İÇİNDEKİLER
ARAMA:

İs­lâm’ın Do­ğu­şun­da Ara­bis­tan’ın Be­şik Ola­rak Se­çil­me­si­nin Hik­me­ti

İs­lâm’ın do­ğu­şun­da Arap Ya­rı­ma­da­sı’nın be­şik, yâ­ni ilk zu­hûr me­kâ­nı ola­rak se­çil­me­si­nin hik­me­ti­ni an­la­ya­bil­mek için ön­ce­lik­le; Arap­la­rın İs­lâm’dan ön­ce­ki hâl­le­ri­ni, mi­zaç­la­rı­nı, ya­şa­dık­la­rı böl­ge­nin coğ­ra­fî, si­yâ­sî ve ic­ti­mâî hu­sû­si­yet­le­ri­ni bil­mek îcâb eder.

O za­man­la­rın iki sü­per dev­le­ti olan Bi­zans ve İran, Arap­la­rın kom­şu­suy­du. Bi­zans, müs­tem­le­ke an­la­yı­şıy­la hâ­kim ol­du­ğu mem­le­ket­ler­de mey­da­na ge­len dî­nî ih­ti­lâf­lar­dan do­la­yı sı­kın­tı­da idi. İdâ­re­ci­ler, Hris­ti­yan­lı­ğı ken­di he­vâ ve he­ves­le­ri­ne âlet ede­rek oyun­cak hâ­li­ne ge­tir­miş­ler­di. Kon­sül­ler­de is­te­dik­le­ri ki­ta­bı kut­sal îlân edi­yor, is­te­me­dik­le­ri­ni hü­küm­den kal­dı­rı­yor, dî­nin akî­de­si­ni ken­di ar­zu­la­rı­na gö­re te­sis edi­yor­lar­dı. Ba­şa ge­çen hü­küm­dar, ön­ce­ki­ni afo­roz edi­yor; is­te­di­ği şe­kil­de dî­nin esas­la­rı­nı de­ğiş­ti­ri­yor­du. Te­ba­ası­na yük­le­di­ği aşı­rı ver­gi­ler ve yö­ne­tim ka­de­me­le­rin­de iyi­ce yer­leş­miş bu­lu­nan rüş­vet ne­tî­ce­sin­de­ki ge­ri­le­me ve ah­lâ­kî çö­kün­tü, Bi­zans’ı iç­ten içe yi­yor, is­tik­bâ­li­ni mah­ve­di­yor­du.

İran hem si­yâ­sî hem de ah­lâ­kî ba­kım­dan bü­yük ka­rı­şık­lık­lar için­dey­di. Ki­şi­nin ken­di an­ne­si, hat­tâ kı­zıy­la ev­len­me­si­ne mü­sâ­ade eden, in­san­lık hay­si­ye­ti­ni kay­bet­miş bir ha­yat an­la­yı­şı hâ­kim­di. Pek çok bâ­tıl ve sa­pık fi­kir­ler ih­ti­vâ eden “Maz­dek­çi­lik” ha­va, ateş ve su na­sıl or­tak ola­rak kul­la­nı­lı­yor­sa bu müş­te­rek­li­ğe her şe­yin dâ­hil ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­rek bü­tün ka­dın­la­rı he­lâl ve bü­tün mal­la­rı müş­te­rek îlân et­miş­ti.

Yu­nan me­de­ni­ye­ti, fâ­sit bir dâ­ire hâ­li­ne ge­len fel­se­fî mü­nâ­ka­şa ve hu­râ­fe­le­rin fe­sâ­dı içe­ri­sin­de bo­ğu­lur­ken, Hint me­de­ni­ye­ti de ah­lâ­kî ve ic­ti­mâî açı­dan en ib­ti­dâî dev­ri­ni ya­şa­mak­tay­dı.

Arap­lar ise bü­tün bu fit­ne ve fe­sat­lar­dan uzak, et­râ­fı çöl­ler­le çev­ri­li, as­ke­rî ta­ar­ruz­lar­dan, kül­tür ve me­de­ni­yet is­tî­lâ­la­rın­dan ma­sûn bir mın­tı­ka­da sü­kû­net ve em­ni­yet içe­ri­sin­de ya­şı­yor­lar­dı. Hiç­bir za­man esâ­ret zil­le­ti­ni tat­ma­mış­lar­dı. Arap­la­rın ta­bi­at ve mi­zaç­la­rı, he­nüz her­han­gi bir şek­le gi­re­rek bo­zul­ma­mış ham­mad­de gi­bi idi. Fıt­rat­la­rın­da­ki te­miz­li­ği ta­mâ­miy­le kay­bet­me­miş­ler­di. Ay­rı­ca if­fet, sö­zün­de dur­ma, cö­mert­lik, ve­fâ, sa­dâ­kat, sa­bır ve mert­lik gi­bi med­he de­ğer va­sıf­la­ra sâ­hip­ti­ler. Fa­kat bu va­sıf­lar on­lar­da if­rat ve tef­rit­ler­le fıt­rî ze­mi­nin­den kay­mış bir va­zi­yet­te idi. Bu se­bep­le ken­di­le­ri­ne ha­kî­ka­ti gös­te­re­cek reh­ber­den mah­rum bir hâl­de, ce­hâ­let ka­ran­lık­la­rı içe­ri­sin­de ya­şı­yor­lar­dı.

İş­te bu ce­hâ­let ve nef­se râm ol­ma hu­sû­si­ye­ti, ne­tî­ce­de fıt­rat­la­rın­da mek­nûz (sak­lı) bu­lu­nan bü­tün bu gü­zel has­let­le­ri as­lî mec­râ­la­rın­dan sap­tı­rı­yor­du. İf­fet ve şe­ref­le­ri­ni ko­ru­mak adı­na kü­çü­cük kız ço­cuk­la­rı­nı, ana­la­rın yü­rek­le­ri­ni çıl­gı­na çe­vi­re­rek, di­ri di­ri top­ra­ğa göm­mek gi­bi bir şe­nâ­ate dü­şü­yor; cö­mert­lik­le­ri­ne toz kon­dur­ma­mak için za­rû­rî mal­la­rı­nı te­lef et­mek gi­bi bir se­fâ­le­te sü­rük­le­ni­yor; yi­ğit­lik ve mert­lik his­si­nin sev­kiy­le de ken­di ara­la­rın­da uzun se­ne­ler de­vâm eden kan­lı sa­vaş­lar çı­ka­rı­yor­lar­dı. İs­lâm’ın zu­hû­ru ile câ­hi­li­ye­nin ah­lâ­kî va­sıf­la­rı bü­yük bir mâ­nâ de­ği­şik­li­ği­ne uğ­ra­ya­rak lâ­yık olan mâ­hi­ye­te bü­rün­müş ve ke­mâl hâ­li­ni bul­muş­tur. Yâ­ni Pey­gam­ber Efen­di­miz’in bi’se­tiy­le, es­ki mü­rüv­vet an­la­yı­şı bü­tün za­rar­lı aşı­rı­lık­lar­dan arın­dı­rıl­mış ve me­de­nî bir hâ­le gel­miş­tir.

İs­lâm’ın zu­hûr me­kâ­nı ola­rak Ara­bis­tan’ın se­çil­me­sin­de­ki bir di­ğer hik­met de, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ri­sâ­let ve nü­büv­ve­ti hak­kın­da kim­se­nin kal­bi­ne bir şüp­he düş­me­me­si­ni te­min gâ­ye­si­dir. Arap­lar, oku­ma-yaz­ma bil­me­yen, üm­mî bir mil­let idi. Bu se­bep­le kom­şu mil­let­le­rin tü­ken­miş ve fe­sat ile mâ­lûl kül­tür ve fel­se­fe­le­ri­nin te­si­rin­de kal­ma­mış­lar­dı.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- üm­mî bir kim­se de­ğil de, kom­şu dev­let ve me­de­ni­yet­le­rin tâ­rih ve kül­tü­rü­ne, es­ki se­mâ­vî ki­tap­la­rın muh­te­vi­yâ­tı­na vâ­kıf bir kim­se ola­rak ri­sâ­let va­zî­fe­siy­le in­san­lı­ğın hu­zû­ru­na çık­say­dı, el­bet­te ki in­san­la­rın, O’nun ge­tir­dik­le­ri­ni ilâ­hî bir va­hiy ola­rak ka­bûl et­me­le­ri bu ka­dar ko­lay ol­maz­dı. İs­lâm dâ­vâ­sı ay­nı şe­kil­de Yu­nan, Bi­zans ve­ya İran gi­bi, me­de­ni­yet ve kül­tür­de bel­li bir se­vi­ye ka­tet­miş mil­let­ler­den bi­ri­sin­de or­ta­ya çık­say­dı, in­san­la­rın İs­lâ­mî um­de ve esas­la­rı ka­bul­de zor­la­na­cak­la­rı mu­hak­kak­tı. Zî­râ bu se­fer de, İs­lâm ni­zâ­mı­nın ilâ­hî men­şe’li ol­du­ğu -muh­te­me­len- ka­bûl edil­me­ye­rek bu me­de­ni­yet ve kül­tür­ler­den neş’et et­ti­ği id­diâ ve şüp­he­si vâ­kî ola­cak­tı. Bu ba­kım­dan İs­lâm’ın ilâ­hî men­şe’li ol­du­ğu­nun ak­si­ne bir dü­şün­ce­nin ha­tı­ra gel­me­me­si için Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- üm­mî bir ce­mi­ye­te, üm­mî bir Pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­miş­tir.

Arap ya­rı­ma­da­sı, As­ya, Af­ri­ka ve Av­ru­pa kı­ta­la­rı­nın bir­leş­ti­ği bir nok­ta­da ve çe­şit­li dev­let­le­rin tam or­ta­sın­da yer al­ma­sı mü­nâ­se­be­tiy­le, İs­lâm’ın ya­yıl­ma­sın­da coğ­ra­fî bir rüc­hâ­ni­ye­te (üs­tün­lü­ğe) de sâ­hip­ti.7

İs­lâm’ın do­ğu­şu­na be­şik ola­rak se­çi­len Mek­ke, Kur’ân-ı Ke­rîm’de “zi­ra­at ya­pıl­ma­yan bir vâ­di” ola­rak ta­nı­tı­lır.8 Bu se­bep­le ora­da sâ­de­ce ti­câ­ret­le meş­gul olun­muş­tur. Zi­ra­at­la meş­gul olan in­san­lar top­ra­ğa ba­ğım­lı, faz­la uzak yer­le­re git­me­ye alı­şık ol­ma­yan kim­se­ler­dir. Ay­nı şe­kil­de, za­na­at eh­li es­naf­lar da mes­lek­le­ri îcâ­bı ha­re­ket­li­lik­ten uzak­tır­lar. An­cak ti­câ­ret er­bâ­bı olan­la­rın uzun se­ya­hat­le­re kat­lan­ma, mem­le­ket­le­rin­den uzak yer­le­re gi­de­bil­me ve fark­lı in­san­lar­la mü­nâ­se­bet­te bu­lun­ma gi­bi im­kân­la­rı mev­cut­tur. İs­lâm’ı teb­lîğ gâ­ye­siy­le fü­tû­hât­ta bu­lun­mak, ha­re­ket­li bir ha­yâ­tı ge­rek­tir­di­ği için, bu va­sıf­la­ra sâ­hip olan Mek­ke ahâ­lî­si İs­lâm’ın ilk mu­hâ­tap­la­rı ol­muş­tur.

İlâ­hî irâ­de; İs­lâm dâ­ve­ti­nin di­li, Al­lâh ke­lâ­mı­nın ter­cü­mâ­nı ve teb­lîğ vâ­sı­ta­sı ol­ma şe­re­fi­ni, Arap­ça’ya bah­şet­miş­tir. Bü­tün mil­let­le­rin dil­le­ri ara­sın­da bir mu­kâ­ye­se ya­pı­la­cak olur­sa Arap­ça’nın, âhenk, ke­li­me ya­pı­sı ve tü­re­yi­şi, fi­il çe­kim­le­ri ve te­lâf­fuz kâ­ide­le­ri gi­bi pek çok hu­sû­si­ye­tiy­le di­ğer dil­le­re fâ­ik ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir. Arap­ça, en ufak bir te­fer­ru­âtı bi­le zâ­yî et­mek­si­zin ve­ciz ve öz­lü ifâ­de­le­re im­kân ve­ren bir li­san­dır. Lü­gat sa­ha­sın­da­ki zen­gin­li­ği sâ­ye­sin­de bu li­sân, her çe­şit fik­ri, tak­dî­re şâ­yan bir has­sâ­si­yet ve za­râ­fet­le ifâ­de ede­bil­mek­te­dir. On beş asır­dır kâ­ide­le­rin­de her­han­gi bir de­ği­şik­li­ğin ol­ma­ma­sı, Arap­ça’nın, da­ha o za­man is­tik­rar ka­zan­mış ve te­kâ­mü­lü­nü ta­mam­la­mış bir li­san ol­du­ğu­nu gös­te­rir. Bu hâ­liy­le, yer­yü­zün­de o za­man mev­cut olan dil­ler ara­sın­da sâ­de­ce Arap­ça, ilâ­hî irâ­de­yi is­ti­âb ve ifâ­de ede­bi­le­cek bir ge­niş­lik ve mü­kem­me­li­ye­te sâ­hip­ti.

Arap Ya­rı­ma­da­sı, sâ­de­ce İs­lâm’ın de­ğil, pek çok hak dî­nin zu­hûr ede­gel­di­ği be­re­ket­li bir me­kân­dır. Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ata­sı Haz­ret-i İb­râ­hîm -aley­his­se­lâm- bu­ra­da ya­şa­mış ve Kâ­be’yi in­şâ et­miş­tir. Mek­ke­li­ler de bu­nun şu­uruy­la ken­di­le­ri­ni İb­râ­hîm ve İs­mâ­îl -aley­hi­mes­se­lâm-’ın mâ­ne­vî vâ­ri­si ka­bûl eder­ler­di. Do­la­yı­sıy­la İs­lâm’ın böy­le bir me­kân­da zu­hûr et­me­si, onun ka­bû­lü­nü ve an­la­şıl­ma­sı­nı ko­lay­laş­tı­ra­cak­tı.

Ay­rı­ca, in­san­lık tâ­ri­hiy­le ya­şıt dî­nî bir mer­kez olan Kâ­be’nin bu­ra­da bu­lun­ma­sı da en mü­him se­bep­ler­den­dir.

Bü­tün bun­la­rın öte­sin­de bi­le­me­di­ği­miz da­ha baş­ka hik­met­le­rin var­lı­ğı da bir ha­kî­kat­tir. İlâ­hî irâ­de­yi bir­ta­kım hik­met­ler­le tâ­yin ve tah­dîd ede­bil­mek müm­kün de­ğil­dir. Bu ba­kım­dan bu mev­zû­da­ki sö­zü­mü­zü; “ _pOGnôoªpH oºn∏rYnCG oˆnG : Al­lâh ne­yi irâ­de bu­yur­du­ğu­nu en iyi bi­len­dir.” di­ye­rek bi­ti­ri­yo­ruz.