İÇİNDEKİLER
ARAMA:

NÜ­BÜV­VE­TİN DÖR­DÜN­CÜ SE­NE­Sİ em­ro­lun­du­ğun Şe­yi Açık­la:En Ya­kın­la­rı­nı İn­zâr Et

Üç yıl sü­ren giz­li­lik dev­rin­den son­ra, yâ­ni pey­gam­ber­li­ğin dör­dün­cü yı­lın­da Al­lâh Te­âlâ şöy­le bu­yur­du:

 

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ

(94)

إِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِئِينَ

(95)

(Ey Ra­sû­lüm! Ar­tık) Sa­na em­ro­lu­na­nı açık­la! Müş­rik­ler­den yüz çe­vir.

Alay eden­le­re kar­şı Biz Sa­na ye­te­riz!” (el-Hicr, 94-95)

Bu âyet-i ke­rî­me­ler­le, teb­lî­ğin ar­tık açık­tan ya­pıl­ma­sı em­re­dil­miş olu­yor­du.

Bir baş­ka âyet-i ke­rî­me­de de bu hu­sus da­ha açık, hat­tâ îkaz mâ­hi­ye­tin­de şöy­le ifâ­de buy­rul­muş­tur:

 

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

“Ey Ra­sûl! Sa­na in­di­ri­le­ni teb­lîğ et! Eğer bu­nu yap­maz­san, O’nun el­çi­li­ği­ni yap­ma­mış olur­sun! Al­lâh Sen’i in­san­lar­dan ko­ru­ya­cak­tır. Şüp­he­siz ki Al­lâh, kâ­fir­ler top­lu­lu­ğu­nu hi­dâ­ye­te er­dir­mez.” (el-Mâ­ide, 67)

Ar­tık Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ce­nâb-ı Hakk’ın bu­yur­du­ğu vec­hi­le:

 

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لا إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ يُحْيِـي وَيُمِيتُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الأُمِّيِّ الَّذِي يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“De ki: Ey in­san­lar! Mu­hak­kak ben, Al­lâh’ın he­pi­ni­ze gön­der­di­ği Ra­sû­lü’yüm. Al­lâh ki, bü­tün gök­le­rin ve ye­rin sâ­hi­bi­dir. O’ndan baş­ka ilâh yok­tur. O hem di­ril­tir, hem öl­dü­rür! Öy­le ise Al­lâh’a ve (O’nun) üm­mî olan Ra­sû­lü’ne -ki O, Al­lâh’a ve O’nun söz­le­ri­ne ina­nır- îmân edin ve O’na tâ­bî olun ki, doğ­ru yo­lu bu­la­sı­nız!” (el-A’râf, 158) di­ye­rek in­san­la­rı açık­tan İs­lâm’a dâ­vet et­me­ye baş­la­ya­cak­tı.

Lâ­kin bu­na ne­re­den ve na­sıl baş­la­ya­ca­ğı­nı dü­şün­mek­tey­di ki, o es­nâ­da bir baş­ka va­hiy gel­di:

 

وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ

(214)

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

(215)

فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تَعْمَلُونَ

(216)

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ

(217)

الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ

(218)

“Ön­ce en ya­kın ak­ra­bâ­nı in­zâr et! (Âhi­ret azâ­bıy­la uyar.) Sa­na tâ­bî olan mü’min­le­re (mer­ha­met) ka­na­dı­nı in­dir! Şâ­yet Sa­na kar­şı ge­lir­ler­se: «Mu­hak­kak ki ben, si­zin yap­tık­la­rı­nız­dan be­rî­yim!» de! Sen, O mut­lak gâ­lip ve son­suz mer­ha­met sâ­hi­bi­ne te­vek­kül et! O ki, kalk­tı­ğın za­man Sen’i gö­rü­yor!” (eş-Şu­arâ, 214-218)

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, açık dâ­ve­te baş­la­dı­ğın­da emr-i ilâ­hî mû­ci­bin­ce ilk ön­ce ya­kın ak­ra­bâ­la­rı­nı dâ­vet et­ti. On­la­ra ik­ram­da bu­lun­du. Son­ra şöy­le hi­tâb et­ti:

“–Ey Ab­dül­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı! Ben hu­sû­sî ola­rak si­ze, umû­mî ola­rak da bü­tün in­san­la­ra pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­dim. Siz ben­den bâ­zı mû­ci­ze­ler de gör­dü­nüz. Han­gi­niz be­nim kar­de­şim ve ar­ka­da­şım ol­mak üze­re ba­na bey’at eder?”

Bu söz­le­re kim­se ehem­mi­yet ver­me­di. Her­kes sus­tu. O sı­ra­lar he­nüz bir ço­cuk olan, an­cak îman kâ­fi­le­si­nin ilk­le­rin­den ol­ma şe­re­fi­ne er­miş bu­lu­nan Haz­ret-i Ali aya­ğa kalk­tı ve:

“–Ey Al­lâh’ın Ra­sû­lü! Sa­na ben yar­dım­cı olu­rum!” de­di.

Ora­da­ki­le­rin kü­çüm­se­yen ve hat­tâ ala­ya alan ba­kış­la­rı ara­sın­da, Al­lâh Ra­sû­lü’nün ci­hâ­nı ay­dın­la­tan mü­te­bes­sim na­zar­la­rı Haz­ret-i Ali’ye yö­nel­di ve âşık­la­rı­nın bir de­fâ ol­sun öpe­bil­me­ye has­ret ol­du­ğu mü­bâ­rek el­le­riy­le onun ba­şı­nı ok­şa­dı.146

Ak­ra­bâ­la­rı ilk an­da ka­bû­le ya­naş­ma­sa­lar da Al­lâh Ra­sû­lü’nün az­mi kı­rıl­ma­dı. Çün­kü O’na Al­lâh Te­âlâ bu­yu­ru­yor­du ki:

 

يس

(1)

وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ

(2)

إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ

(3)

عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

(4)

“Yâ-sîn. Hik­met do­lu Kur’ân hak­kı için, şüp­he­siz ki Sen, pey­gam­ber­ler­den­sin! Dos­doğ­ru yol üze­rin­de­sin!” (Yâ-sîn, 1-4)

 

وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا

“…Se­ni in­san­la­ra pey­gam­ber ola­rak gön­der­dik. Şâ­hit ola­rak da Al­lâh ye­ter!” (en-Ni­sâ, 79)

 

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِّلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Biz Sen’i bü­tün in­san­la­ra, an­cak müj­de­le­yi­ci ve in­zâr edi­ci ola­rak gön­der­dik; fa­kat in­san­la­rın ço­ğu bu­nu bil­mez­ler.” (Se­be’, 28)

 

قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلَيْكُمْ جَمِيعًا الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ

“De ki: «Ey in­san­lar! Mu­hak­kak ki ben, gök­le­rin ve ye­rin sâ­hi­bi olan Al­lâh’ın, he­pi­niz için gön­der­di­ği pey­gam­be­ri­yim!..” (el-A’râf, 158)

Âyet-i ke­rî­me­ler­de de be­yân edil­di­ği gi­bi, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, di­ğer pey­gam­ber­ler­den fark­lı ola­rak bü­tün in­san­lı­ğa gön­de­ril­miş bu­lu­nu­yor­du. Bu­nu bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de ken­di­le­ri şöy­le ifâ­de bu­yu­rur­lar:

“Ba­na, ben­den ön­ce­ki pey­gam­ber­ler­den kim­se­ye ve­ril­me­miş olan beş hu­sû­si­yet ve­ril­di:

1. Bir ay­lık me­sâ­fe­den düş­ma­nın kal­bi­ne kor­ku sal­mak­la yar­dım olun­dum.

2. Ba­na yer­yü­zü mes­cid ve te­miz kı­lın­dı. Bi­nâ­ena­leyh üm­me­tim­den her­han­gi bir mü’min, na­maz vak­ti ge­lin­ce, he­men ol­du­ğu yer­de na­ma­zı­nı kıl­sın!

3. Ben­den ön­ce hiç­bir pey­gam­be­re he­lâl kı­lın­ma­yan ga­nî­met, ba­na he­lâl kı­lın­dı.

4. Şe­fa­at iz­ni ve­ril­di.

5. Ben­den ön­ce­ki pey­gam­ber­ler, sâ­de­ce mil­let­le­ri­ne gön­de­ri­lir­ler­di. Ben ise, bü­tün in­san­lı­ğa pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­dim.” (Bu­hâ­rî, Te­yem­müm, 1)147

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, açık ola­rak yap­tı­ğı ilk dâ­vet­te, o sı­ra­da bir ço­cuk olan Haz­ret-i Ali’nin dı­şın­da ak­ra­bâ­la­rın­dan hüsn-i ka­bûl gör­me­di.

Bir müd­det son­ra ak­ra­bâ­la­rı­nı evi­ne tek­rar dâ­vet et­ti. İz­zet ü ik­ram­dan son­ra on­la­ra şöy­le bu­yur­du:

“…Ey Ab­dül­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı! Val­lâ­hi Arap­lar için­de dün­yâ ve âhi­re­ti­niz için, be­nim si­ze ge­tir­di­ğim şey­den da­ha ha­yır­lı­sı­nı kav­mi­ne ge­tir­miş bir yi­ğit bil­mi­yo­rum.

Ey Ab­dül­mut­ta­li­bo­ğul­la­rı! Ben hu­sû­sî ola­rak si­ze, umû­mî ola­rak da bü­tün in­san­la­ra pey­gam­ber gön­de­ril­dim. Siz bu hu­sus­ta da­ha ön­ce gör­me­di­ği­niz mû­ci­ze­ler­den bâ­zı­sı­nı da gör­müş bu­lu­nu­yor­su­nuz. Bu va­zî­fem­de ba­na yar­dım­cı ve kar­deş ol­ma­yı, böy­le­ce cen­ne­ti ka­zan­ma­yı han­gi­niz ka­bûl eder? Han­gi­niz bu yol­da kar­de­şim ve ar­ka­da­şım ol­mak üze­re ba­na bey’at eder?”

Ser­ver-i Âlem Efen­di­miz’in bu dâ­ve­ti­ne de ak­ra­bâ­la­rın­dan kim­se icâ­bet et­me­di­ği gi­bi üs­te­lik gü­lü­şe­rek alay et­ti­ler. Bir müd­det son­ra da da­ğı­lıp git­ti­ler. (Ah­med, I, 159; İbn-i Sa’d, I, 187; Hey­se­mî, VI­II, 302; İbn-i Esîr, el-Kâ­mil, II, 63; Be­lâ­zu­rî, I, 119; Ha­le­bî, I, 283)

İn­sa­nın için­de bu­lun­du­ğu ak­ra­bâ çev­re­si, onun an­lat­tık­la­rı­nı uzak­ta­ki­le­re na­za­ran da­ha ça­buk ka­bûl eder­ler. Bir de dâ­ve­ti ka­bûl eden­le­rin ak­ra­bâ­la­rı he­sâ­ba ka­tıl­dı­ğın­da, İs­lâm’ın ce­mi­ye­te bu yol­la da­ha kı­sa bir za­man­da ula­şa­bi­le­ce­ği âşi­kâr­dır. Şâ­yet dâ­vet­çi­nin ak­ra­bâ­la­rı ken­di­si­ne ina­nıp onu des­tek­le­mez­ler­se di­ğer mu­hâ­tap­la­rın îman ve îti­mâd et­me­si da­ha zor olur. Bu se­bep­le Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, emr-i ilâ­hî­ye de it­ti­bâ ede­rek teb­lîğ fa­âli­ye­ti­ne ya­kın ak­ra­bâ­la­rın­dan baş­la­mış­tır.

Di­ğer ta­raf­tan, pey­gam­ber­le­rin teb­lîğ va­zî­fe­sin­de mu­vaf­fak ola­bil­me­le­ri hu­sû­sun­da, ya­kın­la­rın­dan gö­re­cek­le­ri des­tek ve yar­dım­la­rın bü­yük ehem­mi­ye­ti bu­lun­mak­ta­dır. Ni­te­kim bu ha­kî­kat, geç­miş pey­gam­ber­ler­den mi­sâl­ler­le Kur’ân-ı Ke­rîm’de şöy­le be­yân edil­mek­te­dir:

 

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيراً مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ

“De­di­ler ki: Ey Şu­ayb! Söy­le­dik­le­ri­nin ço­ğu­nu an­la­mı­yor ve doğ­ru­su Sen’i ara­mız­da za­yıf gö­rü­yo­ruz. Eğer ak­ra­bâ­la­rın ol­ma­say­dı Sen’i taş­lar­dık!..” (Hûd, 91)

Haz­ret-i Lût -aley­his­se­lâm- da kav­mi­nin sa­pık­lık­la­rı kar­şı­sın­da çâ­re­siz kal­dı­ğın­da, ken­di­si­ne des­tek ve­re­cek ya­kın­la­rı­nın bu­lun­ma­ma­sın­dan mah­zûn ola­rak şöy­le de­miş­ti:

 

لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِي إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ

“…Keş­ke be­nim si­ze kar­şı (ko­ya­cak) bir kuv­ve­tim ol­say­dı ve­ya güç­lü bir ye­re sı­ğı­na­bil­sey­dim.” (Hûd, 80)

İs­lâm, ak­ra­bâ­la­rı ko­ru­yup kol­la­ma­ya ay­rı bir ehem­mi­yet at­fet­miş­tir. Bu se­bep­le ki­şi, in­san­la­rın îman nî­me­tiy­le şe­ref­len­me­si­ni ar­zu edi­yor­sa, her şey­den ön­ce ken­di âi­le­si­ni ve ak­ra­bâ­la­rı­nı dü­şün­me­li­dir.

Ni­te­kim Al­lâh -az­ze ve cel­le- şöy­le bu­yur­muş­tur:

 

وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ

“…Ak­ra­bâ­lar da Al­lâh’ın hük­mü­ne gö­re bir­bir­le­ri­ne, di­ğer mü’min­ler­den ve Mu­hâ­cir­ler’den da­ha ya­kın­dır…” (el-Ah­zâb, 6)