İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Nûr-i Mu­ham­me­dî

Al­lâh Te­âlâ için za­man ve me­kân dü­şü­nü­le­mez. O, za­man ve me­kân ka­yıt­la­rın­dan mü­nez­zeh­tir.29 Ezel­de yal­nız ken­di­si var olan ve var ol­mak için baş­ka bir var edi­ci­ye muh­taç ol­ma­yan Ce­nâb-ı Hak, bi­lin­me­yi ve bu bi­lin­me­nin îcâ­bı ola­rak ibâ­det­ler­le tek­rîm olun­ma­yı mu­râd et­ti­ğin­den, “âlem-i kes­ret” (çok­luk âle­mi yâ­ni kâ­inât) de­ni­len mâ­si­val­lâ­hı30 ya­rat­mış­tır. Bu ya­ra­tış­ta, ilk ön­ce hu­sû­le ge­len, bir “nûr”dur. O nûr da, “Ha­kî­kat-i Mu­ham­me­di­yye”nin özü, as­lı ve ma­ya­sı­dır.

Na­sıl ki kıy­met­li bir mü­cev­her, çıp­lak bir sû­ret­te tak­dîm edil­mez ve et­râ­fı­na bir­ta­kım süs­lü am­ba­laj­lar ko­nur­sa, bü­tün var­lık­lar da “Nûr-i Mu­ham­me­dî” kar­şı­sın­da o mev­kî­de­dir. O’nun iz­ze­ti hak­kı için ya­ra­tıl­mış­tır. Bu­na gö­re var­lı­ğın ilk se­be­bi Ce­nâb-ı Hakk’ın biz­zat Zât-ı Ulû­hiy­ye­ti, ikin­ci se­be­bi ise “Nûr-i Mu­ham­me­dî”yi, şe­re­fi ve kıy­me­ti se­be­biy­le sâ­ir var­lık­lar ile zarf­lan­dır­mak ve tez­yîn et­mek ge­re­ği­dir.

Di­ğer bir ifâ­dey­le İs­lâm ilâ­hi­ya­tı­na gö­re var­lık­la­rın te­sel­sü­lün­de ilk meb­de’ (baş­lan­gıç), Fâ­il-i Muh­târ (di­le­di­ği­ni yap­mak­ta ser­best) ola­rak Ce­nâb-ı Hak; ve­sî­le ve se­bep de “Nûr-i Mu­ham­me­dî”dir. Yâ­ni ya­ra­tı­lış­ta O, ilk­tir.

İs­lâm’a gö­re kâ­inât, bir­çok fi­lo­zo­fun ka­bûl et­ti­ği­nin ak­si­ne “ka­dîm” de­ğil, “hâ­dis”tir. Yâ­ni, son­ra­dan var ol­muş­tur. Ka­dîm olan, sâ­de­ce Ce­nâb-ı Hak’tır. Son­ra­dan ya­ra­tıl­mış­la­rın il­ki ise “Nûr-i Mu­ham­me­dî”dir. Bu se­bep­le­dir ki Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“Âdem rûh ile ce­sed ara­sın­da iken ben ne­bî idim.” bu­yur­muş­tur. (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 1)

Yâ­ni Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, nû­ru­nun ya­ra­tı­lı­şı ve ona ri­sâ­let izâ­fe­si iti­bâ­rıy­la Haz­ret-i Âdem -aley­his­se­lâm-’dan ön­ce­dir. Cis­mâ­ni­yet ka­za­nıp âle­mi­miz­de zu­hûr et­me­si ba­kı­mın­dan ise, nü­büv­vet tak­vi­mi­nin son yap­ra­ğı­dır. Zî­râ ri­sâ­let tak­vi­mi, var­lı­ğın il­ki olan “Nûr-i Mu­ham­me­dî” ile baş­la­mış; son yap­ra­ğı da “Cis­mâ­ni­yet-i Mu­ham­me­dî” ile ni­hâ­yet bul­muş­tur.

“Var­lık nû­ru” ise, ken­di­le­ri­nin şe­re­fi îcâ­bı ya­ra­tıl­mış olan bü­tün mah­lû­kâ­tın, ilk ya­ra­tıl­mış var­lık olan “Nûr-i Mu­ham­me­dî”ye nis­be­ti­ni ifâ­de eder. Bu var­lık­lar­da bi­zâ­ti­hî (ken­di­li­ğin­den) bir şe­ref mev­cut ol­ma­yıp, on­lar de­ğer­le­ri­ni “Nûr-i Mu­ham­me­dî”ye izâ­fet­le ka­za­nır­lar.

Şu ha­dîs-i şe­rîf­ler de, bu ha­kî­ka­ti ifâ­de et­mek­te­dir:

“Âdem -aley­his­se­lâm- cen­net­ten çı­ka­rıl­ma­sı­na se­bep olan zel­le­yi iş­le­di­ğin­de, ha­tâ­sı­nı an­la­yıp:

«–Yâ Rab­bî! Mu­ham­med hak­kı için Sen’den be­ni ba­ğış­la­ma­nı is­ti­yo­rum.» de­di.

Al­lâh Te­âlâ:

«–Ey Âdem! He­nüz ya­rat­ma­dı­ğım hâl­de Mu­ham­med’i sen ne­re­den bil­din?» bu­yur­du.

Âdem -aley­his­se­lâm-:

«–Yâ Rab­bî! Sen be­ni ya­ra­tıp ba­na rû­hun­dan üf­le­di­ğin­de ba­şı­mı kal­dır­dım, Arş’ın sü­tun­la­rı üze­rin­de “Lâ ilâ­he il­lâl­lâh, Mu­ham­me­dün Ra­sû­lul­lâh” cüm­le­si­nin ya­zı­lı ol­du­ğu­nu gör­düm. Bil­dim ki Sen, zâ­tı­nın is­mi­ne an­cak ya­ra­tıl­mış­la­rın en se­vim­li­si­ni izâ­fe eder­sin!» de­di.

Bu­nun üze­ri­ne Al­lâh Te­âlâ:

«–Doğ­ru söy­le­din ey Âdem! Ha­kî­ka­ten O, Ba­na gö­re mah­lû­kâ­tın en se­vim­li­si­dir. O’nun hak­kı için Ba­na duâ et. (Mâ­dem ki duâ et­tin), Ben de se­ni ba­ğış­la­dım. Şâ­yet Mu­ham­med ol­ma­say­dı se­ni ya­rat­maz­dım!» bu­yur­du.” (Hâ­kim, II, 672)

İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ-’dan şöy­le nak­le­di­lir:

“Al­lâh Te­âlâ, Îsâ -aley­his­se­lâm-’a vah­yet­ti ve şöy­le bu­yur­du:

«Ey Îsâ! Mu­ham­med’e îmân et ve üm­me­tin­den O’na ye­ti­şen­le­re O’na îmân et­me­le­ri­ni em­ret! Şâ­yet Mu­ham­med ol­ma­say­dı Âdem’i ya­rat­maz­dım! Mu­ham­med ol­ma­say­dı cen­ne­ti de ce­hen­ne­mi de ya­rat­maz­dım. Arş’ı su üze­rin­de ya­rat­tı­ğım­da sar­sıl­ma­ya baş­la­dı, üze­ri­ne “Lâ ilâ­he il­lâl­lâh Mu­ham­me­dün Ra­sû­lul­lâh” ya­zın­ca sâ­kin­leş­ti.»” (Hâ­kim, II, 672)

Bir­gün Câ­bir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e ge­le­rek:

“–Anam ba­bam Sa­na fe­dâ ol­sun yâ Ra­sû­lal­lâh! Ba­na ilk ya­ra­tı­lan şe­yin ne ol­du­ğu­nu bil­di­rir mi­sin?” di­ye sor­muş­tu.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“–Ey Câ­bir! Al­lâh Te­âlâ, her şey­den ön­ce se­nin pey­gam­be­ri­nin nû­ru­nu, zâ­tı­nın nû­run­dan ya­rat­mış­tır…” ce­vâ­bı­nı ver­di­ler.31

İbn-i Ara­bî Haz­ret­le­ri, bu hu­sus­ta şu mü­tâ­la­alar­da bu­lu­nur:

“Al­lâh Te­âlâ, Mu­ham­med -aley­his­se­lâm-’a pey­gam­ber­li­ği­ni müj­de­le­di­ği va­kit Âdem -aley­his­se­lâm- he­nüz yok­tu, su ile ça­mur ara­sın­da idi… Böy­le­ce ne­bî ve ra­sûl­ler vâ­sı­ta­sıy­la or­ta­ya çı­kan bü­tün şe­rî­at­le­rin ev­ve­li ve bâ­tı­nı ol­mak hük­mü, Al­lâh Ra­sû­lü için ta­hak­kuk et­miş ol­du. Pey­gam­be­ri­miz da­ha o za­man şe­rî­at sâ­hi­bi idi, çün­kü ha­dîs-i şe­rî­fin­de: «Âdem rûh ile ce­sed ara­sın­da iken ben ne­bî idim.» bu­yur­muş­tur. «Ben in­san­dım.» ve­ya «Ben mev­cut idim.» bu­yur­ma­mış­tır. Nü­büv­vet, an­cak Al­lâh ta­ra­fın­dan ken­di­si­ne ve­ril­miş bir şe­rî­at­le söz ko­nu­su olur.” (İbn-i Ara­bî, el-Fü­tü­hât, II, 171; IV, 66-67)

İbn-i Ara­bî Haz­ret­le­ri, di­ğer bir ese­rin­de de şöy­le der:

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, in­san nev’i için­de var­lı­ğın en mü­kem­me­li­dir. Bu­nun için­dir ki nü­büv­vet O’nun­la baş­la­dı, O’nun­la so­na er­di.” (İbn-i Ara­bî, Fu­sû­su’l-Hi­kem, IV, 319)

Haz­ret-i Mev­lâ­nâ Mes­ne­vî’sin­de bu­yu­rur ki:

“Gel ey gö­nül! Ha­kî­kî bay­ram, Ce­nâb-ı Mu­ham­med’e vus­lat­tır. Çün­kü ci­hâ­nın ay­dın­lı­ğı, O mü­bâ­rek var­lı­ğın ce­mâ­li­nin nû­run­dan­dır.”

Sü­ley­mân Çe­le­bi Haz­ret­le­ri de Mev­lid-i Şe­rîf’in­de Nûr-i Mu­ham­me­dî’den şöy­le bah­se­der:

Mus­ta­fâ nû­ru­nu ev­vel kıl­dı vâr

Sev­di ânı ol Ke­rîm ü Gir­di­gâr32

“O Ya­ra­tı­cı ve Ke­rîm olan Al­lâh, ön­ce Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in nû­ru­nu ya­rat­tı ve O’nu sev­di.”

Hü­lâ­sa, Ha­kî­kat-i Mu­ham­me­di­yye ola­rak da isim­len­di­ri­len Nûr-i Mu­ham­me­dî, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in mâ­ne­vî şah­si­ye­ti­ni tem­sîl eden bir nûr, bir ha­kî­kat ve­ya bir cev­her­dir. Al­lâh ka­tın­da en sev­gi­li ve en kıy­met­li olan, O’dur. Mev­cû­dâ­tın var­lık se­be­bi, Ce­nâb-ı Hakk’ın, hil­kat­te ilk olan Nûr-i Mu­ham­me­dî’ye mu­hab­be­ti­dir. Bu se­bep­le bü­tün kâ­inât, Nûr-i Mu­ham­me­dî’nin şe­re­fi­ne ve O’na bir maz­rûf ol­mak üze­re hal­ke­dil­miş­tir. Bü­tün mev­cû­dât O’nun ha­kî­ka­ti­ni taf­sîl ve be­yân için ya­ra­tıl­mış­tır. Bu yüz­den na­sıl ki bir bar­da­ğa, bir um­mâ­nı sığ­dır­mak müm­kün de­ğil­se, Nûr-i Mu­ham­me­dî’yi lâ­yı­kıy­la id­râk ede­bil­mek de öy­le müm­kün de­ğil­dir.