İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Süt An­ne­ye Ve­ril­me­si

p>Var­lık Nû­ru, dün­yâ­ya ye­tim ola­rak göz­le­ri­ni aç­mış­tı. Âyet-i ke­rî­me­de Ce­nâb-ı Hak bu­nu şöy­le ifâ­de bu­yu­rur:

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى

“O, Sen’i bir ye­tim bu­lup da ba­rın­dır­ma­dı mı?” (ed-Du­hâ, 6)

Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’i, ilk bir­kaç gün an­ne­si Haz­ret-i Âmi­ne em­zir­di. Da­ha son­ra Sü­vey­be Hâ­tun, oğ­lu Mes­rûh ile bir­lik­te Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i de em­zi­re­rek Âlem­le­rin Efen­di­si’ne süt an­ne­lik yap­tı.60 (İbn-i Sa’d, I, 108)

Bir ve­fâ tim­sâ­li olan Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de, ha­yâ­tı­nın da­ha son­ra­ki dev­re­le­rin­de süt an­ne­si Sü­vey­be Hâ­tun’a dâ­imâ il­gi ve alâ­ka gös­te­rir­di. Mek­ke’de iken ge­rek Al­lâh Ra­sû­lü ge­rek­se Ha­tî­ce vâ­li­de­miz, ona iyi­lik ve ik­ram­da bu­lu­nur­lar­dı. Var­lık Nû­ru, Me­dî­ne’ye hic­ret edin­ce Sü­vey­be Hâ­tun’a dâ­imâ yi­ye­cek ve gi­ye­cek gön­der­miş, ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­la­mış­tır. Hic­re­tin ye­din­ci yı­lın­da Hay­ber se­fe­rin­den dö­ner­ken onun ve­fât et­miş ol­du­ğu­nu ha­ber alan Al­lâh Ra­sû­lü:

“–Oğ­lu Mes­rûh ne ya­pı­yor?” di­ye sor­du.

“–O an­ne­sin­den ön­ce ve­fât et­ti!” de­di­ler.

Bu­nun üze­ri­ne Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, onun ak­ra­bâ­la­rın­dan sağ ka­lan kim­se olup ol­ma­dı­ğı­nı sor­du ve kim­se­nin kal­ma­dı­ğı­nı öğ­ren­di. (İbn-i Sa’d, I, 108, 109)

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in Sü­vey­be Hâ­tun’a gös­ter­di­ği bu hür­met ve alâ­ka, kâ­bı­na va­rıl­maz bir ka­dir-şi­nas­lık ve ve­fâ­kâr­lık nu­mû­ne­si­dir.

Âlem­le­rin Efen­di­si’ne süt an­ne­lik yap­ma şe­re­fi Sü­vey­be Hâ­tun’dan son­ra Ha­lî­me Hâ­tun’a na­sîb ol­du.

O de­vir­de Arap­la­rın bir âde­ti var­dı. Ye­ni do­ğan ço­cuk­la­rı süt em­me­le­ri için çöl­de ya­şa­yan ka­bî­le­le­re ve­rir­ler­di. Çöl ik­lî­mi in­san­la­rı da­ha sağ­lık­lı ve da­ha ce­sur hâ­le ge­tir­di­ği gi­bi ora­da­ki in­san­la­rın ko­nuş­ma­la­rı da da­ha düz­gün ve fa­sîh idi. Böy­le­ce ço­cuk­lar sağ­lık­lı ve fa­sîh ko­nu­şan bir kim­se ola­rak ye­ti­şir­ler­di.

Bu mü­bâ­rek yav­ru da, Arap ör­fü se­be­bi ile süt an­ne­si tâ­lih­li ka­dın Ha­lî­me Hâ­tun’a ve­ril­miş­ti. Çün­kü Be­nî Sa’d ka­bî­le­si, Arap ka­bî­le­le­ri için­de di­li en fa­sîh ola­nı idi. İn­san­la­rın en fa­sîh ve be­lîğ ko­nu­şa­nı olan Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bu ve­sî­ley­le be­lâ­ga­tın zir­ve­si olan Ke­lâ­mul­lâh’ı teb­lîğ ve be­yan va­zî­fe­si için ço­cuk­lu­ğun­dan iti­bâ­ren ha­zır­lan­mış­tır.

Ni­te­kim Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Sen’den da­ha fa­sîh ko­nu­şan bir kim­se gör­me­dim.” de­di­ğin­de, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Bun­da şa­şı­la­cak ne var! Ben Ku­reyş ka­bî­le­si­ne men­sû­bum ve Sa’do­ğul­la­rı’na süt an­ne­ye ve­ril­dim.” bu­yur­muş­tur. (Ali el-Mut­ta­kî, VI, 174/15247)

Ha­lî­me bint-i Hâ­ris -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-, Âlem­le­rin Sul­tâ­nı’na süt an­ne ol­ma­sı hâ­di­se­si­ni şöy­le an­lat­mak­ta­dır:

“Kıt­lı­ğın hü­küm sür­dü­ğü bir se­ney­di. Be­yaz bir mer­ke­be bi­ne­rek Sa’do­ğul­la­rı’ndan bâ­zı ka­dın­lar­la, süt em­zi­re­cek ço­cuk­lar bul­mak için Mek­ke’ye doğ­ru yo­la çık­tık. Yi­ye­cek bir şe­yi­miz kal­ma­mış­tı, be­râ­be­ri­miz­de di­şi ve yaş­lı bir de­ve var­dı. An­cak onun bir dam­la bi­le sü­tü yok­tu. Bir de ço­cu­ğu­muz var­dı. Ne ben­de ne de de­ve­de ona ye­te­cek süt ol­ma­dı­ğı için ço­cu­ğun ağ­la­ma se­sin­den uyu­ya­maz hâ­le gel­dik. Ni­hâ­yet Mek­ke’ye vâ­sıl ol­duk. Mu­ham­med -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın tak­dîm edil­me­di­ği hiç­bir ka­dın kal­ma­dı. Fa­kat kim­se O’nu ka­bûl et­me­di. Çün­kü her­kes ba­ba­sı ha­yat­ta olan bir ço­cuk arı­yor­du. Oy­sa O, bir ye­tim idi. Der­ken ben­den baş­ka her­kes em­zi­re­cek bir ço­cuk bul­du ve alıp git­ti. Ben de bir ço­cuk al­ma­dan ge­ri dön­mek is­te­me­dim. Ko­ca­ma de­dim ki:

«–Mut­la­kâ gi­dip şu ye­tim ço­cu­ğu ala­ca­ğım!»

Ni­te­kim git­tim, O’nu al­dım ve ça­dı­rı­ma dön­düm. Ko­cam:

«–O’nu al­mak­la iyi et­tin. Kim bi­lir bel­ki Al­lâh bu ço­cuk sâ­ye­sin­de bi­ze ha­yır ve be­re­ket ih­sân eder.» de­di.

Val­lâ­hi ço­cu­ğu ku­ca­ğı­ma alır al­maz süt­le­rim do­lup taş­tı. O’nu em­zir­dim, doy­du; süt kar­de­şi­ni de em­zir­dim, o da ka­na ka­na içip doy­du. Ge­ce olun­ca ko­cam yaş­lı de­ve­mi­zin ya­nı­na var­dı, bir de ne gör­sün, me­me­le­ri süt­le do­lup taş­mış! İs­te­di­ği­miz ka­dar sağ­dık, ka­na ka­na iç­tik ve doy­duk. O ge­ce ne aç­lı­ğı­mız ne de su­suz­lu­ğu­muz kal­dı. Ço­cuk­la­rı­mız da ra­hat bir şe­kil­de uyu­du­lar. Ko­cam:

«–Val­lâ­hi be­nim ka­na­ati­me gö­re sen çok mü­bâ­rek bir ço­cuk al­mış­sın!» de­mek­ten ken­di­ni ala­ma­dı.

Mer­ke­bi­me bi­nip yo­la çık­tık. Ön­ce­den en ge­ri­de ka­lan mer­ke­bim, kâ­fi­le­de­ki bü­tün hay­van­la­rı ge­çi­yor­du, onu zor zap­te­di­yor­dum. Her­kes şaş­kı­na dön­müş bir hâl­de:

«–Bu ge­lir­ken bin­di­ğin mer­kep de­ğil mi?» di­ye so­ru­yor­du. Ben de:

«–Evet.» di­yor­dum. Ni­hâ­yet bel­de­mi­ze var­dık. Ora­sı ol­duk­ça ço­rak bir yer­di. Fa­kat bi­zim ko­yun­lar ya­yıl­dık­la­rı yer­ler­den me­me­le­ri süt­le dol­muş ola­rak dö­nü­yor­lar­dı. Di­ğer in­san­la­rın ko­yun­la­rı ise yor­gun, bit­kin, aç ve su­suz ola­rak ge­ri ge­li­yor­lar­dı. Her­ke­sin ko­yun­la­rı süt­süz iken biz ko­yun­la­rı­mı­zı sa­ğıp bol bol süt içi­yor­duk. Mal sâ­hip­le­ri ço­ban­la­rı­na çı­kı­şa­rak:

«–Ya­zık si­ze! Hay­van­la­rı­mı­zı Ha­lî­me’nin ço­ba­nı­nın ot­lat­tı­ğı yer­ler­de ot­lat­mı­yor mu­su­nuz?» di­yor­lar­dı.

Evet, bu ser­ze­niş­le­rin­de hak­lı idi­ler. Çün­kü ço­ban­lar ay­nı yer­ler­de ot­la­tı­yor­lar­dı, fa­kat on­la­rın ko­yun­la­rı aç ve süt­süz dö­ner­ken bi­zim­ki­le­rin me­me­le­ri süt­le do­lup ta­şı­yor­du.

Mu­ham­med -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- bir gün­de, di­ğer ço­cuk­la­rın bir ay­da bü­yü­dük­le­ri ka­dar ge­li­şi­yor­du. Bir ay­da bir se­ne­lik ço­cuk ka­dar bü­yü­yor­du. Bir ya­şı­na gir­di­ğin­de epey­ce gös­te­riş­li ol­muş­tu.

Ya­nı­mız­da bir­kaç se­ne kal­dık­tan son­ra ni­hâ­yet onu an­ne­si­ne gö­tür­dük. Süt ba­ba­sı, Âmi­ne Hâ­tun’a:

«–Oğ­lu­mu ba­na ge­ri ver. Mek­ke’de­ki ve­bâ sal­gı­nın­dan kor­ku­yo­ruz.» di­ye ıs­râr et­ti. Ay­nı za­man­da O’nun be­re­ke­tin­den mah­rum kal­mak da is­te­mi­yor­duk. O ka­dar ıs­râr et­tik ki ni­hâ­yet an­ne­si:

«–Hay­di onu tek­rar gö­tü­rün!» de­mek zo­run­da kal­dı.” (Hey­se­mî, VI­II, 221; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 278-279)

Var­lık Nû­ru, süt an­ne­si­nin ya­nın­day­ken, bir­gün süt kar­de­şi Şey­mâ ile öğ­le sı­ca­ğın­da ku­zu­la­rın ya­nı­na git­miş­ler­di. Dö­nüş­le­rin­de Ha­lî­me Hâ­tun, kı­zı Şey­mâ’ya:

“–Böy­le şid­det­li sı­cak­ta ni­çin dı­şa­rı çık­tı­nız?” de­di.

Şey­mâ ise ya­şa­mış ol­duk­la­rı ilâ­hî lut­fu şöy­le di­le ge­tir­di:

“–An­ne­ci­ğim! Biz gü­ne­şin ya­kı­cı ha­râ­re­ti­ni hiç his­set­me­dik. Kar­de­şi­min ba­şı üze­rin­de de­vam­lı bir bu­lut do­la­şı­yor ve bi­zi göl­ge­li­yor­du…” (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 279; İbn-i Sa’d, I, 112)

Ha­lî­me Hâ­tun an­lat­ma­ya de­vâm edi­yor:

“Biz­de bir müd­det da­ha kal­dı. Kar­şı­laş­tı­ğı­mız bâ­zı hâ­ri­ku­lâ­de hâl­ler se­be­biy­le ba­şı­na bir şey gel­me­sin­den en­di­şe edi­yor­duk. Bu yüz­den O’nu alıp he­men yo­la çık­tık. Mek­ke’nin yu­ka­rı ta­ra­fın­da ka­la­ba­lık ara­sın­da O’nu kay­bet­tik.” (İbn-i Hi­şâm, I, 179; İbn-i Sa’d, I, 112)

Mek­ke­li­le­ri bü­yük bir te­lâş sar­dı, her­kes O mâ­sum yav­ru­yu ara­ma­ya çık­tı. An­cak bu­la­ma­dı­lar. Ab­dül­mut­ta­lib Kâ­be’de duâ edi­yor­du. O es­nâ­da se­mâ­dan bir se­sin:

«–Ey ce­ma­at, fer­yâd et­me­yi­niz! Hiç şüp­he­siz Mu­ham­med’in Rab­bi var­dır. O’nu yar­dım­sız bı­rak­maz ve zâ­yi et­mez!» de­di­ği­ni işit­tik.

Ab­dül­mut­ta­lib:

«–Ey bi­ze ses­le­nen! O’nun ne­re­de ol­du­ğu­nu da ha­ber ver!» de­di.

O ses:

«–O, Ti­hâ­me Vâ­di­si’nde sağ­da­ki ağa­cın ya­nın­da­dır.» di­ye ha­ber ver­di.

Bu­nun üze­ri­ne Ab­dül­mut­ta­lib he­men o ta­ra­fa doğ­ru git­ti ve to­ru­nu­nu bul­du. (Di­yar­bek­rî, I, 228)

«–Ca­nım sa­na fe­dâ ol­sun! Ben Sen’in de­den Ab­dül­mut­ta­lib’im!» de­di. Onu öp­tü, ku­cak­la­dı ve bağ­rı­na bas­tı.” (Ha­le­bî, I, 154)

Du­hâ Sû­re­si’nde­ki:

 

وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى

 “Se­ni (ço­cuk­lu­ğun­da) şa­şır­mış bu­lup doğ­ru yo­la eriş­tir­me­di mi?” (ed-Du­hâ, 7) âyet-i ke­rî­me­si­nin bu hâ­di­se­ye işâ­ret et­ti­ği ri­vâ­yet edi­lir.61

Ha­lî­me Hâ­tun hâ­di­se­nin de­vâ­mı­nı şöy­le an­la­tır:

“An­ne­si Âmi­ne’nin ya­nı­na var­dı­ğı­mız­da:

«–Ço­cu­ğu­mu ıs­rar­la alıp gö­tür­dü­nüz, şim­di ne­den ge­ri ge­tir­di­niz?» di­ye sor­du.

Ben:

«–Val­lâ­hi biz va­zî­fe­mi­zi yap­tık, üze­ri­mi­ze dü­şe­ni ek­sik­siz ye­ri­ne ge­tir­dik. Son­ra ba­şı­na ge­len hâ­di­se­ler­den kork­tuk da gö­tü­rüp âi­le­si­ne tes­lîm ede­lim de­dik.» kar­şı­lı­ğı­nı ver­dim.

An­ne­si:

«–Ne olur ba­na O’nun ba­şı­na ge­len­le­ri an­la­tın?» de­di.

O ka­dar ıs­râr et­ti ki an­lat­mak zo­run­da kal­dık. An­lat­tık­la­rı­mız kar­şı­sın­da hiç de hay­ret et­me­di. Bi­ze:

«–Zâ­ten be­nim bu oğ­lu­mun in­sa­nı hay­re­te dü­şü­re­cek pek çok hâl­le­ri ol­muş­tur. Onun için hiç en­di­şe­len­me­yin. Ben de si­ze O’nun­la alâ­ka­lı gör­dük­le­ri­mi an­la­ta­yım.» de­di ve do­ğu­mu es­nâ­sın­da mey­da­na ge­len hâ­ri­ku­lâ­de hâl­le­ri an­lat­tı. Son­ra da:

«–Hay­di O’nu bı­ra­kın ve gö­nül hu­zu­ruy­la yur­du­nu­za dö­nün!» de­di.” (Hey­se­mî, VI­II, 221; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 278-279)

Ha­lî­me Hâ­tun der ki:

“Ab­dül­mut­ta­lib, be­ni en gü­zel he­di­ye­ler­le uğur­la­dı. Ben yur­du­ma tâ­rif ede­me­ye­ce­ğim ka­dar çok ve kıy­met­li mal­lar­la dön­düm. Mu­ham­med, de­de­si­nin ya­nın­da kal­dı. Ab­dül­mut­ta­lib’e O’nun ba­şın­dan ge­çen her şe­yi an­lat­tım. Ab­dül­mut­ta­lib O’nu bağ­rı­na ba­sıp ağ­la­dı ve:

«–Ey Ha­lî­me! Hiç şüp­he­siz oğ­lu­mun şâ­nı çok yü­ce ola­cak­tır. Ben o za­mâ­na eriş­me­yi ne ka­dar ar­zu eder­dim!» de­di.” (Bey­ha­kî, De­lâ­il, I, 145)

Haz­ret-i Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, süt ak­ra­bâ­la­rı­na kar­şı ömür bo­yu ve­fâ­kâr dav­ran­mış­tır. Ha­lî­me Hâ­tun’u her gör­dü­ğün­de: “An­ne­ci­ğim! An­ne­ci­ğim!” der, ken­di­si­ne can­dan mu­hab­bet ve hür­met gös­te­rir, ri­dâ­sı­nı (üst el­bi­se­si­ni) ye­re se­rip üze­ri­ne otur­tur, bir is­te­ği var­sa he­men ye­ri­ne ge­ti­rir­di. (İbn-i Sa’d, I, 113, 114)

Ha­lî­me Hâ­tun, bir­gün Pey­gam­ber Efen­di­miz’i gör­mek için Mek­ke’ye gel­miş­ti. Efen­di­miz o va­kit Haz­ret-i Ha­tî­ce ile ev­li idi. Ha­lî­me Hâ­tun’u mi­sâ­fir et­ti­ler ve gü­zel­ce ağır­la­dı­lar. Haz­ret-i Ha­lî­me, yurt­la­rın­da hü­küm sü­ren ku­rak­lık ve kıt­lık­tan, hay­van­la­rı­nın kı­rıl­dı­ğın­dan dert yan­dı. Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz, Haz­ret-i Ha­tî­ce ile ko­nuş­tu. Ha­tî­ce vâ­li­de­miz ona kırk ko­yun ile bin­mek ve yük­le­ri­ni ta­şı­mak üze­re bir de de­ve he­di­ye et­ti.62

Mek­ke’nin fet­hi es­nâ­sın­da Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Eb­tah mev­ki­in­de iken Ha­lî­me Hâ­tun’un kız kar­de­şi onu zi­yâ­re­te gel­miş­ti. Bir da­ğar­cık için­de keş pey­ni­ri ve yağ gi­bi şey­ler he­di­ye et­miş­ti. Al­lâh Ra­sû­lü ona he­men süt an­ne­si­ni sor­du. Ve­fât et­miş ol­du­ğu söy­le­nin­ce Pey­gam­ber Efen­di­miz’in göz­le­ri yaş­la dol­du. Ge­ri­de kim­le­ri kal­dı­ğı­nı sor­du. Da­ha son­ra da bu ha­nı­ma el­bi­se giy­di­ril­me­si­ni, bir de­ve ve iki yüz dir­hem gü­müş pa­ra ve­ril­me­si­ni em­ret­ti. Ka­dın­ca­ğız se­vinç­le yur­du­na dö­ner­ken:

“–Sen, kü­çük­ken de bü­yü­dük­ten son­ra da ne gü­zel ke­fîl olu­nan ve ba­kı­lan­sın!” di­yor­du. (Vâ­kı­dî, II, 869; Be­lâ­zu­rî, I, 95)