İşkence Dönemi
Ebû Tâlib’e yaptıkları tekliflerden bir netîce elde edemeyen ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den de herhangi bir tâviz koparamayan müşrikler, çâreyi, yıldırma hareketlerine başvurmakta buldular. İlk zamanlar, kabîlesi ve âilesi kalabalık olanlara dokunamadılar. Çünkü müslümanlar üzerindeki bu zâlimâne tavır, henüz umûmî bir hâlde değildi.
Bu sırada müşriklerin işkencelerine mâruz kalanlar, daha ziyâde, kimsesiz fakirlerle, köle ve câriyelerdi. Onlara yapılmadık işkence kalmamıştı âdeta…
Hazret-i Habbâb -radıyallâhu anh-179, kor ateşler üzerine yatırılmış, ateş, vücûdundan eriyen yağlarla sönene kadar göğsüne bastırılıp bekletilmişti.
Habbâb -radıyallâhu anh-, demirci idi; bâzı müşriklerden de alacağı vardı. Alacaklarını istediği zaman kendisine:
“–Önce Muhammed’i inkâr et, sonra alacağını veririz!” diyorlardı.
O da, fânî dünyâ menfaatini bir kenara bırakarak:
“–Ben O’nu aslâ inkâr etmem! Ben O’nunla berâberim!..” diyor, ebedî saâdeti tercîh ediyordu.
Çektiği bu çilelerden birini kendisi şöyle anlatır:
“Birgün alacağımı istemek üzere Âs bin Vâil’e gitmiştim:
«–Muhammed’i inkâr etmediğin müddetçe paranı vermeyeceğim.» dedi.
Ben de:
«–Sen ölünceye, hattâ yeniden dirilinceye kadar Muhammed’i aslâ inkâr etmeyeceğim.» dedim.
«–Yâni ben şimdi öleceğim, sonra tekrar diriltileceğim öyle mi?» dedi.
Ben:
«–Evet.» cevâbını verdim.
Âs bin Vâil:
«–O hâlde yeniden diriltildiğimde mallarım olur, o zaman ben de sana borcumu öderim.» dedi.
Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu:
أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا
(77)
أَاطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا
(78)
كَلَّا سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّا
(79)
وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا
(80)
«Âyetlerimizi inkâr edeni ve “Bana elbette mal ve evlât verilecektir.” diyeni gördün mü? O (kâfir), gaybı mı bildi? Yoksa Rahmân (olan Allâh) katından bir söz mü aldı? Hayır, aslâ öyle değil! Biz onun söylediklerini yazacağız ve azâbını artırdıkça artıracağız! Bahsettiği (malı ve evlâdı)nı alacağız da o Biz’e tek olarak gelecektir!» (Meryem, 77-80)” (Buhârî, Tefsîr, 19/3; Müslim, Münâfikîn, 35-36; Tirmizî, Tefsîr, 19/3162)
Habbâb -radıyallâhu anh-’ın sâhibesi Ümmü Enmâr da ona işkence etmekte diğerlerinden geri kalmaz, ateşte kızdırdığı demirle Hazret-i Habbâb’ın başını dağlardı. Habbâb -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’e gidip Ümmü Enmâr’ı şikâyet etti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allâh’ım! Habbâb’a yardım et!” diyerek duâ edince Ümmü Enmâr başından bir derde yakalandı ve köpekler gibi ulumaya başladı. Kendisine başını dağlatmasını tavsiye ettiler. Bunun üzerine Habbâb -radıyallâhu anh- demiri alır, ateşte kızdırır ve onunla Ümmü Enmâr’ın başını dağlardı.180
Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-181 da en acımasız işkencelere mâruz kalanlardan biriydi. Sâhibi Ümeyye bin Halef, Bilâl’e akla hayâle gelmedik işkenceler yapardı. Onu kızgın kumlara yatırır, üzerine koca koca taşlar koyar, bâzen de Mekke sokaklarında sürüklerdi. Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı bir gün bir gece susuz bıraktıktan sonra, kendisine demirden bir gömlek giydirir, şiddetli sıcağın altında kızgın kumlar üzerinde tutar, vücûdunun yağı eriyinceye kadar bekletirdi.
Müşrikler Bilâl -radıyallâhu anh-’a her türlü işkenceyi yapmalarına rağmen istedikleri şeyi söyletemezler, o dâimâ:
“–Ehad, Ehad, Ehad (Allâh bir, Allâh bir, Allâh bir)!” derdi.182
Müslümanlara revâ görülenler sâdece eziyetten ibâret değildi. Ammâr -radıyallâhu anh-’ın babası Hazret-i Yâsir183, müşriklerin söyletmek istedikleri şeyleri söylemedi ve onların ağır işkenceleri altında şehîd oldu.
Annesi Hazret-i Sümeyye -radıyallâhu anhâ- da, vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da diğer bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı, fecî bir şekilde şehîd edildi.
Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anhüm- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.184
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün, işkence edildikleri sırada bu mübârek âileye rastlamış:
“–Sabrediniz ey Yâsir âilesi! Sevininiz ey Yâsir âilesi! Hiç şüphesiz sizin makâmınız cennettir!” buyurmuştu. (Hâkim, III, 432, 438)
Hazret-i Ammâr -radıyallâhu anh-185 da, nice işkence ve ezâlara dûçâr olmuştu.
Kureyş müşrikleri, birgün Hazret-i Ammâr’ı yakaladılar, başını kuyunun içine batırarak:
“–Muhammed’e hakâret edip, Lât ve Uzzâ’yı medhedinceye kadar seni bırakmayacağız!” dediler ve bunu zorla söylettiler.
Allâh Rasûlü’ne:
“–Yâ Rasûlallâh! Ammâr kâfir olmuş!” diye haber verildi.
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise:
“–Hayır! Ammâr, tepeden tırnağa kadar îmanla doludur! Îman onun etine ve kanına kadar işlemiştir!” buyurdu.
O esnâda Ammâr -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Mübârek sahâbî ağlıyordu…
Âlemlerin Efendisi onun gözyaşlarını eliyle silerken:
“–Sana ne oldu?” diye sordu.
Ammâr -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Beni Sana hakâret ettirmedikçe, putların da Sen’in dîninden daha iyi olduğunu söyletmedikçe bırakmadılar!” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Sen bunları söylerken kalbin nasıldı?” diye sordu.
Ammâr:
“–Kalbim Allâh’a ve Rasûlüne îmânın ferahlığı içinde, dînime bağlılığım da demirden daha sağlam idi!” dedi.
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir taraftan onun gözyaşlarını silerken diğer taraftan da:
“–Ey Ammâr! Eğer onlar bir daha bu söylediklerini tekrarlatmak için seni zorlarlarsa, tekrar söyleyiver!” buyuruyordu.
Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:
مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“Kalbi îmân ile mutmain olduğu hâlde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında, her kim îmânından sonra küfre kalbini açarsa, mutlakâ onların üzerine Allâh’tan bir gazap gelir ve kendilerine çok büyük bir azap vardır.” (en-Nahl, 106) (İbn-i Sa’d, III, 249; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 67; Heysemî, IX, 295; Vahidî, s. 288-289)
Bu hâdise, îmâna mugâyir bir ifâdenin, ancak ölüm tehlikesi söz konusu olduğunda söylenebileceğine, bunun dışında ise câiz olmadığına şer’î bir delildir.
a
İslâm düşmanı müşrikler, Hazret-i Suheyb186 -radıyallâhu anh-’ı da bayıltıncaya kadar döverlerdi.
Zinnîre Hâtun ise müşrikler tarafından bin bir türlü ezâ ve cefâ gören bir hanım köleydi. Ebû Cehil’in yaptığı işkenceler yüzünden âmâ olmuştu.
Ebû Cehil:
“–Gördün mü? Lât ve Uzzâ senin gözünü kör etti!” dedi.
Zinnîre Hâtun:
“–Hayır! Vallâhi, benim gözümü kör eden onlar değildir. Lât ve Uzzâ, ne fayda ne de zarar verebilir. Benim Rabbim, gözümü geri vermeye kâdirdir!” dedi.
Sabah olduğunda, Allâh Teâlâ’nın Zinnîre Hâtun’un gözlerini iâde ettiğini gördüler. (İbn-i Hişâm, I, 340-341; İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 69; Üsdü’l-Gâbe, VII, 123)
Müslümanların daha niceleri böyle sıkıntı ve ıztırap içinde idi. Âmir bin Füheyre, Ebû Fükeyhe, Mikdad bin Amr, Ümmü Übeys, Lübeyne Hâtun, Nehdiye Hâtun ve kızı gibi Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in güzîde ashâbı, akla hayâle gelmedik işkencelere mâruz kalmıştı. Müşrikler onları, elbisesiz bir hâlde ayaklarından zincirle bağlayıp sürükleyerek, sıcağın en şiddetli olduğu saatlerde çöle çıkarırlar, üzerlerine büyük kaya parçaları koyarlar, şuurlarını kaybedip ne söylediklerini bilemez hâle gelinceye kadar işkencenin her türlüsünü tatbîk ederlerdi. Boğazlarını sıkarlar ve öldüklerini zannedinceye kadar bırakmazlardı.187
Bu duruma, başta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olmak üzere bütün mü’minler çok üzülüyorlardı. Ancak o an için ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.188 Yalnız, hâli vakti yerinde olan îmân âbidesi Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, içlerinde Hazret-i Bilâl’in de bulunduğu yedi müslüman köleyi sâhiplerinden satın alarak âzâd etmiş, böylece onları amansız işkencelerden kurtarabilmişti.
Fakat müşriklerin işkenceleri her geçen gün daha da artıyor, zayıf ve kimsesiz mü’minlerden sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve yanında bulunan Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Osman, Zübeyr bin Avvâm, Mus’ab bin Umeyr gibi varlıklı insanlar bile eziyet ve işkenceden nasiplerini alıyorlardı.
Müşrikler, Mekke’nin ayak takımından sefih insanları kışkırtarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e saldırtıyorlardı. O’na şâirlik, sihirbazlık, kâhinlik ve mecnunluk gibi, kendilerinin bile inanmadığı yalan ve iftirâlarla eziyet ediyorlardı.189
Abdullâh bin Amr -radıyallâhu anh-’ın bizzat görüp anlattığına göre, birgün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kâbe’nin Hicr kısmında namaz kılarken, Ukbe bin Ebî Muayt geldi, Varlık Nûru Efendimiz’i boğmak için ridâsını boynuna dolayarak şiddetle çekmeye başladı. Hazret-i Ebû Bekir yetişerek omzundan tutup onu def etti ve:
“–Rabbinizden apaçık delillerle gelmiş bir kimseyi «Rabbim Allâh’tır!» dediği için öldürecek misiniz?” dedi. (Buhârî, Tefsîr, 40)
Yine benzer bir hâdiseyi İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- da şöyle nakleder:
“Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ve arkadaşları da orada idiler. Bir gün önce bir deve kesilmişti. Ebû Cehil, arkadaşlarına:
«–Falan âilenin kestiği devenin işkembesini kim getirip, secdeye gidince Muhammed’in omuzlarına koyacak?» dedi.
Oradakilerin en bedbahtı fırlayıp işkembeyi kaptığı gibi, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- secdeye kapandığında O’nun mübârek omuzlarının üzerine bıraktı. Buna hepsi kahkahalarla güldüler, (keyiflerinden) birbirlerinin üzerine yıkılmaya başladılar. Ben (biraz uzaklarında) ayakta durmuş onlara bakıyordum. Eğer beni koruyacak kimsem olsaydı, onu hemen sırtından atardım. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- secdede idi, başını kaldırmıyordu. Derken biri gidip Hazret-i Fâtıma’ya haber verdi. O, henüz küçük bir kızcağızdı. Gelip işkembeyi muhterem babasının sırtından yere attı. Sonra onlara dönüp ağır sözler söyledi. Müşrikler, Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya hiçbir karşılık veremediler. Varlık Nûru namazını tamamlayınca sesini yükselterek:
“–Allâh’ım! Kureyş’i Sana havâle ediyorum!” dedi ve bunu üç kere tekrarladı.
Müşrikler, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in bu duâsını işitince bir anda gülemez hâle geldiler. O’nun duâsından dolayı içlerini bir korku kapladı. (Zîrâ onlar, Allâh Rasûlü’nün duâlarının aynen tahakkuk ettiğini pek çok defâ tecrübe etmişlerdi.) Daha sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Ey Allâh’ım! Ebû Cehl’i, Utbe’yi, Şeybe’yi, Velîd’i, Ümeyye bin Halef’i, Ukbe bin Ebî Muayt’ı Sana havâle ediyorum.» diyerek İslâm düşmanlarını ismen ve tek tek saydı.
Muhammed’i hak üzere gönderen Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemin ederim ki, Rasûlullâh’ın zikrettiği bu adamları, Bedir günü hep yerlere serilmiş gördüm. Daha sonra da Bedir kuyusuna sürüklenip atıldılar.” (Buhârî, Salât 109, Cihâd 98, Cizye 21; Müslim, Cihâd 107)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mâruz kaldığı bütün bu zâlimâne tavırlara rağmen, tevhîd dâvâsında müşriklerle hiçbir sûrette uzlaşmaya yanaşmadı; dîninden aslâ tâviz vermedi. Üstelik ashâb-ı kirâma soruyordu:
“–İçinizden kim gidip Kâbe’de müşriklere Kur’ân okur?”
Bu teklife cân ü gönülden «Ben, yâ Rasûlallâh!» diyen Abdullâh bin Mes’ûd, Kâbe’de müşriklere Kur’ân-ı Kerîm okumuş ve bu yüzden o nasipsiz zâlimler tarafından fecî bir şekilde dövülmüştü.
Arkadaşları:
“–Zâten biz senin bu âkıbete uğramandan korkuyorduk!” dediler.
Abdullâh bin Mes’ûd ise:
“–Şu anda benim nazarımda onlardan daha hafif ve zayıf durumda olan hiç kimse yoktur! İsterseniz ben yarın da gider, onlara tekrar Kur’ân dinletebilirim!” dedi.
Arkadaşları:
“–Hayır! Onlara hoşlanmadıkları şeyi dinlettin. Sana bu kadarı yeter!” dediler. (İbn-i Hişâm, I 336-337)
a
Ebû Cehil, ne zaman zengin ve güçlü bir kimsenin müslüman olduğunu işitse hemen varıp ona hakâret eder:
“–Sen babanın dînini bıraktın ha! Hâlbuki, o senden daha hayırlı idi. Demek sen onun fikrini hiçe saydın, şerefini düşürdün, öyle mi?! And olsun ki biz de senin görüşüne değer vermeyeceğiz ve onun yanlışlığını ortaya koyacağız. Îtibârını yok edeceğiz.” diyerek tehditlerde bulunurdu.
Eğer müslüman olan kişi, ticâretle uğraşan biri ise ona:
“–Vallâhi, senin ticâretini kesâda uğratacağız, servetini batıracağız.” derdi. Müslüman olan zayıf ve fakir bir kimse ise onu döver, aldatıcı sözlerle kandırmaya ve İslâm’dan döndürmeye çalışırdı.
Bir defâsında İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-’a:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve ashâbı, müşriklerden, dinlerini bırakmak için mâzur sayılacak derecede işkence görürler miydi?” diye sorulmuştu.
“–Evet, vallâhi müşrikler onlardan yakaladıkları birisini o kadar döver, aç ve susuz bırakarak öyle işkence ederlerdi ki, dayağın şiddetinden oturamaz hâle gelir, ona istedikleri her şeyi söyletirlerdi. Kendisine:
«–Allâh’tan başka, Lât ve Uzzâ da ilâh mıdır?» diye sorarlar, o da:
«–Evet!» derdi.
Hattâ yanlarından geçmekte olan Cual böceğini gösterip:
«–Şu Cual de, Allâh’tan başka ilâh mıdır?» diye sorarlar, o da yapılan ağır işkenceden kurtulabilmek için:
«–Evet!» derdi.
Ayılıp aklı başına geldiği zaman ise tevhîde dönerdi.” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 339-343; İbn-i Sa’d, III, 233; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 108)
Bütün bu zulüm sahnelerini -naklettiklerimiz ve nakledemediklerimizle birlikte- tefekkür edip “İslâm” nîmetinin binlerce insanın nice eziyetlere katlanması sâyesinde bizlere kadar ulaşabildiğini ve bu yolda aslâ tâviz verilmediğini anlamalı, onun kıymetini iyi takdîr etmeliyiz.
a
Allâh Teâlâ dileseydi İslâm’ın gelişip intişâr etmesini kolaylaştırabilir ve bu uğurda müslümanlara hiçbir meşakkat çektirmeyebilirdi. Lâkin o zaman bu yola baş koyanların samîmiyeti ortaya çıkmaz, bu husustaki sebat, gayret, azim ve fedâkârlıkları sâbit olmazdı. Elbette o vakit, mü’min ile münâfık, sâdık ile yalancı birbirinden fark edilemezdi.
Allâh Teâlâ, âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:
الم
(1)
أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
(2)
وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ
(3)
“Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sâdece «Îmân ettik» demeleriyle bırakıverileceklerini mi sandılar? And olsun ki Biz, onlardan evvelkileri de imtihan ettik. Elbette Allâh, sadâkatte bulunanları da yalancı olanları da ortaya çıkaracaktır.” (el-Ankebût, 1-3)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
“Yoksa Allâh, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân, 142)
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ
“Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: «Allâh’ın yardımı ne zaman?» derlerdi. Bak işte! Gerçekten Allâh’ın yardımı yakındır.” (el-Bakara, 214)
Tevhîd mücâdelesi yolunda çetin imtihanlarla karşılaşmak, sünnetullâh îcâbıdır. Bütün peygamberler ve sâdık kullar, hep meşakkat çekmiş, eziyete mâruz kalmış, hattâ bir kısmı da bu uğurda şehîd edilmiştir. Bu sebeple bir müslümanın, meşakkat veya zorluklarla karşılaştığında ümitsizliğe kapılması doğru değildir. Bilâkis mü’minler, Allâh’ın emrini gerçekleştirme husûsunda zarar ve musîbetlere ne kadar çok tahammül gösterirlerse, Allâh’ın rızâsına ve muvaffakıyyete o nisbette çabuk nâil olacaklarını bilmelidirler.
