İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Kur’ân-ı Ke­rîm’in Îcâ­zı ve Din­le­yen­ler Üze­rin­de­ki Te­si­ri

Îcâz, lü­gat­te bir kim­se­yi âciz bı­rak­mak ve­ya fer­sah fer­sah aş­mak mâ­nâ­sı­na ge­lir. Is­tı­lâ­hî mâ­nâ­da ise Kur’ân-ı Ke­rîm’in, ma­kam­la­rın en yü­ce­sin­den sâ­dır ol­ma­sı se­be­biy­le, is­ter be­lâ­ga­ti yö­nün­den, is­ter teş­rîî de­ğer­le­ri ba­kı­mın­dan, is­ter­se de gay­bî ha­ber­le­ri ci­he­tin­den, onun bir ben­ze­ri­ni ge­tir­mek­ten bü­tün be­şe­ri­ye­tin âciz bu­lun­ma­sı­nı ifâ­de eder.

Al­lâh Te­âlâ be­şe­ri­ye­te lut­fet­ti­ği son Ki­tâb’ını en mü­kem­mel bir sû­ret­te ve Arap li­sâ­nı ile in­zâl bu­yur­ma­yı mu­râd et­ti­ğin­den, bu di­li ko­nu­şan in­san­la­ra Kur’ân’ın nü­zû­lün­den asır­lar ev­vel baş­la­mak üze­re bir ta­lâ­kat (ko­nuş­ma gü­zel­li­ği), be­lâ­gat (söz gü­zel­li­ği) ve ede­bi­yat te­mâ­yü­lü ver­miş­tir. Arap­lar, çe­şit­li ya­rış­ma­lar­la bu sa­ha­da fa­âli­yet gös­te­rir­ken, dil­le­ri­nin da­ha da in­ki­şâf et­me­si­ni sağ­la­mış­lar ve ne­tî­ce­de bu li­sân, ilâ­hî ke­lâ­mı ifâ­de­ye me­dâr ola­cak bir zen­gin­lik ve mü­kem­mel­lik ka­zan­mış­tır.

Asır­lar­ca de­vâm eden bu fa­âli­yet so­nun­da, Arap­lar ara­sın­da îcâz­kâr söz söy­le­mek en mak­bûl bir mes­lek hâ­li­ne gel­di. Şâ­ir­ler ve ha­tip­ler, top­lum­da gıp­ta edi­len göz ka­maş­tı­rı­cı bir mev­kî­ye yük­sel­di­ler. Bun­dan do­la­yı­dır ki, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’den sâ­dır olan mû­ci­ze­le­rin en bü­yü­ğü, söz­le­rin zir­ve­si olan ke­lâm-ı ilâ­hî, yâ­ni Kur’ân-ı Ke­rîm ol­du.

İn­sa­nı di­ğer can­lı­lar­dan ayı­ran en mü­him va­sıf­lar, akıl, id­râk, iz’ân ve be­yân ol­du­ğu için en son ve en mü­te­kâ­mil ki­tap olan Kur’ân-ı Ke­rîm’in îcâ­zı da akıl, be­yan ve ilim sa­ha­sın­da ta­hak­kuk et­miş­tir. Ni­te­kim Ce­nâb-ı Hak şöy­le bu­yu­rur:

 

الرَّحْمَنُ

(1)

عَلَّمَ الْقُرْآنَ

(2)

خَلَقَ الْإِنسَانَ

(3)

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

(4)

“Rah­mân, Kur’ân’ı tâ­lim bu­yur­du. İn­sa­nı ya­rat­tı, ona be­yâ­nı öğ­ret­ti.” (er-Rah­mân, 1-4)

Kur’ân-ı Ke­rîm’in kâ­bı­na va­rıl­maz îcâ­zı hak­kın­da li­sân âlim­le­ri sa­yı­sız eser­ler te­lif et­miş ve bun­lar­da çok da­kîk fi­kir­ler or­ta­ya koy­muş­lar­dır. Biz bu­ra­da, bun­lar­dan cüz’î bir hu­lâ­sa arz et­mek is­ti­yo­ruz.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- pey­gam­ber­li­ği­ni îlân edin­ce kâ­fir­ler:

 

وَقَالُوا لَوْلَا أُنزِلَ عَلَيْهِ آيَاتٌ مِّن رَّبِّهِ

“Rab­bi’nin ka­tın­dan O’na bir­ta­kım mû­ci­ze­ler in­di­ril­me­li de­ğil miy­di?..” di­ye­rek îti­râz et­ti­ler.

Al­lâh Te­âlâ on­la­ra şöy­le ce­vap ver­di:

 

قُلْ إِنَّمَا الْآيَاتُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُّبِينٌ

(50)

أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ أَنَّا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ يُتْلَى عَلَيْهِمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَرَحْمَةً وَذِكْرَى لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

(51)

“…On­la­ra: «Mû­ci­ze­ler an­cak Al­lâh’ın ka­tın­da­dır. Ben ise sâ­de­ce apa­çık bir uya­rı­cı­yım.» de! Ken­di­le­ri­ne oku­nan bir Ki­tâb’ı Sa­na in­dir­me­miz on­la­ra (mû­ci­ze ola­rak) yet­mi­yor mu? Şüp­he­siz on­da îmân eden bir top­lum için rah­met ve na­sî­hat var­dır.” (el-An­ke­bût, 50-51)

Kur’ân’ın îcâ­zı; be­lâ­gat ve üs­lû­bu, muh­te­vâ­sı­nın zen­gin­li­ği, ih­ti­vâ et­ti­ği esas­la­rın in­san­lı­ğı tat­mîn et­me­si, gay­bî ha­ber­ler ver­me­si, dâ­imâ ge­çer­li­li­ği­ni mu­hâ­fa­za et­me­si, teş­rî sa­ha­sın­da­ki üs­tün­lü­ğü gi­bi pek çok hu­sus­ta zâ­hir ol­muş­tur.

Kur’ân’ın mû­ci­ze olu­şu­nun en mü­him yö­nü­nü be­lâ­ga­ti ve üs­lû­bu teş­kil eder. Be­lâ­gat; muh­te­vâ­ya, mak­sa­da, mev­zû­ya ve mu­hâ­ta­ba gö­re, yâ­ni hâ­lin ge­rek­tir­di­ği şe­kil­de en uy­gun sö­zü söy­le­mek­tir. Kur’ân-ı Ke­rîm, ele al­dı­ğı bü­tün hu­sus­lar­da bu­nu en gü­zel bir tarz­da ger­çek­leş­tir­miş­tir.

Kur’ân-ı Ke­rîm, fe­sâ­hat ba­kı­mın­dan da şâ­he­ser­dir. Seç­ti­ği ke­li­me­ler­de, kur­du­ğu cüm­le­ler­de ve bun­la­rın ifâ­de et­ti­ği mâ­nâ­lar­da, en ufak bir ek­sik­lik bul­mak müm­kün de­ğil­dir.

Kur’ân’da mâ­nâ gi­bi dik­si­yon169 da Ce­nâb-ı Hakk’a âit­tir. Onu ha­dîs-i kud­sî­den ayı­ran en esas­lı fark bu­dur. Bun­dan do­la­yı­dır ki Kur’ân met­ni­ne âit bir ke­li­me­yi, yi­ne Arap­ça olan bir baş­ka ke­li­mey­le de­ğiş­tir­mek; ka­sıt­lı ola­rak ya­pı­lır­sa ki­şi­yi küf­re gö­tü­rür, ha­tâ ola­rak ya­pı­lır­sa, mâ­nâ­nın bel­li de­re­ce­de de­ğiş­me­si se­be­biy­le ço­ğu ke­re ibâ­de­ti bâ­tıl kı­lar. Böy­le ka­sıt­lı ol­ma­yan yan­lış te­lâf­fuz ve­ya ke­li­me de­ği­şik­lik­le­ri­nin şer’î ne­tî­ce­le­ri hak­kın­da âlim­ler fı­kıh ki­tap­la­rın­da “zel­le­tü’l-kâ­rî” baş­lı­ğı al­tın­da pek çok hü­küm­ler be­yân et­miş­ler­dir.

Hâl böy­ley­ken, Kur’ân’ın her­han­gi bir kim­se­nin an­la­yı­şı se­vi­ye­sin­de or­ta­ya çı­ka­rıl­mış olan bir ter­cü­me­si ile ibâ­de­tin câ­iz ola­ca­ğı yö­nün­de­ki saf­sa­ta­lar, ne ha­zîn bir îmâ­nî se­fâ­let­tir.

Kur’ân üs­lû­bun­da mâ­nâ ve lâ­fız den­ge­si var­dır. O, an­lat­mak is­te­di­ği her mâ­nâ­yı, en gü­zel ve güç­lü bir şe­kil­de ifâ­de ede­bi­le­cek lâf­zı, de­ğiş­ti­ri­le­me­ye­cek bir kud­ret­le kul­la­nır. Böy­le­ce lâ­fız ve mâ­nâ ara­sın­da­ki den­ge­yi, “ke­lâm” sı­fa­tı­nın mut­lak sâ­hi­bi­ne has tar­zıy­la te­sis eder. Bu me­se­le­de, en güç­lü ede­bi­yat­çı­lar bi­le son­suz bir ac­zi­yet için­de­dir­ler.

Bu hu­sus­ta İbn-i Atiy­ye -rah­me­tul­lâ­hi aleyh- şöy­le de­miş­tir:

“Kur’ân öy­le bir ki­tap­tır ki, on­dan bir ke­li­me çı­ka­rıl­sa, onun ye­ri­ne ikâ­me için bü­tün Arap li­sâ­nı al­tüst edil­se, on­dan da­ha mü­nâ­sip bir baş­ka ke­li­me bul­mak müm­kün de­ğil­dir.”170

Kur’ân-ı Ke­rîm, kıs­sa, mev’ıza, ce­del, mü­nâ­za­ra, tâ­rih, teş­rî, âhi­ret, cen­net ve ce­hen­nem gi­bi mev­zû­la­rı, kor­ku­tu­cu ve müj­de­le­yi­ci âyet­le­ri, mâ­nâ­la­rı­nın şid­de­ti­ne gö­re ay­rı ay­rı üs­lûp bü­tün­lü­ğü için­de, fe­sâ­hat ve be­lâ­ga­ti ay­nı âhenk­te mu­hâ­fa­za ede­rek ifâ­de eder. Bu da, onun ilâ­hî bir ke­lâm ol­ma­sı­nın muk­te­zâ­sı­dır.

Kur’ân-ı Ke­rîm ay­nı an­da, de­ği­şik za­man ve me­kân­lar­da ya­şa­yan, il­mî se­vi­ye­le­ri bir­bi­rin­den çok fark­lı olan bü­tün in­san­la­ra hi­tâb eder. De­ği­şik se­vi­ye­den pek çok kim­se­nin bu­lun­du­ğu bir mec­lis­te Kur’ân âyet­le­ri okun­du­ğun­da, ora­da bu­lu­nan­la­rın her bi­ri, ken­di id­râk se­vi­ye­le­ri­ne gö­re fark­lı şey­ler kav­rar. Bu da, yi­ne be­şe­rin tâ­kat ve gü­cü­nün üze­rin­de bir key­fi­yet­tir.

Vel­ha­sıl her pey­gam­be­rin mû­ci­ze­si ken­di dev­ri­ne âit­tir. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ise bü­tün be­şe­ri­ye­te pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­di­ği için O’nun en bü­yük mû­ci­ze­si olan Kur’ân-ı Ke­rîm, bü­tün za­man ve me­kân­la­rı şü­mû­lü­ne ala­rak kı­yâ­me­te ka­dar de­vâm ede­cek­tir.

Kur’ân-ı Ke­rîm’de, Ce­nâb-ı Hakk’ın var­lık ve kud­re­ti­ni is­tid­lâ­le me­dâr ol­mak üze­re, ço­ğu ke­re fen­nî ha­kî­kat­le­re de te­mâs edil­miş bu­lun­mak­ta­dır. Bin dört yüz yıl­dan be­ri fen sa­ha­sın­da vâ­kî olan baş dön­dü­rü­cü te­rak­kî ve ke­şif­le­rin, O’nun hiç­bir hük­mü­nü tek­zîb ede­me­yip, ak­si­ne dâ­imâ te’yîd ede­gel­miş ol­ma­sı da O’nun mû­ci­ze­li­ği­ni or­ta­ya koy­mak­ta­dır.

Bu­gün dün­yâ mil­let­le­ri en mâ­hir âlim­le­ri­ni top­la­ya­rak bi­rer an­sik­lo­pe­di vü­cû­da ge­ti­rir­ler ve bu­nun­la bir­bir­le­ri­ne kar­şı övü­nür­ler. İn­gi­liz­le­rin Bri­tan­ni­ca’sı, Fran­sız­la­rın La­ro­us­se’u bu cüm­le­den­dir. Lâ­kin bu mil­let­ler her yıl an­sik­lo­pe­di­le­ri­ni tas­hih ve­ya ik­mâl ih­ti­yâ­cıy­la ye­ni ve ilâ­ve bir cilt çı­ka­rır­lar. Bun­da, ge­çen za­man zar­fın­da ya­pı­lan araş­tır­ma­lar ne­tî­ce­sin­de or­ta­ya çı­kan ye­ni bil­gi­ler se­be­biy­le bir­ta­kım es­ki be­yân­lar tas­hih edi­lir ve­ya on­la­ra ilâ­ve­ler­de bu­lu­nu­lur. Fen­nî ke­şif­le­rin akıl al­maz bir se­vi­ye­ye ulaş­tı­ğı za­mâ­nı­mız­da da­hî, en seç­kin âlim­ler­den mü­te­şek­kil ilim he­yet­le­ri­nin vü­cû­da ge­tir­di­ği bu meş­hur an­sik­lo­pe­di­ler bi­le, se­ne­den se­ne­ye tek­zî­be uğ­ra­yıp tas­hih ih­ti­yâ­cı du­yar­ken, Kur’ân’ın te­mâs et­ti­ği sa­yı­sız fen­nî ha­kî­kat­ler üze­rin­de asır­lar bo­yun­ca böy­le bir tas­hih ih­ti­yâ­cı­nın hiç vâ­kî ol­ma­ma­sı, onun ilâ­hî bir men­şei bu­lun­du­ğu­na, yâ­ni Al­lâh ke­lâ­mı ol­du­ğu­na dâ­ir en bü­yük de­lil­ler­den bi­ri­dir.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Kur’ân’ın mû­ci­ze olu­şu­nu ve bu hu­sû­si­ye­ti­nin ebe­diy­yen de­vâm ede­ce­ği­ni bil­dir­di­ği bir ha­dîs-i şe­rî­fin­de şöy­le bu­yur­mak­ta­dır:

“Kur’ân-ı Ke­rîm, vu­kû bu­la­cak her tür­lü fit­ne­ye kar­şı in­sa­nı se­lâ­me­te er­di­ren, ön­ce­ki top­lum­la­rın ha­ber­le­ri­ni, son­ra­ki­le­rin ah­vâ­li­ni, in­san­lar ara­sın­da mey­da­na ge­le­cek hâ­di­se­le­rin hü­küm­le­ri­ni ih­ti­vâ eden, hak ile bâ­tı­lı tef­rîk eden, mâ­lâ­yâ­nî ol­ma­yan, ken­di­si­ni terk eden az­gı­nı Ce­nâb-ı Hakk’ın he­lâk et­ti­ği, onun dı­şın­da hi­dâ­yet ara­ya­nı Al­lâh’ın da­lâ­le­te dü­şür­dü­ğü, Hak Te­âlâ’nın sa­pa­sağ­lam ipi, zikr-i ha­kî­mi ve sı­rât-ı müs­ta­kî­mi olan, ken­di­si­ne bağ­la­nan­la­rın hiç­bir za­man da­lâ­le­te düş­me­di­ği, onu söy­le­yen dil­le­rin ya­nıl­ma­dı­ğı, âlim­le­rin ken­di­si­ne do­ya­ma­dı­ğı, çok tek­rar­dan do­la­yı tâ­ze­li­ği­ni as­lâ kay­bet­me­yen, in­san­la­rı şa­şır­tan mû­ci­ze­vî hu­sû­si­yet­le­ri as­lâ ni­hâ­ye­te er­me­yen, cin­le­rin onu din­le­dik­le­ri za­man:

 

إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا

«…Ger­çek­ten biz, hay­ran­lık ve­ren bir Kur’ân din­le­dik.» (el-Cin, 1) de­mek­ten ken­di­le­ri­ni ala­ma­dık­la­rı, ken­di­siy­le ko­nu­şan­la­rın doğ­ru söy­le­di­ği, onun­la hü­küm ve­ren­le­rin isâ­bet ede­rek âdil dav­ran­dı­ğı, onu tat­bîk eden­le­rin ecir gör­dü­ğü, ona ça­ğı­ra­nın sı­rât-ı müs­ta­kî­mi bul­du­ğu ilâ­hî bir ke­lâm­dır.” (Tir­mi­zî, Fe­dâ­ilü’l-Kur’ân, 14; Dâ­ri­mî, Fe­dâ­ilü’l-Kur’ân, 1)

Kur’ân-ı Ke­rîm her yö­nüy­le bü­yük bir mû­ci­ze­dir. İş­te bu ba­kım­dan Kur’ân-ı Ke­rîm, o gün­kü fe­sâ­hat ve be­lâ­gat­te zir­ve­ye ulaşmış bulunan Arap­lar’dan ve kı­yâ­me­te ka­dar ge­le­cek olan ins ü cin­den, ken­di­si­nin ben­ze­ri bir söz or­ta­ya koy­ma­la­rı­nı is­te­ye­rek asır­lar­dan be­ri mey­dan oku­mak­ta­dır. Bu hu­sus­ta Kur’ân-ı Ke­rîm’de ilk ola­rak Tûr Sû­re­si’nin 34. âyet-i ke­rî­me­sin­de:

 

فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِّثْلِهِ إِن كَانُوا صَادِقِينَ

(Müş­rik­ler, Kur’ân’ın Al­lâh ke­lâ­mı ol­ma­dı­ğı id­di­âla­rın­da) sâ­dık (ve sa­mî­mî) ise­ler, hay­di onun gi­bi bir söz ge­tir­sin­ler!” buy­rul­muş­tur.

Müş­rik­ler, bu ilâ­hî hi­tap kar­şı­sın­da âciz ka­lın­ca, Ce­nâb-ı Hak, on­la­rın bu hu­sus­ta­ki mut­lak ac­zi­yet­le­ri­ni da­ha bâ­riz bir şe­kil­de ifâ­de et­mek üze­re şu âyet-i ke­rî­me­yi in­zâl bu­yur­du:

 

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

“Yok­sa onu uy­dur­du mu di­yor­lar? De ki: Öy­ley­se siz de onun ben­ze­ri, uy­du­rul­muş on sû­re ge­ti­rin! Eğer sâ­dık (ve sa­mî­mî) ise­niz, Al­lâh’tan baş­ka ça­ğı­ra­bil­dik­le­ri­ni­zi de (yar­dı­ma) ça­ğı­rın!” (Hûd, 13)

 

وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

“Ku­lu­mu­za in­dir­di­ği­miz Kur’ân’dan şüp­he edi­yor­sa­nız, hay­di siz de onun ben­ze­ri bir sû­re mey­da­na ge­ti­rin; eğer doğ­ru söz­lü ise­niz, Al­lâh’tan baş­ka, gü­ven­dik­le­ri­ni­zi de yar­dı­ma ça­ğı­rın.” (el-Ba­ka­ra, 23)171

قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَـذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا

 

إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ

“…Bu an­cak nak­le­di­le­ge­len bir si­hir­dir.” (el-Müd­des­sir, 24),

 

سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ

“…Sü­re­ge­len bir si­hir­dir.” (el-Ka­mer, 2),

 

إِنْ هَذَا إِلَّا إِفْكٌ افْتَرَاهُ

“…Bu an­cak, biz­zat ken­di­si­nin uy­dur­du­ğu bir ya­lan­dır…” (el-Fur­kan, 4),

 

إِنْ هَذَا إِلاَّ أَسَاطِيرُ الأَوَّلِي

“…Bu an­cak ön­ce­ki­le­rin ma­sal­la­rı­dır.” (el-En’am, 25) gi­bi ha­kî­ka­ti ol­ma­yan, ay­rı­ca ken­di ka­rar­sız­lık ve tu­tar­sız­lık­la­rı­nı da gös­te­ren bir­ta­kım mâ­nâ­sız id­di­âlar­la meş­gul ol­du­lar.

Kur’ân-ı Ke­rîm’in bir sû­re­si­nin ben­ze­ri­ni mey­da­na ge­tir­mek hu­sû­sun­da bü­tün düş­man­la­rı­na kar­şı vâ­kî olan bu mey­dan oku­ma, za­mâ­nı­mı­za ka­dar bü­tün mün­kir­le­rin hüs­ran ve ac­zi ile ne­tî­ce­len­miş­tir. Kı­yâ­me­te ka­dar da böy­le ol­ma­ya de­vâm ede­cek­tir.

Hris­ti­yan­lar, Arap­la­ra Arap­ça öğ­re­te­cek de­re­ce­de ilim ve fe­sâ­hat sâ­hi­bi pa­paz­lar ye­tiş­tir­miş­ler­dir. Fa­kat on­la­rın hiç­bi­ri, bu Kur’ânî id­di­âya kar­şı her­han­gi bir te­şeb­büs­te bu­lun­ma cür’eti­ni gös­te­re­me­miş­tir. Asır­lar­dan be­ri İs­lâm’ın nû­ru­nu sön­dür­mek için can­la­rıy­la ve mal­la­rıy­la gay­ret gös­te­rip bü­yük me­şak­kat­le­re kat­la­nan kü­für ve il­hâd âle­mi­nin, on­ca zah­met ve me­şak­kat ye­ri­ne -müm­kün ol­sa- bu yo­la baş­vur­ma­la­rı ge­rek­mez miy­di? Şu tâ­ri­hî ger­çek bi­le, bu Kur’ânî mey­dan oku­ma­nın aza­me­ti­ni ve O’nun kar­şı­sın­da­ki düş­man güç­le­rin ac­zi­ye­ti­ni, red ve in­kâ­ra im­kân ver­me­ye­cek bir sû­ret­te ve açık­ça gös­ter­mek­te de­ğil mi­dir?

Bu hu­sus­ta bir oda­ya ka­pa­nıp ay­lar­ca ça­lı­şan çok meş­hur ve mâ­hir edip­ler çık­mış, an­cak be­yin­le­ri­ni eri­tir­ce­si­ne gay­ret et­me­le­ri­ne rağ­men bir âyet bi­le ya­za­ma­mış­lar­dır.

Ni­te­kim Kur’ân-ı Ke­rîm’in sû­re­le­ri­ne na­zî­re yaz­mak is­te­yen Mü­sey­le­me­tü’l-Kez­zâb ve ben­zer­le­ri, yap­tık­la­rıy­la fev­ka­lâ­de gü­lünç bir du­ru­ma düş­müş­ler; yaz­dık­la­rı da ko­me­di­den öte­ye ge­çe­me­ye­rek, an­cak ha­mâ­kat­le­ri­ni or­ta­ya koy­muş­tur. Çün­kü Kur’ân, sâ­de­ce fe­sâ­hat ve be­lâ­gat mû­ci­ze­si de­ğil, ay­nı za­man­da bü­tün asır­la­rı, iç­le­rin­de­ki ha­kî­kat­le­riy­le bir­lik­te ku­şa­tan bir mû­ci­ze­ler ki­tâ­bı­dır. Böy­le olun­ca, ne za­man ve ne­re­de öle­ce­ğin­den bi­le ha­be­ri ol­ma­yan, âciz bir be­şe­rin, el­bet­te ki eş­siz ve ul­vî ha­kî­kat­ler ih­ti­vâ eden mû­ci­ze­ler­le do­lu bir âyet or­ta­ya koy­ma­sı im­kân­sız­dır. Ni­te­kim be­şe­rî mü­dâ­ha­ley­le ya­zı­lan bu­gün­kü Tev­rât ve İn­cîl­ler’in hâ­li or­ta­da­dır. Her iki ki­tap da as­lın­dan uzak­laş­mış, âde­ta bi­rer te­zat­lar kum­ku­ma­sı hâ­li­ne gel­miş­tir.

Kur’ân’ın, gü­nü­mü­ze ka­dar te­si­rin­den hiç­bir şey kay­bet­me­den ge­len be­yan mû­ci­ze­si bir ki­tap ol­du­ğu­nun en bü­yük ve in­kâr edi­le­mez de­lî­li, tec­rü­be ve mü­şâ­he­de­dir. İlk nâ­zil ol­ma­ya baş­la­dı­ğı gün­den za­mâ­nı­mı­za ka­dar on beş asır­dır Kur’ân’a mu­âra­za­da bu­lu­nup da gâ­lip çı­kan ol­ma­mış­tır. Tec­rü­be et­mek is­te­yen­ler de bü­tün in­san­lı­ğın hu­zû­run­da re­zil ola­rak kı­yâ­me­te ka­dar ken­di­le­rin­den ay­rıl­ma­ya­cak bir ar yük­len­miş­ler­dir.172

a

Kur’ân-ı Ke­rîm, ne şi­ir­dir ne de ne­sir­dir. Bi­lâ­kis, hem şi­irin hem de nes­rin hu­sû­si­yet­le­ri­ni ce­me­den bir üs­lû­bu ve bu üs­lû­ba hâ­kim müt­hiş bir âhen­gi ve iç mû­si­kî­si var­dır. İn­san ne za­man Kur’ân oku­sa, bu iç mû­si­kî­nin te­si­ri­ni rû­hu­nun tâ de­rin­lik­le­rin­de his­se­der.

Kur’ân’ın met­nin­de en ufak bir tak­dîm-te’hîr ve­ya her­han­gi bir de­ği­şik­lik yap­mak, âhen­gi ve mâ­nâ­yı der­hâl bo­zar.

Kur’ân-ı Ke­rîm, bu hu­sû­si­ye­ti ile in­san­la­rın gö­nül­le­rin­de fev­ka­lâ­de güç­lü bir te­sir uyan­dır­mış, Arap­lar, onu Ra­sû­lul­lâh     -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in fem-i sa­âdet­le­rin­den din­le­ye­rek fevc fevc îmâ­na gel­miş­ler­dir. Bü­tün müş­rik­ler, bir ben­ze­ri­ni or­ta­ya ko­ya­ma­ma­la­rı se­be­biy­le Kur’ân’ın fe­sâ­hat ve be­lâ­ga­ti­ni vic­dâ­nen ka­bûl et­miş­ler­dir. On­lar Kur’ân’ı, sâ­de­ce dün­yâ­lık men­fa­at­le­ri­ne uy­ma­dı­ğı ve bir ye­tî­me tâ­bî ol­mak nef­sâ­ni­yet­le­ri­ne ağır gel­di­ği için red­det­miş­ler­dir.

İbn-i Ab­bâs’tan ri­vâ­yet edil­di­ği­ne gö­re, müş­rik­le­rin dâ­hî­le­rin­den Ve­lîd bin Mu­ğî­re, bir­gün Pey­gam­ber Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın ya­nı­na gi­dip ken­di­si­ne Kur’ân oku­ma­sı­nı ta­leb et­miş­ti. Al­lâh Ra­sû­lü ona:

 

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Mu­hak­kak ki Al­lâh si­ze adâ­le­ti, ih­sâ­nı, ak­ra­bâ­ya yar­dı­mı em­re­der; fuh­şi­yat­tan, fe­nâ­lık­lar­dan ve zu­lüm yap­mak­tan si­zi neh­ye­der. Din­le­yip tu­ta­sı­nız di­ye si­ze öğüt ve­rir.” (en-Nahl, 90) âye­ti­ni ti­lâ­vet et­ti.

Ve­lîd:

“–Bu­nu ba­na bir da­ha oku!” de­di.

Pey­gam­be­ri­miz âye­ti tek­rar oku­yun­ca, Ve­lîd:

“–Val­lâ­hi, bu söz­de öy­le bir tat­lı­lık, öy­le­si­ne bir gü­zel­lik ve par­lak­lık var ki, dal­la­rı bol ye­miş­li, kö­kü su­lak, yem­ye­şil bir ağa­ca ben­zi­yor. Bu­nu bir in­sa­nın söy­le­me­si müm­kün de­ğil­dir. Hiç şüp­he­siz bu söz her şe­ye üs­tün ge­lir. Ona ise hiç­bir şey gâ­lip ge­le­mez, mu­hâ­lif­le­ri­ni mut­la­kâ mağ­lûb eder.” de­mek­ten ken­di­ni ala­ma­dı.

Hay­ret­ler için­de ka­lan Ve­lîd, kal­kıp Haz­ret-i Ebû Bekr’in evi­ne git­ti ve ona Kur’ân-ı Ke­rîm hak­kın­da bir­ta­kım so­ru­lar sor­du. Son­ra Ku­reyş­li­le­rin ya­nı­na gi­de­rek:

“–Ebû Keb­şe’nin oğ­lu­nun söy­le­di­ği şey­ler, doğ­ru­su hay­re­te şâ­yan­dır! Val­lâ­hi o ne şi­ir ne si­hir ne de bir de­li saç­ma­sı­dır! O’nun söy­le­di­ği, hiç şüp­he­siz Al­lâh ke­lâ­mı­dır.” de­di.

Onun bu söz­le­ri Ebû Ce­hil’e ula­şın­ca:

“–Val­lâ­hi Ve­lîd dî­nin­den dö­ne­cek olur­sa bü­tün Ku­reyş de dî­nin­den dö­ner.” de­di ve he­men ya­nı­na gi­de­rek:

“–Ey am­ca! Kav­min sa­na ver­mek üze­re mal top­lu­yor­lar. Mu­ham­med’e git­miş ve on­dan bir şey­ler is­te­miş­sin.” de­di.

Ve­lîd:

“–Ku­reyş be­ni iyi bi­lir, on­la­rın en zen­gi­ni be­nim.” de­di.

Ebû Ce­hil:

“–O hâl­de Mu­ham­med hak­kın­da öy­le bir şey söy­le ki, se­nin O’nu in­kâr et­ti­ği­ni ve O’ndan hoş­lan­ma­dı­ğı­nı kav­min bil­sin­.” de­di.

Ve­lîd:

“–Ne söy­le­ye­yim? Val­lâ­hi, içi­niz­de şi­iri, re­ce­zi173 ve ka­sî­de­yi ben­den da­ha iyi bi­len kim­se yok­tur. O’nun söy­le­dik­le­ri bun­lar­dan hiç­bi­ri­ne ben­ze­mi­yor. Val­lâ­hi, Mu­ham­med’den az ön­ce öy­le bir söz din­le­dim ki, ne in­san sö­zü ne de cin sö­zü­ne ben­zi­yor­du. Onun muh­te­şem bir tat­lı­lı­ğı ve hoş­lu­ğu var.” de­di.

Ebû Ce­hil ıs­râr ede­rek:

“–Kav­min, O’nun aley­hin­de bir şey söy­le­me­di­ğin müd­det­çe sen­den râ­zı ol­ma­ya­cak­tır.” de­di.

O da:

“–Bı­rak be­ni, bi­raz dü­şü­ne­yim.” de­di.

Son­ra da:

“–Bu nak­le­di­len bir si­hir­dir.” he­ze­yâ­nın­da bu­lun­du. (Hâ­kim, II, 550/3872; Ta­be­rî, Tef­sîr, XXIX, 195-196; Vâ­hi­dî, s. 468)

Onun bu hâ­li, Kur’ân-ı Ke­rîm’de bü­tün can­lı­lı­ğı ile şöy­le tas­vîr edi­lir:

 

إِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ

(18)

فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ

(19)

ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ

(20)

ثُمَّ نَظَرَ

(21)

ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ

(22)

ثُمَّ أَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ

(23)

فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ

(24)

إِنْ هَذَا إِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ

(25)

“Mu­hak­kak ki o, bir dü­şün­dü, ölç­tü biç­ti. Kah­ro­la­sı, na­sıl da ölç­tü biç­ti! Yi­ne kah­ro­la­sı, na­sıl ölç­tü biç­ti!.. Son­ra bak­tı, son­ra su­rat as­tı ve kaş­la­rı­nı çat­tı. Son­ra ar­ka­sı­nı dön­dü ve bü­yük­lük tas­la­yıp: «Bu (Kur’ân), baş­ka de­ğil, nak­le­di­le­ge­len bir si­hir­dir. Bu, be­şer sö­zün­den baş­ka bir şey de­ğil­dir!» de­di.” (el-Müd­des­sir, 18-25)

Hal­kı Kur’ân’ı din­le­mek­ten alı­ko­yan azı­lı müş­rik­ler­den Ebû Süf­yân, Ebû Ce­hil ve Ah­nes bin Şe­rîk, ge­ce­le­yin Kâ­be’de Kur’ân oku­yan Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i üç ge­ce bir­bir­le­rin­den ha­ber­siz, giz­li­ce, zevk-i be­diî îcâ­bı ola­rak din­le­miş­ler, te­sâ­dü­fen kar­şı­laş­tık­la­rın­da da ken­di­le­ri­ni ayıp­la­mış ve bir­bir­le­ri­ne:

“–Aman kim­se fark et­me­sin!.. Halk bi­zim bu hâ­li­miz­den ha­ber­dâr olur­sa, son de­re­ce re­zil olu­ruz. Bun­dan son­ra da hiç kim­se­ye Kur’ân’ı din­le­me­me­le­ri hu­sû­sun­da söz ge­çi­re­me­yiz!..” di­ye­rek yap­tık­la­rı­nı kı­na­dık­tan son­ra, bir da­ha böy­le bir dav­ra­nış­ta bu­lun­ma­ya­cak­la­rı­na dâ­ir ara­la­rın­da ahit­leş­ti­ler. (İbn-i Hi­şâm, I, 337-338)

Bir­çok in­san, Kur’ân’ın özün­de mev­cut olan bu te­sir sâ­ye­sin­de müs­lü­man ol­muş­tur. Bun­lar ara­sın­da, Haz­ret-i Ömer’in, eniş­te­si­nin ka­pı­sı­na var­dı­ğın­da bü­tün öf­ke­li hâ­li­ne rağ­men Kur’ân kı­ra­ati­ni işit­mek­le kal­bi­nin na­sıl yu­mu­şa­yıp dü­şün­ce­le­ri­nin al­tüst ol­du­ğu, çok bi­li­nen bir ger­çek­tir. Üs­te­lik Haz­ret-i Ömer, mi­zâ­cı­nın sert­li­ği ile bi­li­nen bir kim­se idi.

Kur’ân-ı Ke­rîm’in te­si­rin­de ka­la­rak İs­lâm’la şe­ref­le­nen­ler­den bir di­ğe­ri de Cü­beyr bin Mut’im -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’tır. O da Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’den Tûr Sû­re­si’ni din­le­yin­ce kal­bi ür­per­miş ve his­si­yâ­tı­nı:

“–San­ki kal­bim çat­la­ya­cak san­dım.” şek­lin­de ifâ­de et­miş­tir. (Ah­med, IV, 83, 85)

Ken­di­si hâ­di­se­yi şöy­le an­la­tır:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i, ak­şam na­ma­zın­da Tûr Sû­re­si’ni ti­lâ­vet eder­ken din­le­miş­tim.

 

أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ

(35)

أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَل لَّا يُوقِنُونَ

(36)

أَمْ عِندَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ

(37)

«On­lar, bir ya­ra­tan ol­mak­sı­zın mı ya­ra­tıl­dı­lar, yok­sa ya­ra­tan­lar ken­di­le­ri mi­dir? Yok­sa gök­le­ri ve ye­ri ken­di­le­ri mi ya­rat­tı­lar? Ha­yır, on­lar Al­lâh’a ke­sin ola­rak inan­mı­yor­lar. Yâ­hut Rab­bi­nin ha­zî­ne­le­ri on­la­rın ya­nın­da mı­dır? Yok­sa her şe­ye hâ­kim olan ken­di­le­ri mi­dir?» (et-Tûr, 35-37) âye­ti­ne gel­di­ğin­de kal­bim he­ye­can­dan ne­re­dey­se uça­cak gi­bi ol­du.” (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 52)

Ri­sâ­let-i Mu­ham­me­diy­ye’nin ilk za­man­la­rın­da, şi­iri ya­rış­ma­lar­da bi­rin­ci se­çi­le­rek Kâ­be’nin du­va­rı­na asıl­mış olan İm­riü’l-Kays’ın, kız kar­de­şi ha­yat­tay­dı. Ken­di­si­ne Kur’ân-ı Ke­rîm’den bir­kaç âyet oku­du­lar. Fe­sâ­hat ve be­lâ­ga­tin ne de­mek ol­du­ğu­nu gâ­yet iyi bi­len bu ka­dın Kur’ân âyet­le­ri­ni işi­tin­ce:

“–Bu bir in­sa­nın sö­zü ola­maz. Eğer yer­yü­zün­de böy­le bir söz var ise, kar­de­şi­min şi­iri­nin Kâ­be’nin du­va­rın­da ası­lı dur­ma­sı mü­nâ­sip de­ğil­dir. Onu in­di­rip ye­ri­ne bu sö­zü as­mak lâ­zım­dır.” de­mek mec­bû­ri­ye­tin­de kal­dı ve kar­de­şi­nin ka­sî­de­si­ni ken­di el­le­riy­le Kâ­be du­va­rın­dan in­dir­di. Se­vi­ye ola­rak onun al­tın­da bu­lu­nan di­ğer Mu­al­la­kât’a hiç­bir di­ye­cek kal­ma­dı­ğın­dan on­lar da bi­rer bi­rer in­di­ril­di.174

Akl-ı se­lîm sâ­hi­bi bir in­sa­nın Kur’ân’ı sâ­de­ce din­le­me­si bi­le onun Hak ke­lâ­mı ol­du­ğu­nu an­la­ma­sı­na kâ­fî­dir. Bu se­bep­le Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, Kur’ân-ı Ke­rîm’i biz­zat in­san­la­ra işit­tir­mek­le va­zî­fe­len­di­ril­miş­ti.

Ni­te­kim âyet-i ke­rî­me­de buy­ru­lur:

 

وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلاَمَ اللّهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ

“Eğer müş­rik­ler­den bi­ri Sen’den eman di­ler­se, onu hi­mâ­ye et. Tâ ki Al­lâh’ın ke­lâ­mı­nı işi­te­bil­sin (dü­şü­nüp ta­şın­sın, ha­kî­kat­le­re mut­ta­lî ol­sun). Son­ra onu emîn ol­du­ğu ye­re ulaş­tır…” (et-Tev­be, 6)

De­mek ki Ke­lâ­mul­lâh sa­dâ­sı­nın ku­lak­la­ra ulaş­ma­sı, îman nû­ru­nun kal­be yer­leş­me­si­ne ve­sî­le ol­mak­ta­dır.

Kur’ân sa­dâ­sın­da­ki rûh­la­rı cez­be­den âhenk ve mû­si­kî de, on­da­ki ses ni­zâ­mın­dan, yâ­ni ke­li­me­le­rin, harf­le­rin, sü­kûn ve ha­re­ke­le­rin, uzun ve kı­sa he­ce­le­rin en uy­gun bir tarz­da di­zil­miş ol­ma­sın­dan kay­nak­lan­mak­ta­dır. Ek­se­ri­yâ bir ses­ten di­ğe­ri­ne ge­çiş­te olu­şan müs­tes­nâ âhen­giy­le kalb­le­ri tah­rîk eder. Mâ­nâ­sı­nı an­la­ma­yan­lar bi­le, usûl ve kâ­ide­le­ri­ne uy­gun ola­rak okun­du­ğun­da, onun eş­siz sa­dâ­sı kar­şı­sın­da mü­te­lez­ziz olur­lar.175