İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İş­ken­ce Dö­ne­mi

Ebû Tâ­lib’e yap­tık­la­rı tek­lif­ler­den bir ne­tî­ce el­de ede­me­yen ve Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’den de her­han­gi bir tâ­viz ko­pa­ra­ma­yan müş­rik­ler, çâ­re­yi, yıl­dır­ma ha­re­ket­le­ri­ne baş­vur­mak­ta bul­du­lar. İlk za­man­lar, ka­bî­le­si ve âi­le­si ka­la­ba­lık olan­la­ra do­ku­na­ma­dı­lar. Çün­kü müs­lü­man­lar üze­rin­de­ki bu zâ­li­mâ­ne ta­vır, he­nüz umû­mî bir hâl­de de­ğil­di.

Bu sı­ra­da müş­rik­le­rin iş­ken­ce­le­ri­ne mâ­ruz ka­lan­lar, da­ha zi­yâ­de, kim­se­siz fa­kir­ler­le, kö­le ve câ­ri­ye­ler­di. On­la­ra ya­pıl­ma­dık iş­ken­ce kal­ma­mış­tı âde­ta…

Haz­ret-i Hab­bâb -ra­dı­yal­lâ­hu anh-179, kor ateş­ler üze­ri­ne ya­tı­rıl­mış, ateş, vü­cû­dun­dan eri­yen yağ­lar­la sö­ne­ne ka­dar göğ­sü­ne bas­tı­rı­lıp bek­le­til­miş­ti.

Hab­bâb -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, de­mir­ci idi; bâ­zı müş­rik­ler­den de ala­ca­ğı var­dı. Ala­cak­la­rı­nı is­te­di­ği za­man ken­di­si­ne:

“–Ön­ce Mu­ham­med’i in­kâr et, son­ra ala­ca­ğı­nı ve­ri­riz!” di­yor­lar­dı.

O da, fâ­nî dün­yâ men­fa­ati­ni bir ke­na­ra bı­ra­ka­rak:

“–Ben O’nu as­lâ in­kâr et­mem! Ben O’nun­la be­râ­be­rim!..” di­yor, ebe­dî sa­âde­ti ter­cîh edi­yor­du.

Çek­ti­ği bu çi­le­ler­den bi­ri­ni ken­di­si şöy­le an­la­tır:

“Bir­gün ala­ca­ğı­mı is­te­mek üze­re Âs bin Vâ­il’e git­miş­tim:

«–Mu­ham­med’i in­kâr et­me­di­ğin müd­det­çe pa­ra­nı ver­me­ye­ce­ğim.» de­di.

Ben de:

«–Sen ölün­ce­ye, hat­tâ ye­ni­den di­ri­lin­ce­ye ka­dar Mu­ham­med’i as­lâ in­kâr et­me­ye­ce­ğim.» de­dim.

«–Yâ­ni ben şim­di öle­ce­ğim, son­ra tek­rar di­ril­ti­le­ce­ğim öy­le mi?» de­di.

Ben:

«–Evet.» ce­vâ­bı­nı ver­dim.

Âs bin Vâ­il:

«–O hâl­de ye­ni­den di­ril­til­di­ğim­de mal­la­rım olur, o za­man ben de sa­na bor­cu­mu öde­rim.» de­di.

Bu­nun üze­ri­ne şu âyet­ler nâ­zil ol­du:

 

أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا

(77)

أَاطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا

(78)

كَلَّا سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّا

(79)

وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا

(80)

«Âyet­le­ri­mi­zi in­kâr ede­ni ve “Ba­na el­bet­te mal ve ev­lât ve­ri­le­cek­tir.” di­ye­ni gör­dün mü? O (kâ­fir), gay­bı mı bil­di? Yok­sa Rah­mân (olan Al­lâh) ka­tın­dan bir söz mü al­dı? Ha­yır, as­lâ öy­le de­ğil! Biz onun söy­le­dik­le­ri­ni ya­za­ca­ğız ve azâ­bı­nı ar­tır­dık­ça ar­tı­ra­ca­ğız! Bah­set­ti­ği (ma­lı ve ev­lâ­dı)nı ala­ca­ğız da o Biz’e tek ola­rak ge­le­cek­tir!» (Mer­yem, 77-80)” (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 19/3; Müs­lim, Mü­nâ­fi­kîn, 35-36; Tir­mi­zî, Tef­sîr, 19/3162)

Hab­bâb -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın sâ­hi­be­si Üm­mü En­mâr da ona iş­ken­ce et­mek­te di­ğer­le­rin­den ge­ri kal­maz, ateş­te kız­dır­dı­ğı de­mir­le Haz­ret-i Hab­bâb’ın ba­şı­nı dağ­lar­dı. Hab­bâb -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e gi­dip Üm­mü En­mâr’ı şi­kâ­yet et­ti. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“Al­lâh’ım! Hab­bâb’a yar­dım et!” di­ye­rek duâ edin­ce Üm­mü En­mâr ba­şın­dan bir der­de ya­ka­lan­dı ve kö­pek­ler gi­bi ulu­ma­ya baş­la­dı. Ken­di­si­ne ba­şı­nı dağ­lat­ma­sı­nı tav­si­ye et­ti­ler. Bu­nun üze­ri­ne Hab­bâb -ra­dı­yal­lâ­hu anh- de­mi­ri alır, ateş­te kız­dı­rır ve onun­la Üm­mü En­mâr’ın ba­şı­nı dağ­lar­dı.180

Haz­ret-i Bi­lâl -ra­dı­yal­lâ­hu anh-181 da en acı­ma­sız iş­ken­ce­le­re mâ­ruz ka­lan­lar­dan bi­riy­di. Sâ­hi­bi Ümey­ye bin Ha­lef, Bi­lâl’e ak­la ha­yâ­le gel­me­dik iş­ken­ce­ler ya­par­dı. Onu kız­gın kum­la­ra ya­tı­rır, üze­ri­ne ko­ca ko­ca taş­lar ko­yar, bâ­zen de Mek­ke so­kak­la­rın­da sü­rük­ler­di. Bi­lâl-i Ha­be­şî -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ı bir gün bir ge­ce su­suz bı­rak­tık­tan son­ra, ken­di­si­ne de­mir­den bir göm­lek giy­di­rir, şid­det­li sı­ca­ğın al­tın­da kız­gın kum­lar üze­rin­de tu­tar, vü­cû­du­nun ya­ğı eri­yin­ce­ye ka­dar bek­le­tir­di.

Müş­rik­ler Bi­lâl -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’a her tür­lü iş­ken­ce­yi yap­ma­la­rı­na rağ­men is­te­dik­le­ri şe­yi söy­le­te­mez­ler, o dâ­imâ:

“–Ehad, Ehad, Ehad (Al­lâh bir, Al­lâh bir, Al­lâh bir)!” der­di.182

Müs­lü­man­la­ra re­vâ gö­rü­len­ler sâ­de­ce ezi­yet­ten ibâ­ret de­ğil­di. Am­mâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın ba­ba­sı Haz­ret-i Yâ­sir183, müş­rik­le­rin söy­let­mek is­te­dik­le­ri şey­le­ri söy­le­me­di ve on­la­rın ağır iş­ken­ce­le­ri al­tın­da şe­hîd ol­du.

An­ne­si Haz­ret-i Sü­mey­ye -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- da, vah­şî iş­ken­ce­le­re mâ­ruz kal­dık­tan son­ra bir aya­ğı bir de­ve­ye, di­ğer aya­ğı da di­ğer bir de­ve­ye bağ­la­na­rak ca­na­var­ca par­ça­lan­dı, fe­cî bir şe­kil­de şe­hîd edil­di.

Böy­le­ce Yâ­sir âi­le­si -ra­dı­yal­lâ­hu an­hüm- İs­lâm’ın ilk şe­hîd­le­ri ol­du­lar.184

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir­gün, iş­ken­ce edil­dik­le­ri sı­ra­da bu mü­bâ­rek âi­le­ye rast­la­mış:

“–Sab­re­di­niz ey Yâ­sir âi­le­si! Se­vi­ni­niz ey Yâ­sir âi­le­si! Hiç şüp­he­siz si­zin ma­kâ­mı­nız cen­net­tir!” bu­yur­muş­tu. (Hâ­kim, III, 432, 438)

Haz­ret-i Am­mâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-185 da, ni­ce iş­ken­ce ve ezâ­la­ra dû­çâr ol­muş­tu.

Ku­reyş müş­rik­le­ri, bir­gün Haz­ret-i Am­mâr’ı ya­ka­la­dı­lar, ba­şı­nı ku­yu­nun içi­ne ba­tı­ra­rak:

“–Mu­ham­med’e ha­kâ­ret edip, Lât ve Uz­zâ’yı med­he­din­ce­ye ka­dar se­ni bı­rak­ma­ya­ca­ğız!” de­di­ler ve bu­nu zor­la söy­let­ti­ler.

Al­lâh Ra­sû­lü’ne:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Am­mâr kâ­fir ol­muş!” di­ye ha­ber ve­ril­di.

Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz ise:

“–Ha­yır! Am­mâr, te­pe­den tır­na­ğa ka­dar îman­la do­lu­dur! Îman onun eti­ne ve ka­nı­na ka­dar iş­le­miş­tir!” bu­yur­du.

O es­nâ­da Am­mâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh- Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ya­nı­na gel­di. Mü­bâ­rek sa­hâ­bî ağ­lı­yor­du…

Âlem­le­rin Efen­di­si onun göz­yaş­la­rı­nı eliy­le si­ler­ken:

“–Sa­na ne ol­du?” di­ye sor­du.

Am­mâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Be­ni Sa­na ha­kâ­ret et­tir­me­dik­çe, put­la­rın da Sen’in dî­nin­den da­ha iyi ol­du­ğu­nu söy­let­me­dik­çe bı­rak­ma­dı­lar!” de­di.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Sen bun­la­rı söy­ler­ken kal­bin na­sıl­dı?” di­ye sor­du.

Am­mâr:

“–Kal­bim Al­lâh’a ve Ra­sû­lü­ne îmâ­nın fe­rah­lı­ğı için­de, dî­ni­me bağ­lı­lı­ğım da de­mir­den da­ha sağ­lam idi!” de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir ta­raf­tan onun göz­yaş­la­rı­nı si­ler­ken di­ğer ta­raf­tan da:

“–Ey Am­mâr! Eğer on­lar bir da­ha bu söy­le­dik­le­ri­ni tek­rar­lat­mak için se­ni zor­lar­lar­sa, tek­rar söy­le­yi­ver!” bu­yu­ru­yor­du.

Bu hâ­di­se üze­ri­ne şu âyet-i ke­rî­me nâ­zil ol­du:

 

مَن كَفَرَ بِاللّهِ مِن بَعْدِ إيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالإِيمَانِ وَلَـكِن مَّن شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِّنَ اللّهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ

“Kal­bi îmân ile mut­ma­in ol­du­ğu hâl­de (din­den dön­me­ye) zor­la­nan­lar dı­şın­da, her kim îmâ­nın­dan son­ra küf­re kal­bi­ni açar­sa, mut­la­kâ on­la­rın üze­ri­ne Al­lâh’tan bir ga­zap ge­lir ve ken­di­le­ri­ne çok bü­yük bir azap var­dır.” (en-Nahl, 106) (İbn-i Sa’d, III, 249; İbn-i Esîr, el-Kâ­mil, II, 67; Hey­se­mî, IX, 295; Va­hi­dî, s. 288-289)

Bu hâ­di­se, îmâ­na mu­gâ­yir bir ifâ­de­nin, an­cak ölüm teh­li­ke­si söz ko­nu­su ol­du­ğun­da söy­le­ne­bi­le­ce­ği­ne, bu­nun dı­şın­da ise câ­iz ol­ma­dı­ğı­na şer’î bir de­lil­dir.

a

İs­lâm düş­ma­nı müş­rik­ler, Haz­ret-i Su­heyb186 -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ı da ba­yıl­tın­ca­ya ka­dar dö­ver­ler­di.

Zin­nî­re Hâ­tun ise müş­rik­ler ta­ra­fın­dan bin bir tür­lü ezâ ve ce­fâ gö­ren bir ha­nım kö­ley­di. Ebû Ce­hil’in yap­tı­ğı iş­ken­ce­ler yü­zün­den âmâ ol­muş­tu.

Ebû Ce­hil:

“–Gör­dün mü? Lât ve Uz­zâ se­nin gö­zü­nü kör et­ti!” de­di.

Zin­nî­re Hâ­tun:

“–Ha­yır! Val­lâ­hi, be­nim gö­zü­mü kör eden on­lar de­ğil­dir. Lât ve Uz­zâ, ne fay­da ne de za­rar ve­re­bi­lir. Be­nim Rab­bim, gö­zü­mü ge­ri ver­me­ye kâ­dir­dir!” de­di.

Sa­bah ol­du­ğun­da, Al­lâh Te­âlâ’nın Zin­nî­re Hâ­tun’un göz­le­ri­ni iâ­de et­ti­ği­ni gör­dü­ler. (İbn-i Hi­şâm, I, 340-341; İbn-i Esîr, el-Kâ­mil, II, 69; Üs­dü’l-Gâ­be, VII, 123)

Müs­lü­man­la­rın da­ha ni­ce­le­ri böy­le sı­kın­tı ve ız­tı­rap için­de idi. Âmir bin Fü­hey­re, Ebû Fü­key­he, Mik­dad bin Amr, Üm­mü Übeys, Lü­bey­ne Hâ­tun, Neh­di­ye Hâ­tun ve kı­zı gi­bi Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in gü­zî­de as­hâ­bı, ak­la ha­yâ­le gel­me­dik iş­ken­ce­le­re mâ­ruz kal­mış­tı. Müş­rik­ler on­la­rı, el­bi­se­siz bir hâl­de ayak­la­rın­dan zin­cir­le bağ­la­yıp sü­rük­le­ye­rek, sı­ca­ğın en şid­det­li ol­du­ğu sa­at­ler­de çö­le çı­ka­rır­lar, üzer­le­ri­ne bü­yük ka­ya par­ça­la­rı ko­yar­lar, şu­ur­la­rı­nı kay­be­dip ne söy­le­dik­le­ri­ni bi­le­mez hâ­le ge­lin­ce­ye ka­dar iş­ken­ce­nin her tür­lü­sü­nü tat­bîk eder­ler­di. Bo­ğaz­la­rı­nı sı­kar­lar ve öl­dük­le­ri­ni zan­ne­din­ce­ye ka­dar bı­rak­maz­lar­dı.187

Bu du­ru­ma, baş­ta Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ol­mak üze­re bü­tün mü’min­ler çok üzü­lü­yor­lar­dı. An­cak o an için el­le­rin­den hiç­bir şey gel­mi­yor­du.188 Yal­nız, hâ­li vak­ti ye­rin­de olan îmân âbi­de­si Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, iç­le­rin­de Haz­ret-i Bi­lâl’in de bu­lun­du­ğu ye­di müs­lü­man kö­le­yi sâ­hip­le­rin­den sa­tın ala­rak âzâd et­miş, böy­le­ce on­la­rı aman­sız iş­ken­ce­ler­den kur­ta­ra­bil­miş­ti.

Fa­kat müş­rik­le­rin iş­ken­ce­le­ri her ge­çen gün da­ha da ar­tı­yor, za­yıf ve kim­se­siz mü’min­ler­den son­ra Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ve ya­nın­da bu­lu­nan Haz­ret-i Ebû Be­kir, Haz­ret-i Os­man, Zü­beyr bin Av­vâm, Mus’ab bin Umeyr gi­bi var­lık­lı in­san­lar bi­le ezi­yet ve iş­ken­ce­den na­sip­le­ri­ni alı­yor­lar­dı.

Müş­rik­ler, Mek­ke’nin ayak ta­kı­mın­dan se­fih in­san­la­rı kış­kır­ta­rak Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’e sal­dır­tı­yor­lar­dı. O’na şâ­ir­lik, si­hir­baz­lık, kâ­hin­lik ve mec­nun­luk gi­bi, ken­di­le­ri­nin bi­le inan­ma­dı­ğı ya­lan ve if­ti­râ­lar­la ezi­yet edi­yor­lar­dı.189

Ab­dul­lâh bin Amr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın biz­zat gö­rüp an­lat­tı­ğı­na gö­re, bir­gün Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Kâ­be’nin Hicr kıs­mın­da na­maz kı­lar­ken, Uk­be bin Ebî Mu­ayt gel­di, Var­lık Nû­ru Efen­di­miz’i boğ­mak için ri­dâ­sı­nı boy­nu­na do­la­ya­rak şid­det­le çek­me­ye baş­la­dı. Haz­ret-i Ebû Be­kir ye­ti­şe­rek om­zun­dan tu­tup onu def et­ti ve:

“–Rab­bi­niz­den apa­çık de­lil­ler­le gel­miş bir kim­se­yi «Rab­bim Al­lâh’tır!» de­di­ği için öl­dü­re­cek mi­si­niz?” de­di. (Bu­hâ­rî, Tef­sîr, 40)

Yi­ne ben­zer bir hâ­di­se­yi İbn-i Mes’ûd -ra­dı­yal­lâ­hu anh- da şöy­le nak­le­der:

“Bir­gün Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Kâ­be’nin ya­nın­da na­maz kı­lı­yor­du. Ebû Ce­hil ve ar­ka­daş­la­rı da ora­da idi­ler. Bir gün ön­ce bir de­ve ke­sil­miş­ti. Ebû Ce­hil, ar­ka­daş­la­rı­na:

«–Fa­lan âi­le­nin kes­ti­ği de­ve­nin iş­kem­be­si­ni kim ge­ti­rip, sec­de­ye gi­din­ce Mu­ham­med’in omuz­la­rı­na ko­ya­cak?» de­di.

Ora­da­ki­le­rin en bed­bah­tı fır­la­yıp iş­kem­be­yi kap­tı­ğı gi­bi, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- sec­de­ye ka­pan­dı­ğın­da O’nun mü­bâ­rek omuz­la­rı­nın üze­ri­ne bı­rak­tı. Bu­na hep­si kah­ka­ha­lar­la gül­dü­ler, (ke­yif­le­rin­den) bir­bir­le­ri­nin üze­ri­ne yı­kıl­ma­ya baş­la­dı­lar. Ben (bi­raz uzak­la­rın­da) ayak­ta dur­muş on­la­ra ba­kı­yor­dum. Eğer be­ni ko­ru­ya­cak kim­sem ol­say­dı, onu he­men sır­tın­dan atar­dım. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- sec­de­de idi, ba­şı­nı kal­dır­mı­yor­du. Der­ken bi­ri gi­dip Haz­ret-i Fâ­tı­ma’ya ha­ber ver­di. O, he­nüz kü­çük bir kız­ca­ğız­dı. Ge­lip iş­kem­be­yi muh­te­rem ba­ba­sı­nın sır­tın­dan ye­re at­tı. Son­ra on­la­ra dö­nüp ağır söz­ler söy­le­di. Müş­rik­ler, Fâ­tı­ma -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’ya hiç­bir kar­şı­lık ve­re­me­di­ler. Var­lık Nû­ru na­ma­zı­nı ta­mam­la­yın­ca se­si­ni yük­sel­te­rek:

“–Al­lâh’ım! Ku­reyş’i Sa­na ha­vâ­le edi­yo­rum!” de­di ve bu­nu üç ke­re tek­rar­la­dı.

Müş­rik­ler, Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz’in bu du­âsı­nı işi­tin­ce bir an­da gü­le­mez hâ­le gel­di­ler. O’nun du­âsın­dan do­la­yı iç­le­ri­ni bir kor­ku kap­la­dı. (Zî­râ on­lar, Al­lâh Ra­sû­lü’nün du­âla­rı­nın ay­nen ta­hak­kuk et­ti­ği­ni pek çok de­fâ tec­rü­be et­miş­ler­di.) Da­ha son­ra Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

«–Ey Al­lâh’ım! Ebû Cehl’i, Ut­be’yi, Şey­be’yi, Ve­lîd’i, Ümey­ye bin Ha­lef’i, Uk­be bin Ebî Mu­ayt’ı Sa­na ha­vâ­le edi­yo­rum.» di­ye­rek İs­lâm düş­man­la­rı­nı is­men ve tek tek say­dı.

Mu­ham­med’i hak üze­re gön­de­ren Zât-ı Zü’l-Ce­lâl’e ye­min ede­rim ki, Ra­sû­lul­lâh’ın zik­ret­ti­ği bu adam­la­rı, Be­dir gü­nü hep yer­le­re se­ril­miş gör­düm. Da­ha son­ra da Be­dir ku­yu­su­na sü­rük­le­nip atıl­dı­lar.” (Bu­hâ­rî, Sa­lât 109, Ci­hâd 98, Ciz­ye 21; Müs­lim, Ci­hâd 107)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, mâ­ruz kal­dı­ğı bü­tün bu zâ­li­mâ­ne ta­vır­la­ra rağ­men, tev­hîd dâ­vâ­sın­da müş­rik­ler­le hiç­bir sû­ret­te uz­laş­ma­ya ya­naş­ma­dı; dî­nin­den as­lâ tâ­viz ver­me­di. Üs­te­lik as­hâb-ı ki­râ­ma so­ru­yor­du:

“–İçi­niz­den kim gi­dip Kâ­be’de müş­rik­le­re Kur’ân okur?”

Bu tek­li­fe cân ü gö­nül­den «Ben, yâ Ra­sû­lal­lâh!» di­yen Ab­dul­lâh bin Mes’ûd, Kâ­be’de müş­rik­le­re Kur’ân-ı Ke­rîm oku­muş ve bu yüz­den o na­sip­siz zâ­lim­ler ta­ra­fın­dan fe­cî bir şe­kil­de dö­vül­müş­tü.

Ar­ka­daş­la­rı:

“–Zâ­ten biz se­nin bu âkı­be­te uğ­ra­man­dan kor­ku­yor­duk!” de­di­ler.

Ab­dul­lâh bin Mes’ûd ise:

“–Şu an­da be­nim na­za­rım­da on­lar­dan da­ha ha­fif ve za­yıf du­rum­da olan hiç kim­se yok­tur! İs­ter­se­niz ben ya­rın da gi­der, on­la­ra tek­rar Kur’ân din­le­te­bi­li­rim!” de­di.

Ar­ka­daş­la­rı:

“–Ha­yır! On­la­ra hoş­lan­ma­dık­la­rı şe­yi din­let­tin. Sa­na bu ka­da­rı ye­ter!” de­di­ler. (İbn-i Hi­şâm, I 336-337)

a

Ebû Ce­hil, ne za­man zen­gin ve güç­lü bir kim­se­nin müs­lü­man ol­du­ğu­nu işit­se he­men va­rıp ona ha­kâ­ret eder:

“–Sen ba­ba­nın dî­ni­ni bı­rak­tın ha! Hâl­bu­ki, o sen­den da­ha ha­yır­lı idi. De­mek sen onun fik­ri­ni hi­çe say­dın, şe­re­fi­ni dü­şür­dün, öy­le mi?! And ol­sun ki biz de se­nin gö­rü­şü­ne de­ğer ver­me­ye­ce­ğiz ve onun yan­lış­lı­ğı­nı or­ta­ya ko­ya­ca­ğız. Îti­bâ­rı­nı yok ede­ce­ğiz.” di­ye­rek teh­dit­ler­de bu­lu­nur­du.

Eğer müs­lü­man olan ki­şi, ti­câ­ret­le uğ­ra­şan bi­ri ise ona:

“–Val­lâ­hi, se­nin ti­câ­re­ti­ni ke­sâ­da uğ­ra­ta­ca­ğız, ser­ve­ti­ni ba­tı­ra­ca­ğız.” der­di. Müs­lü­man olan za­yıf ve fa­kir bir kim­se ise onu dö­ver, al­da­tı­cı söz­ler­le kan­dır­ma­ya ve İs­lâm’dan dön­dür­me­ye ça­lı­şır­dı.

Bir de­fâ­sın­da İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’a:

“–Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ve as­hâ­bı, müş­rik­ler­den, din­le­ri­ni bı­rak­mak için mâ­zur sa­yı­la­cak de­re­ce­de iş­ken­ce gö­rür­ler miy­di?” di­ye so­rul­muş­tu.

“–Evet, val­lâ­hi müş­rik­ler on­lar­dan ya­ka­la­dık­la­rı bi­ri­si­ni o ka­dar dö­ver, aç ve su­suz bı­ra­ka­rak öy­le iş­ken­ce eder­ler­di ki, da­ya­ğın şid­de­tin­den otu­ra­maz hâ­le ge­lir, ona is­te­dik­le­ri her şe­yi söy­le­tir­ler­di. Ken­di­si­ne:

«–Al­lâh’tan baş­ka, Lât ve Uz­zâ da ilâh mı­dır?» di­ye so­rar­lar, o da:

«–Evet!» der­di.

Hat­tâ yan­la­rın­dan geç­mek­te olan Cu­al bö­ce­ği­ni gös­te­rip:

«–Şu Cu­al de, Al­lâh’tan baş­ka ilâh mı­dır?» di­ye so­rar­lar, o da ya­pı­lan ağır iş­ken­ce­den kur­tu­la­bil­mek için:

«–Evet!» der­di.

Ayı­lıp ak­lı ba­şı­na gel­di­ği za­man ise tev­hî­de dö­ner­di.” de­di. (İbn-i Hi­şâm, I, 339-343; İbn-i Sa’d, III, 233; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, III, 108)

Bü­tün bu zu­lüm sah­ne­le­ri­ni -nak­let­tik­le­ri­miz ve nak­le­de­me­dik­le­ri­miz­le bir­lik­te- te­fek­kür edip “İs­lâm” nî­me­ti­nin bin­ler­ce in­sa­nın ni­ce ezi­yet­le­re kat­lan­ma­sı sâ­ye­sin­de biz­le­re ka­dar ula­şa­bil­di­ği­ni ve bu yol­da as­lâ tâ­viz ve­ril­me­di­ği­ni an­la­ma­lı, onun kıy­me­ti­ni iyi tak­dîr et­me­li­yiz.

a

Al­lâh Te­âlâ di­le­sey­di İs­lâm’ın ge­li­şip in­ti­şâr et­me­si­ni ko­lay­laş­tı­ra­bi­lir ve bu uğur­da müs­lü­man­la­ra hiç­bir me­şak­kat çek­tir­me­ye­bi­lir­di. Lâ­kin o za­man bu yo­la baş ko­yan­la­rın sa­mî­mi­ye­ti or­ta­ya çık­maz, bu hu­sus­ta­ki se­bat, gay­ret, azim ve fe­dâ­kâr­lık­la­rı sâ­bit ol­maz­dı. El­bet­te o va­kit, mü’min ile mü­nâ­fık, sâ­dık ile ya­lan­cı bir­bi­rin­den fark edi­le­mez­di.

Al­lâh Te­âlâ, âyet-i ke­rî­me­ler­de şöy­le bu­yu­rur:

 

الم

(1)

أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ

(2)

وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ

(3)

“Elif. Lâm. Mîm. İn­san­lar im­ti­han­dan ge­çi­ril­me­den, sâ­de­ce «Îmân et­tik» de­me­le­riy­le bı­ra­kı­ve­ri­le­cek­le­ri­ni mi san­dı­lar? And ol­sun ki Biz, on­lar­dan ev­vel­ki­le­ri de im­ti­han et­tik. El­bet­te Al­lâh, sa­dâ­kat­te bu­lu­nan­la­rı da ya­lan­cı olan­la­rı da or­ta­ya çı­ka­ra­cak­tır.” (el-An­ke­bût, 1-3)

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Yok­sa Al­lâh, içi­niz­den ci­hâd eden­le­ri ve sab­re­den­le­ri or­ta­ya çı­kar­ma­dan cen­ne­te gi­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız?” (Âl-i İm­rân, 142)

 

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ

“Yok­sa siz, ken­di­niz­den ön­ce ge­lip ge­çen­le­rin hâ­li (uğ­ra­dık­la­rı sı­kın­tı­lar) ba­şı­nı­za gel­me­den cen­ne­te gi­ri­ve­re­ce­ği­ni­zi mi san­dı­nız? On­la­ra öy­le yok­sul­luk­lar, öy­le sı­kın­tı­lar do­kun­du ve öy­le sar­sıl­dı­lar ki, hat­tâ pey­gam­ber ve be­râ­be­rin­de­ki îmân eden­ler: «Al­lâh’ın yar­dı­mı ne za­man?» der­ler­di. Bak iş­te! Ger­çek­ten Al­lâh’ın yar­dı­mı ya­kın­dır.” (el-Ba­ka­ra, 214)

Tev­hîd mü­câ­de­le­si yo­lun­da çe­tin im­ti­han­lar­la kar­şı­laş­mak, sün­ne­tul­lâh îcâ­bı­dır. Bü­tün pey­gam­ber­ler ve sâ­dık kul­lar, hep me­şak­kat çek­miş, ezi­ye­te mâ­ruz kal­mış, hat­tâ bir kıs­mı da bu uğur­da şe­hîd edil­miş­tir. Bu se­bep­le bir müs­lü­ma­nın, me­şak­kat ve­ya zor­luk­lar­la kar­şı­laş­tı­ğın­da ümit­siz­li­ğe ka­pıl­ma­sı doğ­ru de­ğil­dir. Bi­lâ­kis mü’min­ler, Al­lâh’ın em­ri­ni ger­çek­leş­tir­me hu­sû­sun­da za­rar ve mu­sî­bet­le­re ne ka­dar çok ta­ham­mül gös­te­rir­ler­se, Al­lâh’ın rı­zâ­sı­na ve mu­vaf­fa­kıy­ye­te o nis­bet­te ça­buk nâ­il ola­cak­la­rı­nı bil­me­li­dir­ler.