İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Ra­sû­lul­lâh Efen­di­miz’in Ti­câ­rî Ha­yâ­tı

Mek­ke­li­ler ti­câ­ret­le uğ­ra­şa­rak ha­yat­la­rı­nı idâ­me et­ti­rir­ler­di. Ti­câ­ret ker­van­la­rıy­la ci­var mem­le­ket­ler­den ge­tir­dik­le­ri mal­la­rı Mek­ke’de dü­zen­le­nen hac pa­na­yır­la­rın­da sa­tar­lar, Mek­ke’de üre­ti­len mal­la­rı da ci­var mem­le­ket­le­re gö­tü­rür­ler­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, genç­li­ğin­de am­ca­la­rıy­la bir­lik­te ti­câ­ret ker­van­la­rı­na ka­tıl­mış, Sû­ri­ye ve Ye­men’e se­ya­hat et­miş­ti. Da­ha son­ra­ki yıl­lar­da, Haz­ret-i Ha­tî­ce adı­na Ye­men’in Cü­reş pa­za­rı­na iki ke­re ti­câ­ret se­fe­ri yap­mış ve her se­fer için ken­di­si­ne üc­ret ola­rak genç ve er­kek bir de­ve ve­ril­miş­ti.82

Var­lık Nû­ru, Haz­ret-i Ha­tî­ce’nin ti­câ­ret ker­va­nı­nı Ti­hâ­me’de­ki Hu­bâ­şe pa­za­rı­na da gö­tür­müş­tü. Bu se­fe­re Ha­tî­ce -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’nın hiz­met­çi­si Mey­se­re ile bir­lik­te çık­mış­lar, ora­dan Ti­hâ­me ku­ma­şı ge­ti­re­rek Ha­kîm bin Hi­zâm’a sat­mış­lar ve bol ka­zanç el­de et­miş­ler­di.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“Ben Ha­tî­ce’den da­ha ha­yır­lı bir or­tak gör­me­dim.” di­ye­rek onu med­het­miş, yap­tı­ğı işin kar­şı­lı­ğı­nı faz­la­sıy­la ver­di­ği­ni ifâ­de bu­yur­muş­tur. (Ha­le­bî, I, 221; Ay­nî, X, 104)

Am­ca­sı Ebû Tâ­lib, bir­gün Pey­gam­ber Efen­di­miz’e:

“–Ey kar­de­şi­min oğ­lu! Ben fa­kir bir ada­mım. Kıt­lık ve ku­rak­lık, biz­de ne ser­mâ­ye ne de ti­câ­ret bı­rak­tı! Bir ti­câ­ret ker­va­nı Şam’a git­me­ye ha­zır­la­nı­yor. Ha­tî­ce bint-i Hu­vey­lid de bu ker­van­la bir­lik­te mal­la­rı­nı gö­tü­re­cek bir kim­se arı­yor­muş. Onun, Sen’in gi­bi emîn, te­miz ve ve­fâ­kâr bir in­sa­na çok ih­ti­ya­cı var. Sen’i ti­câ­re­ti­ne ve­kîl yap­ma­sı için ken­di­siy­le ko­nuş­sak iyi olur. Sa­dâ­ka­tin se­be­biy­le, Sen’i baş­ka­sı­na üs­tün tu­ta­ca­ğı­nı dü­şü­nü­yo­rum. As­lın­da Şam ta­raf­la­rı­na git­me­ni is­te­mi­yo­rum. Ya­hû­dî­ler­den Sa­na bir za­rar gel­me­sin­den kor­ku­yo­rum. An­cak baş­ka çâ­re­miz de yok!” de­di.

Var­lık Nû­ru ile am­ca­sı­nın ara­sın­da ge­çen ko­nuş­ma Haz­ret-i Ha­tî­ce’ye ula­şın­ca:

“–Ben Mu­ham­med’in bu­nu is­te­ye­ce­ği­ni bil­mi­yor­dum!” de­di. He­men Âlem­le­rin Efen­di­si’ne ha­ber gön­de­re­rek baş­ka­la­rı­na ver­di­ğin­den da­ha faz­la üc­ret mu­kâ­bi­lin­de ti­câ­ret ma­lı­nı Şam’a gö­tür­me­si­ni tek­lif et­ti.

Zî­râ Haz­ret-i Ha­tî­ce, Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in son de­re­ce gü­ve­ni­lir, doğ­ru söz­lü ve gü­zel ah­lâk sâ­hi­bi bir kim­se ol­du­ğu­nu çok iyi bi­li­yor­du.83

Hi­dâ­yet Nû­ru Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ha­tî­ce’nin yar­dım­cı­sı Mey­se­re ile bir­lik­te Mek­ke’den yo­la çık­tı. Haz­ret-i Ha­tî­ce, Mey­se­re’ye:

 “–Mu­ham­med’e hiç­bir hu­sus­ta ita­at­siz­lik et­me! Söy­le­dik­le­ri­nin hiç­bi­ri­ne kar­şı gel­me!” di­ye ten­bih­te bu­lun­du.

Yol­da mal yük­lü de­ve­ler­den iki­si yo­ru­lup ge­ri­de ka­lın­ca Mey­se­re de­ve­le­rin du­ru­mun­dan en­di­şe et­ti. Ko­şa­rak Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz’in ya­nı­na ge­lip du­ru­mu ha­ber ver­di. Ser­ver-i Âlem Efen­di­miz el­le­ri­ni de­ve­le­rin ayak­la­rı­nın üze­ri­ne ko­yup mes­het­tik­ten son­ra de­ve­ler koş­ma­ya baş­la­dı­lar ve bö­ğü­re­rek kâ­fi­le­nin önü­ne geç­ti­ler. Kâ­fi­le­de­ki­ler bu­nu gö­rün­ce, Efen­di­miz’in hiz­me­ti­ne ve ko­run­ma­sı­na da­ha çok ih­ti­mam gös­ter­di­ler.84

Sul­tâ­nu’l-En­bi­yâ -aley­hi ek­me­lü’t-te­hâ­yâ- Efen­di­miz, ha­yâ­tı bo­yun­ca ti­câ­rî mü­nâ­se­bet­ler­de­ki mu­hâ­tap­la­rı­na ve di­ğer in­san­la­ra kar­şı son de­re­ce dü­rüst dav­ran­mış­tır. Bir kim­se­ye söz ver­di­ğin­de, onu ne pa­ha­sı­na olur­sa ol­sun ye­ri­ne ge­tir­miş­tir.

İbn-i Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ-, Efen­di­miz’in ha­yâ­tı­nı en in­ce te­fer­ru­atıy­la bi­len bir kim­se ola­rak şöy­le de­mek­te­dir:

“–Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir şey söy­le­di­ğin­de, onu mu­hak­kak ya­par­dı.” (Bu­hâ­rî, Şe­hâ­dât, 28)

Sâ­ib bin Ebi’s-Sâ­ib -ra­dı­yal­lâ­hu anh- da şöy­le an­lat­mak­ta­dır:

“Al­lâh Ra­sû­lü’nün ya­nı­na gel­dim. As­hâb-ı ki­râm be­ni med­het­me­ye ve hak­kım­da gü­zel şey­ler söy­le­me­ye baş­la­dı­lar. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

«–Ben onu siz­den da­ha iyi ta­nı­rım!» bu­yur­du.

Ben de bu­nun üze­ri­ne:

«–Doğ­ru söy­le­din, anam ba­bam Sa­na fe­dâ ol­sun. Sen be­nim or­ta­ğım­dın, hem de ne iyi bir or­tak. Ne kar­şı ko­yar­dın ne de mü­nâ­ka­şa eder­din.» de­dim.” (Ebû Dâ­vud, Edeb, 17/4836; İbn-i Mâ­ce, Ti­câ­rât, 63)

O’na el-Emîn ve es-Sâ­dık sı­fat­la­rı­nı ver­di­ren pek çok nu­mû­ne-i im­ti­sâl hâ­di­se­den bi­ri­ni Ab­dul­lâh bin Ebi’l-Ham­sâ -ra­dı­yal­lâ­hu anh- şöy­le an­la­tı­yor:

“Bi’set­ten ön­ce Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ile bir alış­ve­riş yap­mış­tım. Ken­di­si­ne borç­lan­dım, bi­raz bek­ler­se he­men ge­ti­re­ce­ği­mi va’de­de­rek ora­dan ay­rıl­dım. Fa­kat ver­di­ğim sö­zü unut­mu­şum. Üç gün son­ra ha­tır­la­yıp ko­nuş­tu­ğu­muz ye­re gel­di­ğim­de, O’nu ay­nı yer­de bek­ler­ken bul­dum.

Em­ni­yet ve sa­dâ­ka­tin eri­şil­mez zir­ve­le­rin­de bu­lu­nan Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bu ah­lâk-ı ha­mî­de­si­ne ilâ­ve­ten, yap­tı­ğım kar­şı­sın­da da be­ni azar­la­ma­yıp sâ­de­ce:

«–Ey de­li­kan­lı! Ba­na zah­met ver­din, üç gün­dür bu­ra­da se­ni bek­li­yo­rum.» bu­yur­du.” (Ebû Dâ­vûd, Edeb, 82/4996)

O’nun he­nüz nü­büv­vet ve­ril­me­den ön­ce ser­gi­le­di­ği bu ve ben­ze­ri ul­vî has­let­ler, bir­bi­rin­den gü­zel, ib­ret­li ve hik­met­li­dir. Zâ­ten bun­lar, an­cak bir pey­gam­ber nam­ze­din­de te­cel­lî ede­bi­lir­di.

Al­lâh Te­âlâ di­le­sey­di Ha­bîb-i Edîb’ine ço­cuk­lu­ğun­dan iti­bâ­ren rı­zık pe­şin­de koş­mak­sı­zın mü­ref­feh bir ha­yat ya­şa­ta­bi­lir­di. Fa­kat hik­met-i ilâ­hî, Al­lâh Ra­sû­lü’nün ken­di el eme­ğiy­le rız­kı­nı ka­za­na­rak ha­yâ­tı­nı idâ­me et­tir­me­si­ni ve üm­me­ti­ne ör­nek ol­ma­sı­nı mu­râd et­miş­tir. Ni­te­kim Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz de:

“Hiç­bir kim­se, as­lâ ken­di ka­zan­cın­dan da­ha ha­yır­lı bir rı­zık ye­me­miş­tir…” bu­yur­muş­tur. (Bu­hâ­rî, Bü­yû’ 15; En­bi­yâ 37)

Ay­rı­ca in­san­la­ra reh­ber ola­cak bir şa­hıs, ge­çi­mi­ni, çev­re­si­nin ve­re­ce­ği ba­ğış ve he­di­ye­le­re bağ­la­dı­ğı müd­det­çe, dâ­vâ­sı­nın in­san­lar na­za­rın­da her­han­gi bir kıy­met, ağır­lık ve cid­di­ye­ti kal­maz. Ni­te­kim Ce­nâb-ı Hak bü­tün pey­gam­ber­le­ri­ne:

 

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ben bu (teb­lîğ) kar­şı­lı­ğın­da siz­den hiç­bir üc­ret is­te­mi­yo­rum. Be­nim ec­ri­mi ve­re­cek olan, an­cak Âlem­le­rin Rab­bi’dir.” (eş-Şu­arâ, 109, 127, 145, 164, 180. Ayrıca bkz. Yû­nus, 72; Hûd, 29) de­me­le­ri­ni em­ret­miş­tir.

Şâ­ir, bu in­ce­li­ği ne gü­zel ifâ­de eder:

Kim­se­nin lut­fu­na ol­ma tâ­lib,

Be­de­li cev­her-i hür­ri­yet­tir!

Ha­bîb-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ken­di ka­zan­cıy­la ha­yâ­tı­nı idâ­me et­tir­di­ği için in­san­la­rın en hür ve ba­ğım­sız ola­nıy­dı.