İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Am­ca­sı Ebû Tâ­lib’in Hi­mâ­ye­si

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in de­de­si Ab­dül­mut­ta­lib, ve­fâ­tı­na ya­kın bü­tün ev­lât­la­rı­nı top­la­dı. On­la­ra, bi­ri­cik to­ru­nu­na çok iyi bak­ma­la­rı­nı va­si­yet et­ti. Zü­beyr ile Ebû Tâ­lib, Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’in ba­ba­sı Haz­ret-i Ab­dul­lâh ile ay­nı an­ne­den ol­duk­la­rı için kur’a çek­ti­ler. Kur’a, Ebû Tâ­lib’e çık­tı.

Ebû Tâ­lib, Pey­gam­be­ri­miz’e kar­şı am­ca­la­rı­nın en mer­ha­met­li­si ve en şef­kat­li­si idi.71 Onun bir­kaç de­ve­den baş­ka ma­lı yok­tu. Âi­le ef­râ­dı ise ka­la­ba­lık­tı. Bu yok­sul­lu­ğu­na rağ­men Ebû Tâ­lib, Ku­reyş’in efen­di­si idi. Sö­zü din­le­nir, emir­le­ri­ne kar­şı ge­lin­mez­di. Ba­ba­sı Ab­dül­mut­ta­lib gi­bi, o da ağ­zı­na iç­ki koy­maz­dı.72

Ebû Tâ­lib, mü­bâ­rek ye­ğe­ni­nin üze­ri­ne tit­rer, O’nu ken­di ev­lât­la­rın­dan da­ha faz­la se­ver­di. Âlem­le­rin Efen­di­si’ni ya­nı­na al­ma­dık­ça uyu­maz, ne za­man bir ye­re gi­de­cek ol­sa O’nu da be­râ­be­rin­de gö­tü­rür­dü.

Ebû Tâ­lib’in âi­le ef­râ­dı, Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- ol­ma­dan ye­mek ye­dik­le­rin­de aç ka­lır­lar, an­cak O’nun­la bir­lik­te ye­dik­le­ri za­man do­yar­lar­dı. Hat­tâ ye­mek­le­ri de ar­tar­dı. Sof­ra­ya, bir tek ki­şi­ye ye­te­cek mik­tar­da ko­nu­lan süt­ten, ön­ce mü­bâ­rek ye­tim içip da­ha son­ra di­ğer­le­ri­ne ver­di­ğin­de, hep­si de bu süt­ten ka­na ka­na içer­di. Bu se­bep­le Ebû Tâ­lib, âi­le ef­râ­dı ye­me­ğe baş­la­ma­dan ön­ce:

“–Du­ru­nuz! Ev­lâ­dım gel­sin!” der­di.73

Ebû Tâ­lib’in zev­ce­si Fâ­tı­ma Hâ­tun, son de­re­ce fa­zî­let­li ve iyi kalb­li bir ha­nım­dı. Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz, İs­lâm ile şe­ref­le­nip Me­dî­ne’ye hic­ret eden bu mü­bâ­rek hâ­tu­nu sık sık zi­yâ­ret eder, onun evin­de kuş­luk uy­ku­su uyur­du.74

Fâ­tı­ma Hâ­tun ve­fât et­ti­ğin­de Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- mü­bâ­rek göz­le­rin­den in­ci tâ­ne­le­ri gi­bi göz­yaş­la­rı dök­müş, “Bu­gün an­nem ve­fât et­ti!” bu­yu­rup göm­le­ği­ni ona ke­fen yap­mış, ce­nâ­ze na­ma­zı­nı kıl­dı­rıp kab­rin­de bir müd­det uzan­mış­tır. Bu dav­ra­nı­şı­nın se­be­bi­ni so­ran­la­ra ise şöy­le bu­yur­muş­tur:

“–Ebû Tâ­lib’den son­ra bu ka­dın­ca­ğız ka­dar ba­na iyi­lik eden hiç kim­se yok­tur! Âhi­ret­te cen­net el­bi­se­le­rin­den giy­me­si için ona göm­le­ği­mi ke­fen yap­tım. Kab­re ısın­ma­sı için de ora­ya bir müd­det uzan­dım!”

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ken­di­si­nin bu ka­dar üzül­me­si­ne hay­ret eden­le­re:

“–O be­nim an­nem­den son­ra an­nem­di. Ken­di ço­cuk­la­rı aç du­rup su­rat­la­rı­nı asar­ken, o ön­ce be­nim kar­nı­mı do­yu­rur, sa­çı­mı ta­rar ve gül ya­ğı sü­rer­di. O be­nim an­nem­di!” bu­yur­muş­tur. Son­ra da onun için şöy­le duâ et­miş­tir:

“Al­lâh se­ni mağ­fi­ret et­sin ve ha­yır­la mü­kâ­fat­lan­dır­sın! Al­lâh sa­na rah­met et­sin an­ne­ci­ğim! Sen be­nim an­nem­den son­ra an­nem ol­dun! Ken­din aç du­rur be­ni do­yu­rur­dun! Ken­din giy­mez ba­na giy­di­rir­din! En lez­zet­li nî­met­le­ri ba­na tat­tı­rır, ken­di nef­si­ni mah­rum eder­din! Bu­nu da an­cak Al­lâh’ın rı­zâ­sı­nı ve âhi­ret yur­du­nu uma­rak ya­par­dın!..” (Hâ­kim, III, 116-117; Hey­se­mî, IX, 256-257; Ya’kû­bî, II, 14)