İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İkin­ci Ha­be­şis­tan Hic­re­ti

Mek­ke­li müş­rik­ler, ge­len Mu­hâ­cir­le­rin Ha­be­şis­tan’da hüsn-i ka­bûl gör­dük­le­ri­ni öğ­ren­dik­le­rin­de, bun­dan bü­yük bir en­di­şe duy­du­lar ve yap­mak­ta ol­duk­la­rı iş­ken­ce­yi da­ha da şid­det­len­dir­di­ler.

Ve­lîd bin Mu­ğî­re’nin hi­mâ­ye­sin­de ra­hat bir ha­yat sü­ren Os­man bin Maz’un -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ve as­hâ­bı­nın akıl al­maz zu­lüm ve iş­ken­ce­le­re mâ­ruz kal­dık­la­rı­nı, bâ­zı­la­rı­nın ateş­le dağ­lan­dı­ğı­nı, kır­baç­la dö­vül­dü­ğü­nü gö­rün­ce te­fek­kü­re dal­dı:

“Val­lâ­hi, ar­ka­daş­la­rı­mın ve ev hal­kı­nın Al­lâh yo­lun­da çek­tik­le­ri tür­lü tür­lü çi­le­le­ri be­nim çek­me­yi­şim, bir müş­ri­ğin hi­mâ­ye­sin­de em­ni­yet için­de ya­şa­yı­şım, bü­yük bir nok­san­lık­tır! Al­lâh’ın hi­mâ­ye­si da­ha şe­ref­li ve da­ha em­ni­yet­li­dir!” di­ye dü­şü­ne­rek hâ­mî­si Ve­lîd’in ya­nı­na git­ti. Ona:

“–Ey am­ca­mın oğ­lu! Sen be­ni hi­mâ­ye­ne al­dın! Gü­zel­ce de hi­mâ­ye et­tin ve ta­ah­hü­dü­nü ye­ri­ne ge­tir­din! Şim­di se­nin hi­mâ­yen­den çı­kıp Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ya­nı­na git­mek is­ti­yo­rum. O ve as­hâ­bı, be­nim için en gü­zel ör­nek­tir. Be­ni Ku­reyş­li­le­rin ya­nı­na gö­tü­rüp üze­rim­de­ki hi­mâ­yen­den vaz­geç­ti­ği­ni bil­dir!” de­di. (İbn-i İs­hâk, s. 158; Hey­se­mî, VI, 34)

Müş­rik­le­rin zu­lüm ve iş­ken­ce­le­ri­nin da­ha da şid­det­len­me­si üze­ri­ne müs­lü­man­lar ay­nı se­ne ikin­ci de­fâ Ha­be­şis­tan’a hic­ret et­me­ye mec­bûr kal­dı­lar. Bu se­fer dok­san ki­şi idi­ler. Yet­miş ye­di­si er­kek, on üçü ka­dın­dı. Baş­la­rın­da Haz­ret-i Ali’nin bü­yük kar­de­şi Câ­fer-i Tay­yâr -ra­dı­yal­lâ­hu anh-193 var­dı.

Ley­lâ Hâ­tun şöy­le an­la­tır:

“Müs­lü­man ol­du­ğu­muz için Ömer bi­ze çok kı­zı­yor­du. Ha­be­şis­tan’a hic­ret et­mek için yo­la çık­ma­ya ha­zır­lan­dı­ğı­mız­da, ben de­ve­nin üs­tün­dey­ken gel­di ve:

«–Ne­re­ye gi­di­yor­su­nuz ey Üm­mü Ab­dul­lâh?» di­ye sor­du.

«–Di­ni­miz hu­sû­sun­da bi­ze ezi­yet et­ti­niz, biz de iş­ken­ce gör­me­ye­ce­ği­miz bir ye­re gi­di­yo­ruz.» de­dim.

«–Al­lâh si­zin­le be­râ­ber ol­sun!» de­di.

Zev­cim Âmir ge­lin­ce, Ömer bin Hat­tâb’ın yu­mu­şak tav­rı­nı ona an­lat­tım.

O:

«–Gâ­li­bâ sen onun müs­lü­man ol­ma­sı­nı umu­yor­sun. Val­lâ­hi Hat­tâb’ın mer­ke­bi müs­lü­man olur da o yi­ne müs­lü­man ol­maz.» de­di.

Ömer’den o za­mâ­na ka­dar gö­rü­len sert­lik ve ka­tı yü­rek­li­lik, ken­di­si­nin îmâ­nın­dan böy­le­si­ne ümit kes­tir­miş­ti.” (Hey­se­mî, VI, 23-24)

Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in zev­ce­si Haz­ret-i Üm­mü Se­le­me -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- de­miş­tir ki:

“Biz Ha­be­şis­tan’a ayak bas­tı­ğı­mız an­dan iti­bâ­ren, Ne­câ­şî’den pek çok ik­ram ve il­ti­fâ­ta maz­har ol­duk. Bi­zi dâ­imâ ko­ru­yup gö­zet­ti. Hu­zur ve em­ni­yet içe­ri­sin­de Al­lâh Te­âlâ’ya ibâ­det et­tik.” (Ah­med, I, 201-202)

Ha­be­şis­tan Mu­hâ­cir­le­ri’nden Üm­mü Ha­bî­be -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- vâ­li­de­mi­zin o gün­le­re âit an­lat­tı­ğı şu hâ­tı­ra da müs­lü­man­la­rın Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e, ken­di­si­ni gör­me­dik­le­ri hâl­de bi­le ne ka­dar de­rin bir mu­hab­bet bes­le­dik­le­ri­ni gös­ter­mek­te­dir:

“Ne­câ­şî’nin Eb­re­he is­min­de bir câ­ri­ye­si var­dı. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile ni­kâ­hım Ha­be­şis­tan’da kı­yı­lıp Me­dî­ne’ye gel­me ha­zır­lık­la­rım ya­pı­lır­ken ba­na:

«–Sen­den ri­câm, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e se­lâ­mı­mı söy­le­men, O’na, dî­ni­ne gir­di­ği­mi bil­dir­men­dir.» de­di.

Eb­re­he ba­na çok lu­tuf­kâr dav­ran­dı, yol ha­zır­lı­ğı­mı yap­tı. Ya­nı­ma her ge­li­şin­de:

«–Sa­kın ri­câ­mı unut­ma! Al­lâh Ra­sû­lü’ne mu­hak­kak se­lâ­mı­mı söy­le!» di­yor­du.

Me­dî­ne’ye Ra­sû­lul­lâh’ın ya­nı­na ge­lin­ce ni­kâh saf­ha­la­rıy­la Eb­re­he’nin ba­na yap­tık­la­rı­nı ken­di­si­ne an­la­tıp se­lâ­mı­nı söy­le­dim. Al­lâh Ra­sû­lü te­bes­süm bu­yur­du ve:

“–Ve aley­hes­se­lâm ve rah­me­tul­lâ­hi ve be­re­kâ­tüh” di­ye­rek se­lâ­mı­nı al­dı. (İbn-i Sa’d, VI­II, 98)