

Bu hâ­di­se­nin ar­dın­dan Ebû Tâ­lib, Hâ­şi­mo­ğul­la­rı ile Mut­ta­li­bo­ğul­la­rı’nı ça­ğır­dı. On­lar­dan âi­le şe­re­fi adı­na Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i Ku­reyş­li­le­re kar­şı mu­hâ­fa­za et­me­le­ri­ni is­te­di. Ebû Le­heb’in dı­şın­da hep­si ka­bûl et­ti­ler.167

Ebû Tâ­lib’e yap­tık­la­rı mü­râ­ca­at­la­rın fay­da ver­me­di­ği­ni gö­ren müş­rik­ler, bu se­fer doğ­ru­dan doğ­ru­ya Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’e gi­de­rek:

“–Sen, soy­ca te­miz, mev­kî­ce yük­sek­sin! Şim­di­ye ka­dar Arap­lar ara­sın­da kim­se­nin yap­ma­dı­ğı­nı ya­pı­yor, söy­le­me­di­ği­ni söy­lü­yor­sun. Ara­mı­za ay­rı­lık sok­tun. Bi­zi bir­bi­ri­mi­ze dü­şür­dün. Böy­le ha­re­ket et­mek­ten mak­sa­dın ne­dir?

Zen­gin ol­mak için böy­le ya­pı­yor­san, sa­na is­te­di­ğin ka­dar mal ve­re­lim. Ka­bî­le­ler ara­sın­da Sen’den zen­gin kim­se bu­lun­ma­sın!

Re­is­lik ar­zu­sun­day­san, he­men Sen’i ken­di­mi­ze baş ya­pa­lım; Mek­ke’nin hâ­ki­mi ol!

Şâ­yet asil bir ka­dın­la ev­len­mek fik­rin­de isen, sa­na Ku­reyş’in en gü­zel ka­dın­la­rın­dan han­gi­si­ni is­ter­sen ve­re­lim!

Eğer cin­le­rin, şey­tan­la­rın şer­ri­ne uğ­ra­mış­san, he­kim­le­re gö­tü­re­lim. Sen’i kur­tar­mak için her fe­dâ­kâr­lı­ğa kat­la­na­lım.

Ne is­ter­sen yap­ma­ya ha­zı­rız. Ye­ter ki, gel bu dâ­vâ­dan vaz­geç!” de­di­ler

Za­val­lı müş­rik­ler, in­sa­nın en bü­yük han­di­kap­la­rı olan mal-mülk, mev­kî ve ka­dın ile Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i dâ­vâ­sın­dan vaz­ge­çi­re­cek­le­ri­ni zan­ne­di­yor­lar­dı.

On­lar, her za­man adam av­la­ma vâ­sı­ta­sı ola­rak kul­lan­dık­la­rı bu üç tek­li­fe, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in de “ha­yır” di­ye­me­ye­ce­ği­ni dü­şü­nü­yor­lar­dı.

Ser­vet, şöh­ret ve şeh­vet, ek­se­ri­yet­le in­sa­noğ­lu­nun irâ­de­si­ni eri­ten üç bü­yük nef­sâ­nî tu­zak­tır. Fa­kat müş­rik­ler, Al­lâh Ra­sû­lü’nün nûr­lu ha­yâ­tın­da bu ve ben­ze­ri süf­lî­lik­le­rin hiç­bir za­man ye­ri ol­ma­dı­ğı­nı na­sıl da kav­ra­ya­mı­yor­lar­dı?..

Ni­te­kim Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in gâ­yet açık ve net olan ce­vâ­bı da bu ha­kî­ka­ti hay­kı­rı­yor­du:

“–Ben siz­den hiç­bir şey is­te­mi­yo­rum. Ne mal, ne mülk, ne sal­ta­nat ve ne de re­is­lik! Be­nim tek is­te­di­ğim şu­dur: Put­la­ra tap­mak­tan vaz­ge­çi­niz, yal­nız bir olan Al­lâh’a ibâ­det edi­niz!” (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 99-100)

Müş­rik­ler ise, ne­fis­le­ri­ne râm ol­duk­la­rı için O’nun ul­vî dâ­vâ­sı­nı bir tür­lü id­râk ede­mi­yor­lar, ken­di­sin­den put­la­ra tap­ma­sı­nı bi­le is­te­ye­cek ka­dar ile­ri gi­di­yor­lar­dı. Bu­nun üze­ri­ne Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, âyet-i ke­rî­me­de buy­rul­du­ğu gi­bi, on­la­ra ken­di­si­ni şu şe­kil­de tak­dîm edi­yor­du:

 

قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنكِصُونَ

“De ki: Ba­na Rab­bim­den apa­çık de­lil­ler gel­di­ği za­man, ben o si­zin Al­lâh’ı bı­ra­kıp tap­tık­la­rı­nı­za ibâ­det et­mek­ten ke­sin­lik­le me­ne­dil­dim ve ben, Âlem­le­rin Rab­bi­ne tes­lîm ol­mak­la em­ro­lun­dum.” (el-Mü’min, 66)

 

قُلْ إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ اللّهَ وَلا أُشْرِكَ بِهِ إِلَيْهِ أَدْعُو وَإِلَيْهِ مَآب

“…De ki: Ben an­cak Al­lâh’a kul­luk et­mek­le ve O’na as­lâ or­tak koş­ma­mak­la em­ro­lun­dum. Ben yal­nız O’na ça­ğı­rı­yo­rum ve dö­nü­şüm O’na­dır.” (er-Ra’d, 36)

 

إِنَّمَا أُمِرْتُ أَنْ أَعْبُدَ رَبَّ هَذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ وَأُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

(91)

وَأَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ فَمَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَن ضَلَّ فَقُلْ إِنَّمَا أَنَا مِنَ الْمُنذِرِينَ

(92)

“Ben an­cak bu şeh­rin (Mek­ke’nin) Rab­bi­ne -ki O bu­ra­yı do­ku­nul­maz kıl­mış­tır- kul­luk et­mek­le em­ro­lun­dum. Her şey de zâ­ten O’na âit­tir. Ba­na müs­lü­man ol­mam ve Kur’ân oku­mam em­re­dil­di.

Ar­tık kim doğ­ru yo­la ge­lir­se, yal­nız ken­di­si için gel­miş olur; kim de sa­par­sa, de ki: Ben sâ­de­ce îkâz eden­ler­de­nim!” (en-Neml, 91-92)

 

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِّلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(161)

قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(162)

لاَ شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ

(163)

قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَبْغِي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍ وَلاَ تَكْسِبُ كُلُّ نَفْس

(164)

“De ki: Şüp­he­siz Rab­bim be­ni doğ­ru yo­la, dos­doğ­ru dî­ne, Al­lâh’ı tev­hîd eden İb­râ­hîm’in dî­ni­ne hi­dâ­yet et­ti. O, as­lâ müş­rik­ler­den de­ğil­di.

De ki: Şüp­he­siz be­nim na­ma­zım, kur­ba­nım, ha­yâ­tım ve ölü­müm hep­si Âlem­le­rin Rab­bi olan Al­lâh için­dir. O’nun or­ta­ğı yok­tur. Ba­na sâ­de­ce bu em­ro­lun­du ve ben müs­lü­man­la­rın il­ki­yim.

De ki: Al­lâh her şe­yin Rab­bi iken, ben O’ndan baş­ka Rab mı ara­ya­ca­ğım?..” (el-En’âm, 161-164)

 

قُلْ هَـذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ

“De ki: Be­nim yo­lum (iş­te) bu­dur! Ben ba­sî­ret üze­re Al­lâh’a ça­ğı­rı­yo­rum…” (Yû­suf, 108)

 

قُلْ مَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ

“De ki: Bu­na kar­şı­lık siz­den bir üc­ret is­te­mi­yo­rum. Ken­di­li­ğin­den bir şey id­diâ eden ve ol­du­ğun­dan baş­ka gö­rü­nen kim­se­ler­den de de­ği­lim.” (Sâd, 86)

a

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in bu kat’î ta­vır­la­rı kar­şı­sın­da müş­rik­ler, hiç ol­maz­sa put­la­rı­nın kö­tü­len­me­si me­se­le­si­ne çö­züm ge­tir­mek is­te­di­ler. Haz­ret-i Pey­gam­ber’den, put­la­rı­nı zem­met­mek­ten vaz­geç­me­si­ni ta­leb et­ti­ler. Bu­nun üze­ri­ne Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yur­du:

 

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ

(8)

وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

(9)

(Ha­kî­ka­ti) ya­lan sa­yan­la­ra bo­yun eğ­me! On­lar is­ter­ler ki, Sen yu­mu­şak dav­ra­na­sın, on­lar da Sa­na yu­mu­şak dav­ran­sın­lar.” (el-Ka­lem, 8-9)

Yâ­ni İs­lâm ha­kî­ka­ti­ni ka­bul­le­ne­me­yen müş­rik­ler, men­fa­at­le­riy­le ça­tı­şan âyet­le­ri terk et­me­si şar­tıy­la, Pey­gam­ber Efen­di­miz’le bir uz­laş­ma ze­mi­nin­de bu­lu­şa­bi­le­cek­le­ri­ni ve bu tak­dir­de ken­di­siy­le gâ­yet gü­zel ge­çi­ne­bi­le­cek­le­ri­ni ifâ­de edi­yor­lar­dı. Fa­kat âyet-i ke­rî­me­ler­de­ki hü­küm gâ­yet açık­tı:

 

إِذاً لَّأَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيَاةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لاَ تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَصِيرً

 (Eğer böy­le yap­say­dın) o za­man hiç şüp­he­siz (Biz de), Sa­na ha­yâ­tın ve ölü­mün sı­kın­tı­la­rı­nı (bu­nal­tan azâ­bı­nı) kat kat tat­tı­rır­dık. Son­ra Biz’e kar­şı ken­din için bir yar­dım­cı da bu­la­maz­dın.” (el-İs­râ, 75)

Yâ­ni tev­hîd­den tâ­viz ver­mek, bu zor za­man­lar­da bi­le ya­sak­lan­mış­tır. Çün­kü bu, dî­nin da­ha tam ku­rul­ma­dan tah­rî­be uğ­ra­ma­sı de­mek olur­du ki, müş­rik­le­rin çir­kin emel­le­ri de zâ­ten buy­du. Fa­kat is­te­dik­le­ri­ne nâ­il ola­ma­dık­ça ta­lep­le­ri­ni câ­hi­lâ­ne bir şe­kil­de sık­laş­tı­rıp bü­yü­tü­yor­lar, put­la­rı­nın du­rum­la­rı­nı kur­tar­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar­dı. Bu­nun için şu gü­lünç tek­li­fi ya­pa­cak ka­dar ile­ri git­ti­ler:

“–Sen bi­zim put­la­rı­mı­za tap; biz de Sen’in Al­lâh’ına ibâ­det ede­lim. Böy­le­ce ara­mız­da­ki ih­ti­lâf kal­kar!” de­di­ler.

İs­lâm’ın rûh ve man­tı­ğı­na ta­mâ­men zıt olan bu tek­li­fe de Ce­nâb-ı Hak, Kur’ân-ı Ke­rîm’in­de şöy­le ce­vap ver­di:

 

قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ

(1)

لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ

(2)

وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ

(3)

وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ

(4)

وَلَا أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ

(5)

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ

(6)

“De ki: «Ey (câ­hil ve ah­mak) kâ­fir­ler! Ben si­zin tap­mak­ta ol­du­ğu­nu­za tap­mam! Be­nim tap­tı­ğı­ma da siz­ler tap­maz­sı­nız! Ben si­zin tap­tı­ğı­nı­za ta­pa­cak de­ği­lim! Evet, siz de be­nim tap­tı­ğı­ma ta­pı­yor de­ğil­si­niz! Si­zin dî­ni­niz si­ze, be­nim dî­nim ba­na­dır!»” (el-Kâ­fi­rûn, 1-6)168

Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in yü­ce dâ­ve­ti­ne baş­lan­gıç­ta fa­kir, kö­le ve za­yıf kim­se­ler îmân et­ti­ler. Bu­nun­la bir­lik­te Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- gi­bi, zen­gin­ler­den îmân eden­ler ol­muş­sa da bun­la­rın sa­yı­la­rı pek az­dı.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in, müş­rik­ler ta­ra­fın­dan uz­laş­mak için ya­pı­lan mal, ma­kam gi­bi her tür­lü tek­li­fi red­det­me­si, O’nun, -bâ­zı­la­rı­nın id­di­âla­rı­nın zıd­dı­na-, zen­gin­lik ve­ya li­der­lik el­de et­mek ni­ye­tin­de ol­ma­dı­ğı­nı apa­çık bir sû­ret­te or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Zî­râ Âlem­le­rin Efen­di­si’nin gün­lük ha­yâ­tı, elin­de her tür­lü im­kân bu­lun­du­ğu za­man­lar­da bi­le, fa­kir­le­rin hâ­lin­den fark­sız­dı. Şüp­he­siz bu du­rum, O’nun zühd, te­vâ­zû ve ka­na­at gi­bi ne­be­vî ah­lâ­kı­nın bir te­zâ­hü­rüy­dü.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- is­te­sey­di Ku­reyş­li­le­rin baş­kan­lık ve­ya hü­küm­dar­lık tek­li­fi­ni ka­bûl ede­rek bu im­kân ve kuv­ve­ti ile­ri­de İs­lâm’ın teb­lî­ği için bir vâ­sı­ta ola­rak kul­la­na­bi­lir­di. Lâ­kin Var­lık Nû­ru Efen­di­miz, böy­le bir si­yâ­se­te gir­me­ye ve bu­nu dâ­vâ­sı­na âlet et­me­ye as­lâ râ­zı ol­ma­dı. Çün­kü İs­lâm, her tür­lü gâ­ye ve vâ­sı­ta­yı kul­lan­ma hu­sû­sun­da, dî­nin hay­si­yet ve şe­re­fi­ne sa­dâ­kat kâ­ide­si­ni dâ­imâ mu­hâ­fa­za et­miş­tir. Bu se­bep­le müs­lü­man­lar, bir­çok du­rum­da fe­da­kâr­lık ve ci­hâ­da mec­bur ka­lır­lar. Çün­kü tâ­kib et­tik­le­ri yol, ken­di­sin­de hiç­bir eğ­ri­lik bu­lun­ma­yan sı­rât-ı müs­ta­kîm­dir.