İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İslâm’ın Anlaşılması ve Yaşanmasında Siyer-i Nebî’nin Ehemmiyeti

İn­sa­nın do­ğu­mun­dan iti­bâ­ren eği­tim ve öğ­re­ti­mi­ne te­sir eden pek çok âmil mev­cut­tur. İlk ola­rak in­san, her hu­sus­ta ör­nek ve reh­ber bir şah­si­ye­te muh­taç­tır. Çün­kü o, dil, dîn, ah­lâ­kî va­sıf­lar, alış­kan­lık­lar vs. ha­yâ­tı­nı şe­kil­len­di­ren bü­tün fi­kir, ina­nış ve fa­âli­yet­le­ri­ni, hep ken­di­si için ser­gi­le­nen nu­mû­ne­ler ve on­lar­dan al­dı­ğı in­ti­bâ­lar­la oluş­tu­rur. Bâ­zı kü­çük is­tis­nâ­lar ol­sa da, umû­mi­yet­le bu, böy­le­dir.

Me­se­lâ bir ço­cuk, an­ne-ba­ba­sı han­gi di­li ko­nu­şu­yor­sa, ön­ce­lik­le onu öğ­re­nir. Da­ha son­ra da ör­nek al­dı­ğı di­ğer nu­mû­ne­ler ve mi­sâl­ler­le ikin­ci, üçün­cü ve hat­tâ dör­dün­cü dil­le­ri öğ­re­ne­bi­lir.

İn­san­da fıt­rî ola­rak mev­cut bu­lu­nan tak­lit te­mâ­yü­lü, şah­si­ye­ti şe­kil­len­di­ren en mü­him âmil­ler­den bi­ri­dir. Bu se­bep­le in­sa­nın eği­ti­mi de ona müs­bet ve­ya men­fî nu­mû­ne­le­ri tak­lit et­tir­mek­ten baş­ka bir şey de­ğil­dir. Böy­le­ce in­san, elin­de bü­yü­dü­ğü an­ne, ba­ba, âi­le çev­re­si ve ni­hâ­yet ya­şa­dı­ğı mu­hit­ten çe­şit­li te­sir­ler alır ve bun­la­rı tak­lit­te­ki is­tî­dâ­dı nis­be­tin­de müs­bet ve­ya men­fî bir şah­si­yet ola­rak ce­mi­ye­te ka­tı­lır.

An­cak in­sa­nın, ko­nuş­tu­ğu di­li ve ben­ze­ri zâ­hi­rî hu­sus­la­rı öğ­ren­me­si, ek­se­ri­yet­le bü­yük bir me­se­le teş­kil et­mez­ken; onun dî­nî, ah­lâ­kî ve mâ­ne­vî âle­mi­nin şe­kil­len­me­sin­de bü­yük ve cid­dî en­gel­ler or­ta­ya çı­kar. Çün­kü ilâ­hî irâ­de­nin in­sa­na im­ti­han gâ­ye­siy­le ver­miş ol­du­ğu ve in­sa­nı hiç terk et­me­yen, “nefs” ve “ib­lis” gi­bi iki bü­yük en­gel, bu ne­vî fa­zî­let­le­ri tak­lit ve tat­bîk hu­sû­sun­da in­sa­nın ço­ğu ke­re ak­si yön­de bir te­mâ­yül gös­ter­me­si­ne se­be­bi­yet ve­rir. Bu ba­kım­dan in­sa­nın mâ­ne­vî âle­mi, kâ­mil ve üs­tün şah­si­yet­ler olan pey­gam­ber­ler ve Hak dost­la­rı ta­ra­fın­dan şe­kil­len­di­ril­me­li­dir. Ak­si tak­dir­de in­sa­noğ­lu, gaf­let, da­lâ­let ve is­yâ­na sü­rük­len­mek­ten ken­di­ni ko­ru­ma di­râ­ye­ti­ni ko­lay ko­lay gös­te­re­mez. Böy­le­ce ebe­dî sa­âde­ti­nin ha­zîn bir hüs­râ­na dö­nüş­me­si­ni en­gel­le­ye­mez.

Bu iti­bar­la in­sa­noğ­lu dâ­imâ in­ce rûh­lu, za­rif ve ra­kik kalb­li reh­ber­le­re muh­taç­tır. Yi­ne bu yüz­den­dir ki in­san­lar, -müs­bet ve­ya men­fî- reh­ber ka­bûl et­tik­le­ri kim­se­le­re mef­tûn olur, hay­ran kal­dık­la­rı ki­şi­le­ri güç­le­ri nis­be­tin­de tak­lî­de ça­lı­şır­lar. Bu­gün nef­sâ­nî se­fâ­het ve mâ­ne­vî se­fâ­let için­de­ki bir­ta­kım kim­se­le­ri ken­di­ne ör­nek ala­rak on­lar gi­bi ol­mak için ken­di­le­ri­ni ve ebe­dî sa­âdet­le­ri­ni teh­li­ke­ye atan­la­rın hâ­li, ne müt­hiş bir in­san­lık is­râ­fı ve if­lâ­sı­dır!.. Bu deh­şet ve­ri­ci al­da­nış, as­lın­da boş bı­ra­kıl­mış gö­nül tah­tı­nın dol­du­rul­ma­sı adı­na yan­lış kim­se­le­re tak­dîm edi­le­rek zi­yân edil­me­sin­den baş­ka bir şey de­ğil­dir.

Haz­ret-i Mev­lâ­nâ -kud­di­se sir­ruh-, in­sa­nın bu acâ­yip ve ga­rip hâ­li­ni şu mi­sâl ile di­le ge­ti­rir:

“Ku­zu­nun kurt­tan kaç­ma­sı­na şa­şıl­maz. Zî­râ kurt, ku­zu­nun düş­ma­nı ve av­cı­sı­dır. Lâ­kin hay­ret edi­le­cek şey; ku­zu­nun kur­da gö­nül kap­tır­ma­sı­dır!..”

İş­te bu ge­çi­ci im­ti­han âle­min­de kur­da gö­nül kap­tı­ra­rak ebe­dî bir fe­lâ­ke­te dû­çâr ol­ma­mak için, Ce­nâb-ı Hakk’ın biz kul­la­rı­na “Üs­ve-i Ha­se­ne” yâ­ni en gü­zel bir ör­nek şah­si­yet ola­rak tak­dîm et­ti­ği, Ser­ver-i Âlem, Sey­yi­dü’l-Mür­se­lîn, Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’e aşk ve mu­hab­bet­le tâ­bî ol­ma­lı­yız. O’nu gö­nül tah­tı­mı­zın ye­gâ­ne sul­tâ­nı ve ha­yâ­tı­mı­zın reh­be­ri kıl­ma­lı­yız. Çün­kü O’nu sev­mek bi­ze farz kı­lın­mış­tır.3 Hak Te­âlâ, Kur’ân-ı Ke­rîm’in­de:

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ

“Pey­gam­ber, mü’min­ler na­za­rın­da ken­di can­la­rın­dan da­ha ön­ce ge­lir…” (el-Ah­zâb, 6) bu­yur­muş­tur. O, bi­ze ken­di can­la­rı­mız­dan da­ha ya­kın ve da­ha ile­ri­dir.

Ha­dîs-i şe­rîf­te de Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e mu­hab­bet, ha­kî­kî îmâ­nın şar­tı ola­rak zik­re­dil­miş­tir:

“Nef­sim kud­ret elin­de olan Al­lâh’a ye­min ol­sun ki; siz­den bi­ri­niz, ben ken­di­si­ne ana­sın­dan, ba­ba­sın­dan, ev­lâ­dın­dan ve bü­tün in­san­lar­dan da­ha se­vim­li ol­ma­dık­ça ha­kî­kî mâ­nâ­da îmân et­miş ola­maz.” (Bu­hâ­rî, Îman, 8)

Di­ğer bir ha­dîs-i şe­rîf­te ise, îmâ­nın ha­lâ­ve­ti­ni an­cak üç hu­sû­si­ye­ti ta­şı­yan kim­se­nin ta­da­bi­le­ce­ği bil­di­ril­dik­ten son­ra, “Al­lâh ve Ra­sû­lü’nü her şey­den da­ha çok sev­me”nin,

bun­la­rın ba­şın­da gel­di­ği be­yân edil­miş­tir.4

Ab­dul­lâh bin Hi­şâm’ın an­lat­tı­ğı şu ri­vâ­yet, Ra­sû­lul­lâh’a mu­hab­be­tin han­gi se­vi­ye­de ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni gös­ter­me­si ba­kı­mın­dan çok mâ­ni­dâr­dır:

“Bir de­fâ­sın­da Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile bir­lik­te bu­lu­nu­yor­duk. Ra­sûl-i Ek­rem, ora­da bu­lu­nan­lar­dan Haz­ret-i Ömer’in eli­ni avu­cu­nun içi­ne al­mış otu­ru­yor­du. O sı­ra­da Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Sen ba­na ca­nı­mın dı­şın­da her şey­den da­ha sev­gi­li­sin!” di­ye­rek Ra­sû­lul­lâh’a olan mu­hab­be­ti­ni ifâ­de et­ti. Onun bu sö­zü­ne kar­şı­lık Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz:

“–Ha­yır, ben sa­na ca­nın­dan da sev­gi­li ol­ma­lı­yım!” bu­yur­du.

Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh- he­men:

“–O hâl­de Sen’i ca­nım­dan da çok se­vi­yo­rum yâ Ra­sû­lal­lâh!” de­di. Bu­nun üze­ri­ne Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–İş­te şim­di ol­du.” bu­yur­du. (Bu­hâ­rî, Ey­mân, 3)

Mu­hab­be­tin şar­tı ve ilk mey­ve­si, se­vi­le­ni unut­ma­mak; ona söz­de, fi­il­de, hâl­de ve fi­kir­de mu­vâ­fa­kat et­mek­tir. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in mu­hab­be­tiy­le do­lu bir kal­be sâ­hip ola­bil­mek için; ev­ve­li­yet­le O’nun sün­net-i se­niy­ye­si­ni bü­tün taf­sî­lâ­tıy­la öğ­re­nip bun­la­rı bü­yük bir tâ­zîm ve duy­gu de­rin­li­ği için­de hâl ve dav­ra­nış­la­ra ak­set­tir­mek îcâb eder.

Çün­kü O’nun ha­yâ­tı bi­lin­me­den, kalb­ler O’nun sev­gi­siy­le be­zen­me­den, mak­bûl bir İs­lâ­mî ya­şa­yış müm­kün de­ğil­dir. Bu­nun ger­çek­leş­me­si, si­yer-i ne­be­vî­ye vu­kû­fi­yet ne­tî­ce­sin­de, has­sâ­si­yet ve duy­gu de­rin­li­ği ka­zan­ma­ya bağ­lı­dır. O’nu ta­nı­ma­dan ger­çek mu­hab­be­ti ya­şa­mak, O’na kar­şı mu­hab­bet­te ke­mâ­le er­me­den ha­kî­kî îmâ­na nâ­il ol­mak müm­kün de­ğil­dir. Al­lâh’ın sev­gi­si­ne nâ­ili­yet da­hî O’na tâ­bî ol­ma­ya bağ­lı­dır. (Bkz. Âl-i İmrân, 31) Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, iş­te bu se­bep­le mu­hab­bet üze­rin­de bu ka­dar ti­tiz­lik­le dur­muş ve ıs­rar­la sev­gi­ye dâ­ir in­ce­lik­le­re te­mâs et­me ih­ti­yâ­cı his­set­miş­tir.

Pey­gam­ber­le­rin ser­ve­ri olan Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in sî­re­ti, en­gin bir der­yâ me­sâ­be­sin­de­dir. O, -ri­vâ­ye­te gö­re- ken­di­sin­den ev­vel ge­len 124 bin kü­sur pey­gam­be­rin bi­li­nen ve bi­lin­me­yen bü­tün fâ­rik va­sıf­la­rı­nın ta­mâ­mı­nın da­ha öte­si­ne sâ­hip ol­muş, gü­zel ah­lâk ve has­let­le­rin zir­ve­si­ne ulaş­mış­tır. O, ken­di dev­ri­ne ka­dar in­san­lı­ğın te­fek­kür ve ya­şa­yış ba­kı­mın­dan kay­det­ti­ği ge­liş­me­ye ilâ­ve­ten, be­şe­ri­ye­tin kı­yâ­me­te ka­dar vâ­kî ola­bi­le­cek ih­ti­yaç­la­rı­nı da kar­şı­la­ya­cak nu­mû­ne-i im­ti­sâl bir şah­si­yet ol­mak üze­re “Âhir Za­man Ne­bî­si” ola­rak gön­de­ril­miş­tir. O, “Hâ­te­mü’n-Ne­biy­yîn”dir.

Tâ­rih­te ha­yâ­tı­nın ta­mâ­mı en in­ce te­fer­ru­âtı­na ka­dar tes­pit edi­le­bi­len tek Pey­gam­ber ve hat­tâ tek in­san da, Haz­ret-i Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’dir. Pey­gam­ber­ler sil­si­le­si­nin, in­san­lı­ğı Hakk’a ve hay­ra tev­cih hu­sû­sun­da bi­rer em­sâl teş­kil ede­bi­le­cek dav­ra­nış mü­kem­mel­lik­le­rin­den gü­nü­mü­ze an­cak mu­ay­yen mik­tar­da hâ­tı­ra in­ti­kâl ede­bil­miş­tir. Hâl­bu­ki Âhir Za­man Ne­bî­si -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- Efen­di­miz’in en ba­si­tin­den en gi­rift ve mü­kem­me­li­ne ka­dar bü­tün fi­il­le­ri, söz­le­ri ve ifâ­de­ye ak­set­ti­ği ka­da­rıy­la gö­nül âle­mi, an­be­an tâ­kib edil­miş ve tâ­ri­he bir şe­ref lev­ha­sı hâ­lin­de kay­de­dil­miş­tir. Üs­te­lik bun­lar, Al­lâh’ın bü­yük bir lut­fu ola­rak, asır­lar öte­sin­den kı­yâ­me­te ka­dar ge­le­cek bü­tün in­san­lı­ğa in­ti­kâl et­me maz­ha­ri­ye­ti­ne er­di­ril­miş­tir.

İş­te İs­lâm ah­lâ­kı­nı na­za­rî­lik­ten ame­lî­li­ğe (te­orik­lik­ten pra­tik­li­ğe) yük­sel­ten ve di­ğer ah­lâ­kî sis­tem­ler­den üs­tün kı­lan da; Pey­gam­ber Efen­di­miz’in mü­bâ­rek ha­yâ­tın­da­ki öl­çü­le­rin, yâ­ni O’nun ör­nek hâl ve dav­ra­nış­la­rı­nın “ef’âl-i Pey­gam­be­rî” adı al­tın­da ti­tiz­lik­le tes­pit edi­le­rek, asır­lar bo­yun­ca sağ­lam bir şe­kil­de mu­hâ­fa­za edi­lip gü­nü­mü­ze ka­dar ulaş­mış ol­ma­sı­dır.

Biz­ler bi­rer be­şer ola­rak, ha­yâ­tın tür­lü ip­ti­lâ, mu­sî­bet ve sürp­riz­le­ri kar­şı­sın­da, ken­di­mi­zi fit­ne­ler­den ko­ru­ya­bil­mek için şü­kür, te­vek­kül, ka­de­re rı­zâ, be­lâ­la­ra sa­bır, azî­met, şe­ca­at, fe­dâ­kâr­lık, ka­na­at, gö­nül zen­gin­li­ği, di­ğer­gâm­lık, cö­mert­lik, te­vâ­zû gi­bi yük­sek ah­lâ­kî va­sıf­la­ra sâ­hip ola­bil­me­nin ya­nı sı­ra, hâ­di­se­le­rin med-ce­zir­le­ri ve fır­tı­na­la­rı kar­şı­sın­da mu­vâ­ze­ne­yi kay­bet­me­mek mec­bû­ri­ye­tin­de­yiz. Ce­nâb-ı Hakk’ın bü­tün bu hu­sus­lar­da mü­kem­mel bir nu­mû­ne ol­mak üze­re be­şe­ri­ye­te ar­ma­ğan et­ti­ği en bü­yük mür­şid-i kâ­mil; za­rif, te­miz, ne­zih ve ör­nek ha­yâ­tı ile Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’dir.

Ce­nâb-ı Hak, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i in­san top­lu­lu­ğu için­de ac­zi­yet ba­kı­mın­dan en alt­ta bu­lu­nan “ye­tim ço­cuk­luk”tan baş­la­ta­rak, ha­yâ­tın bü­tün ka­de­me­le­rin­den ge­çi­rip kud­ret ve sa­lâ­hi­yet ba­kı­mın­dan en üst nok­ta­ya, yâ­ni pey­gam­ber­lik ve dev­let re­is­li­ği­ne ka­dar yük­selt­miş­tir. Efen­di­miz’in öm­rü bo­yun­ca ya­şa­dı­ğı dev­re­ler, in­san ha­yâ­tın­da­ki her tür­lü med-ce­zir te­cel­lî­le­ri için pek çok ide­al dav­ra­nış ör­nek­le­ri ser­gi­ler. Bu se­bep­le O’nun ha­yâ­tı, -han­gi ka­de­me ve va­zi­yet­te bu­lu­nur­lar­sa bu­lun­sun­lar- bü­tün in­san­la­ra ken­di ik­ti­dar ve is­tî­dât­la­rı nis­be­tin­de tak­lit ede­bi­le­cek­le­ri fi­ilî, mü­şah­has ve mü­kem­mel bir ör­nek teş­kil et­miş­tir. Yâ­ni İs­lâm, her se­vi­ye­de­ki in­sa­nın ra­hat­lık­la an­la­ya­bil­me­si için, Al­lâh Ra­sû­lü’nün mü­bâ­rek ha­yâ­tın­da tat­bîk sa­ha­sı­na kon­muş­tur.

Ce­nâb-ı Hakk’ın bu ni­hâ­yet­siz ke­re­mi­ne mu­kâ­bil biz­le­re dü­şen va­zî­fe, rû­hâ­ni­yet do­lu bir gö­nül­le, Âlem­le­rin Fahr-i Ebe­dî­si’nin mü­bâ­rek ve ne­zih ha­yâ­tı­nı, yâ­ni Si­yer-i Ne­bî’yi en gü­zel şe­kil­de öğ­ren­me­ye, ya­şa­ma­ya ve öğ­ret­me­ye gay­ret et­mek­tir.

Şu­nu da ifâ­de et­me­li­yiz ki, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in biz­le­re ye­gâ­ne reh­ber ve ör­nek ol­du­ğu­nu bil­mek ka­dar, O’nu ör­nek alış­ta­ki öl­çü­mü­zün na­sıl ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni bil­mek de son de­re­ce mü­him ve za­rû­rî­dir. Zî­râ O’nun hâl ve dav­ra­nış­la­rı iki ka­te­go­ri teş­kil eder:

1. Sâ­de­ce ken­di­si­ne mah­sus olan­lar.

Me­se­lâ, nâ­di­rat­tan de­ğil de dâ­imî bir sû­ret­te ayak­la­rı şi­şin­ce­ye ka­dar ge­ce­le­ri na­maz­la ge­çir­me­si, savm-ı vi­sâl (if­tar­sız oruç) tut­ma­sı, Uhud Da­ğı ka­dar al­tı­nı ol­sa -bor­cu için ayır­dı­ğı hâ­riç- hep­si­ni in­fâk et­me­si, mî­ras bı­rak­ma­ma­sı, şah­sı ve âi­le­si için ze­kât ve sa­da­ka ka­bûl et­me­yi kı­yâ­me­te ka­dar me­net­me­si gi­bi…

Bu se­bep­le:

“Ben de an­cak si­zin gi­bi bir be­şe­rim…” (Bu­hâ­rî, Sa­lât 31, Ah­kâm 20) bu­yur­duk­la­rı hâl­de îcâb et­ti­ğin­de:

“Ben her­han­gi bi­ri­niz gi­bi de­ği­lim; ben Al­lâh ta­ra­fın­dan ye­di­ri­lir, içi­ri­li­rim…” bu­yur­muş­lar­dır. (Bu­hâ­rî, Savm 49; İ’ti­sâm 5; Müs­lim, Sı­yâm 57-61)

Mü’min­ler bu sa­ha­da O’nu iz­le­me­ye tâ­kat ge­ti­re­mez, O’nun mad­dî ve mâ­ne­vî ola­rak yap­tık­la­rı­nı ya­pa­maz, hâ­li ile hâl­le­ne­mez­ler. Pey­gam­ber­ler­de üm­met­le­ri­ne ör­nek­lik esas ol­mak­la be­râ­ber, bu tür hu­sû­si­yet­le­ri, Al­lâh Ra­sû­lü’nün şah­sı­na mün­ha­sır ol­du­ğu için, üm­me­te ör­nek­li­ğin dı­şın­da kal­mak­ta­dır­.

2. Her­ke­se şâ­mil olan­lar.

Biz­ler, sâ­de­ce O’nun şah­sı­na mün­ha­sır olan ul­vî fa­zî­let­ler­de O’nu ör­nek al­mak­la mü­kel­lef de­ği­liz. Za­ten böy­le­si yük­sek hâl ve dav­ra­nış­lar, bir ne­vî yıl­dız­lar­da­ki öl­çü­ler­dir ve bu tip dav­ra­nış­lar ser­gi­le­me­ye tâ­kat ge­ti­re­me­yiz. An­cak ikin­ci kıs­ma gi­ren hâl, dav­ra­nış ve söz­ler­de ise, is­tî­dâd ve gü­cü­müz öl­çü­sün­de bir ömür O’nu tak­lit ve tâ­kib edip O’nun nûr­lu izin­de yü­rü­mek­ten mes’ûl ve mü­kel­le­fiz.

De­mek olu­yor ki, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ic­ti­mâî ka­de­me­leş­me­nin her nok­ta­sın­da­ki in­san­lar için -be­şe­ri­yet îcap ve ik­ti­dâ­rıy­la îfâ et­ti­ği amel­ler ci­he­tiy­le- ide­al bir ör­nek­tir. Bun­da bi­le bâ­zı dav­ra­nış­la­rın sün­net, bâ­zı dav­ra­nış­la­rın ise ruh­sat ol­du­ğu­na dik­kat et­mek lâ­zım­dır. Bu nük­te­yi kâ­mil mâ­nâ­sıy­la te­lâk­kî­de bü­yük bir di­râ­yet gös­ter­miş olan mil­le­ti­miz, her bir fer­di­ne “Meh­met­çik” adı­nı ve­re­rek, her­ke­si ken­di kud­ret ve is­tî­dâ­dı nis­be­tin­de O’nun kü­çük bir mo­de­li ol­ma­ya yön­len­dir­me­yi ar­zu­la­mış­tır.

Di­ğer ta­raf­tan Sî­ret-i Ne­be­vî, Kur’ân-ı Ke­rîm’i an­la­yıp mak­sat­la­rı­nı kav­ra­ma ve onun rû­hu­na âşi­nâ­lık kes­bet­me nok­ta­sın­dan da bü­yük bir ehem­mi­ye­ti hâ­iz­dir. Zî­râ âyet-i ke­rî­me­ler­de:

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ

(193)

عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ

(194)

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ

(195)

“Rûh-i Emîn (Ceb­râ­îl), o (Kur’ân’ı) uya­ran­lar­dan ol­man için apa­çık bir Arap di­liy­le Sen’in kal­bi­ne in­dir­miş­tir.” (eş-Şu­arâ, 193-195) buy­rul­muş ve Kur’ân-ı Ke­rîm, -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in yir­mi üç se­ne­lik ne­be­vî ha­yâ­tı ile fi­ilen mü­kem­mel bir şe­kil­de tef­sîr edil­miş­tir. Nitekim Hazret-i Âişe vâlidemiz de; “O’nun ahlâkı Kur’ân idi.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 139) Bu se­bep­le bir müs­lü­ma­nın Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ha­dîs-i şe­rîf­le­ri­ni ve ha­yâ­tı­nı gü­zel bir şe­kil­de öğ­ren­me­den Kur’ân-ı Ke­rîm’i lâ­yı­kıy­la an­la­ya­bil­me­si müm­kün de­ğil­dir.5

Ay­rı­ca bir müs­lü­ma­nın İs­lâm kül­tü­rü­ne doğ­ru bir şe­kil­de vâ­kıf ola­bil­me­si de, Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in yir­mi üç se­ne­lik ne­be­vî ha­yâ­tın­dan il­ham ala­rak ya­şa­yıp bu­nun ne­tî­ce­sin­de duy­gu de­rin­li­ği­ne ve kal­bî ke­mâ­le er­me­si­ne bağ­lı­dır. Gö­nül âle­mi, Al­lâh Ra­sû­lü’nden ge­len fe­yiz­le, yâ­ni müs­bet ener­ji ile dol­mak sû­re­tiy­le ke­mâ­le erer. Zî­râ İs­lâm pren­sip ve hü­küm­le­ri­nin en in­ce te­fer­ru­âtı­na ka­dar ser­gi­len­di­ği ye­gâ­ne can­lı tab­lo, Var­lık Nû­ru -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in ne­zih ha­yâ­tı­dır.

İn­san­la­rı, İs­lâm’ın hu­zur ve sa­âdet do­lu ha­yat ni­zâ­mı­na dâ­vet eden teb­lîğ­ci ve mu­al­lim­le­rin de, zi­hin ve kalb âhen­gi için­de tah­sil edi­le­cek bir si­yer il­min­den müs­tağ­nî kal­ma­la­rı as­lâ dü­şü­nü­le­mez. Zî­râ Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz; eği­tim, öğ­re­tim ve teb­lîğ ba­kı­mın­dan da en mü­şah­has ve mü­kem­mel bir ör­nek­tir.

Hâ­sı­lı, dü­rüst ve emin ol­mak is­te­yen bir genç, Al­lâh’a dâ­ve­ti ken­di­si­ne yol ola­rak se­çip hik­met ve gü­zel öğüt­le teb­lîğ­de bu­lu­nan bir mü­bel­liğ, dev­le­ti­ni adâ­let ve fa­zî­let­le idâ­re et­mek is­te­yen bir dev­let baş­ka­nı, gü­zel mu­âme­le­de ör­nek bir âi­le re­isi, ço­cuk­la­rı­na ve ha­nı­mı­na kar­şı şef­kat ve mer­ha­me­ti el­den bı­rak­ma­yan bir ba­ba, sevk ve idâ­re­yi iyi bi­len kâ­bi­li­yet­li bir ku­man­dan, kı­sa­ca; ya­şı, ka­de­me­si ve se­vi­ye­si ne olur­sa ol­sun, her müs­lü­man için en gü­zel ve şaş­maz zir­ve öl­çü­ler, Si­yer-i Ne­bî’de ser­gi­len­mek­te­dir.6 Bu se­bep­le, İs­lâm’ı bü­tün yön­le­riy­le an­la­yıp tat­bîk ede­bil­mek için, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­yâ­tı­nı gü­zel bir şe­kil­de öğ­ren­mek za­rû­rî­dir.

Şüp­he­siz ki, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in sî­re­ti­ni lâ­yı­kıy­la öğ­ren­mek, öğ­ret­mek ve ya­şa­mak, in­san­lı­ğa mü­kem­mel ve ide­al bir ha­yat nu­mû­ne­si bah­şe­de­cek­tir.