İÇİNDEKİLER
ARAMA:

De­de­si Ab­dül­mut­ta­lib’in Hi­mâ­ye­si

Al­lâh Te­âlâ, ön­ce ba­ba­sı­nı son­ra da an­ne­si­ni kay­be­den Ha­bîb-i Edî­bi’ni hâ­mî­siz bı­rak­ma­dı. Mü­bâ­rek Ye­tîm’i, de­de­si Ab­dül­mut­ta­lib bağ­rı­na bas­tı. Ev­lât­la­rın­dan hiç­bi­ri­ne gös­ter­me­di­ği şef­kat ve mu­hab­be­ti O’na gös­ter­di.

Ab­dül­mut­ta­lib uyur­ken ve­ya oda­sın­da yal­nız iken ya­nı­na hiç kim­se gi­re­mez­di. Lâ­kin İki Ci­han Gü­ne­şi, de­de­si­nin ya­nın­dan hiç ay­rıl­maz, oda­sın­da yal­nız ol­du­ğu, hat­tâ uyu­du­ğu es­nâ­da bi­le ya­nı­na ser­best­çe gi­rip çı­ka­bi­lir­di.66

Kâ­be’nin göl­ge­sin­de bu­lu­nan ve Ab­dül­mut­ta­lib’e âit olan min­de­rin üze­ri­ne, ba­ba­la­rı­na tâ­zîm se­be­biy­le oğul­la­rın­dan hiç­bi­ri otur­maz­dı. On­lar, ba­ba­la­rı­nın çev­re­sin­de ayak­ta du­rur­ken Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz ge­lip de­de­si­nin min­de­ri­ne ser­best­çe otu­rur­du. Ken­di­si­ni min­der­den kal­dır­mak is­te­yen am­ca­la­rı­na Ab­dül­mut­ta­lib:

“–Bı­ra­kın oğ­lu­mu! Val­lâ­hi O’nun şân ve şe­re­fi yü­ce ola­cak­tır!” der, ya­nı­na otur­tup sır­tı­nı sı­vaz­lar­dı. Gü­zel­ler gü­ze­li to­ru­nu­nun yap­tı­ğı her şey de­de­si­nin ho­şu­na gi­der­di.67

Ab­dül­mut­ta­lib, Âlem­le­rin Efen­di­si ola­cak kü­çük to­ru­nu sof­ra­ya gel­me­dik­çe ye­mek ye­mez, “Oğ­lu­mu ya­nı­ma ge­ti­ri­niz!” der­di.68

Ye­me­ği ge­ti­ril­di­ği za­man da O’nu ya­nı­na alır, bâ­zen di­zi­ne otur­tup ye­me­ğin en gü­zel ve lez­zet­li kıs­mı­nı O’na ye­di­rir­di.69

Kıt­lık ve ku­rak­lı­ğın hü­küm sür­dü­ğü, in­san­la­rın bü­yük bir sı­kın­tı için­de ol­du­ğu gün­ler­de Mek­ke­li­ler yağ­mur du­âsı için Ebû Ku­beys Da­ğı’­na çık­mış­lar­dı. Ab­dül­mut­ta­lib de, ye­di ya­şın­da­ki Ha­bîb-i Ek­rem Efen­di­miz’i omuz­la­rı­na ala­rak da­ğın te­pe­si­ne çık­tı. Ce­ma­at onun ya­nın­da sı­ra­lan­dı­lar. Ab­dül­mut­ta­lib, omuz­la­rın­da Var­lık Nû­ru ol­du­ğu hâl­de el­le­ri­ni kal­dı­ra­rak duâ et­ti. İn­san­lar bu­lun­duk­la­rı yer­den da­ha ay­rıl­ma­mış­lar­dı ki, san­ki gök ya­rı­lıp su­yu­nu cö­mert­çe bo­şalt­ma­ya baş­la­dı ve Mek­ke Vâ­di­si rah­me­te gark ol­du.70

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, se­kiz ya­şı­na gel­di­ğin­de de­de­si Ab­dül­mut­ta­lib de ve­fât et­ti.

Bu sû­ret­le bü­tün fâ­nî ve zâ­hi­rî des­tek­ler son bul­du. Bun­dan son­ra O’nun sâ­hi­bi, ko­ru­yu­cu­su ve ter­bi­ye edi­ci­si, sâ­de­ce Rab­bi idi. Ay­nı za­man­da ha­yâ­tı­nın en za­yıf za­mâ­nın­da gö­rü­len bu fâ­nî ve zâ­hi­rî des­tek­ler, sırf O’nun her tür­lü dav­ra­nış­ta in­san­lı­ğa tak­lî­di müm­kün ve mü­kem­mel bir ör­nek ol­ma­sı hik­me­ti­ne meb­nî idi.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in za­man­la an­ne-ba­ba hi­mâ­ye­sin­den mah­rum bı­ra­kıl­ma­sı­nın da bir­ta­kım hik­met­le­ri var­dır. Bun­la­rın en mü­hi­mi, ri­sâ­let ve dâ­ve­ti­ne dâ­ir ilk esas­la­rı, ba­ba­sı­nın ve de­de­si­nin tâ­lî­miy­le al­mış ola­bi­le­ce­ği şek­lin­de or­ta­ya atı­la­bi­le­cek id­di­âla­ra fır­sat ver­me­mek­tir.

Ay­rı­ca Al­lâh Ra­sû­lü, an­ne-ba­ba ve de­de­sin­den ay­rı kal­mak­la, ba­ba­dan oğu­la nak­le­di­len za­mâ­nın örf-âdet ve an’ane­le­rin­den mu­hâ­fa­za edil­miş, be­şer eli değ­me­den ta­mâ­men Rab­bi­nin ter­bi­ye­si al­tın­da ye­tiş­miş­tir. Ni­te­kim bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de:

“Be­ni Rab­bim ter­bi­ye et­ti ve ter­bi­ye­mi de pek gü­zel yap­tı.” bu­yur­muş­lar­dır. (Sü­yû­tî, I, 12)

Di­ğer ta­raf­tan Pey­gam­ber Efen­di­miz’in an­ne-ba­ba ter­bi­ye­sin­den mah­rum iken bi­le ul­vî bir ah­lâk üze­re ye­tiş­me­si, O’nun nü­büv­ve­ti­nin de­lil­le­rin­den bi­ri­dir.

O’nun ye­tim ola­rak bü­yü­me­si­nin di­ğer bir hik­me­ti de kal­bi­nin da­ha ra­kîk ve has­sas hâ­le gel­me­si ve sâ­de­ce Al­lâh’a te­vek­kül et­me kı­vâ­mı­na er­me­si­dir. Ni­te­kim Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ye­tim­li­ğin ve za­yıf­lı­ğın acı­sı­nı bü­tün şid­de­tiy­le tat­tı­ğı için ha­yâ­tı bo­yun­ca hep za­yıf in­san­la­rın hâ­mî­si ol­muş­tur. Bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de:

“Ken­di ye­tî­mi­ni ve­ya baş­ka­sı­na âit bir ye­tî­mi hi­mâ­ye eden kim­sey­le ben, cen­net­te şöy­le yan ya­na bu­lu­na­ca­ğız.” bu­yur­muş ve işâ­ret par­ma­ğıy­la or­ta par­ma­ğı­nı gös­ter­miş­tir. (Müs­lim, Zühd, 42; Bkz. Bu­hâ­rî, Edeb, 24; Ta­lâk, 14)

Bir di­ğer hik­met de şu­dur: Al­lâh Te­âlâ, ha­yâ­tın her ka­de­me­sin­de­ki in­sa­nın Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i ör­nek ala­bil­me­si için, O’nu ic­ti­mâî ba­kım­dan en za­yıf hâl olan ye­tim­lik­ten ha­yâ­ta baş­lat­mış, muh­te­lif mer­te­be­ler­den ge­çi­re­rek dev­let baş­kan­lı­ğı­na ka­dar yük­selt­miş­tir.