İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Râ­hip Ba­hî­ra ile Kar­şı­laş­ma­sı ve Ba­hî­ra’nın Tes­pit­le­ri

Ebû Tâ­lib, Ku­reyş bü­yük­le­rin­den bir grup­la Şam’a git­miş­ti. Pey­gam­ber Efen­di­miz de onun­la be­râ­ber­di. Yol­da, Râ­hip Ba­hî­ra’nın ma­nas­tı­rı­na ya­kın bir yer­de ko­nak­la­dı­lar. Ba­hî­ra, o za­man­ki hris­ti­yan­la­rın en âli­mi idi.

Ba­hî­ra, ker­van ge­lir­ken bir bu­lu­tun, iç­le­rin­den bir ki­şi­yi göl­ge­le­di­ği­ni, ağa­cın göl­ge­si­ne in­dik­le­ri za­man da ağa­cın dal­la­rı­nın yi­ne ay­nı ki­şi­nin üze­ri­ne doğ­ru eğil­di­ği­ni gör­müş­tü. Bu­nun üze­ri­ne:

“–Ey Ku­reyş ce­ma­ati! Ben, si­zin için ye­mek yap­tım. Kü­çük-bü­yük, kö­le-hür, he­pi­ni­zi sof­ra­ya dâ­vet edi­yo­rum!” di­ye ker­va­na ha­ber gön­der­di.

Hâl­bu­ki Ba­hî­ra, da­ha ön­ce­ki ge­liş­le­rin­de yan­la­rı­na hiç uğ­ra­maz, on­lar­la alâ­ka­dar ol­maz­dı. Ker­van­da­ki­le­rin hep­si sof­ra­ya gel­miş, sâ­de­ce Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz eş­ya­la­rın ya­nın­da kal­mış­tı. Ba­hî­ra ge­len­le­re tek tek bak­tı ve ki­tap­la­rın­da oku­du­ğu sı­fat­la­rı hiç­bi­rin­de gö­re­me­di.

“–Ey Ku­reyş­li­ler! Kâ­fi­le­niz­de olup da bu­ra­ya gel­me­yen kim­se var mı?” di­ye sor­du.

Ku­reyş­li­ler:

“–Ey Ba­hî­ra! Ge­ri­de bir ço­cuk­tan baş­ka kim­se kal­ma­dı. Yaş­ça en gen­ci­miz ol­du­ğu için O’nu eş­ya­la­rı­mı­zın ya­nın­da bı­rak­tık.” de­di­ler.

Ba­hî­ra:

“–O’nu da ça­ğı­rı­nız! Bu ye­mek­te O da bu­lun­sun!” de­di.

Mu­ham­me­dü’l-Emîn’i ge­ti­rip sof­ra­ya oturt­tu­lar. Râ­hip, O’nu gö­rür gör­mez dik­kat­li dik­kat­li bak­ma­ya ve baş­tan aya­ğa süz­me­ye baş­la­dı. Da­ha son­ra da elin­den tu­tup:

“–Bu Âlem­le­rin Efen­di­si’dir. Bu Âlem­le­rin Rab­bi’nin Ra­sû­lü’dür. Al­lâh O’nu âlem­le­re rah­met ola­rak gön­de­re­cek!” de­di.

Ku­reyş bü­yük­le­ri ona:

“–Bu­nu ne­re­den bi­li­yor­sun?” di­ye sor­du­lar.

Râ­hip:

“–Ben O’nun va­sıf­la­rı­nı bi­ze in­di­ri­len ki­tap­ta oku­dum. Ni­te­kim siz yak­laş­tı­ğı­nız za­man, O’nun için eğil­me­dik ne taş ne ağaç kal­dı, hep­si de sec­de et­ti­ler. Bu can­sız şey­ler an­cak bir pey­gam­be­re sec­de eder­ler. Ben O’nu ay­rı­ca pey­gam­ber­lik müh­rüy­le de ta­nı­dım, bu mü­hür kü­rek ke­mik­le­ri­nin ara­sın­da bu­lu­nu­yor.” de­di.

Ba­hî­ra, Pey­gam­ber Efen­di­miz’e ve am­ca­sı­na bâ­zı su­âl­ler so­rup al­dı­ğı ce­vap­la­rın bil­gi­le­ri­ne mu­vâ­fık düş­tü­ğü­nü gö­rün­ce ka­na­ati ke­sin­leş­ti. Ebû Tâ­lib’e dö­ne­rek:

“–Ye­ğe­ni­ni he­men mem­le­ke­ti­ne ge­ri gö­tür! Ya­hû­dî­le­rin O’na za­rar ver­me­le­rin­den sa­kın! Val­lâ­hi ya­hû­dî­ler onu gö­rüp de ta­nır­lar­sa mu­hak­kak öl­dür­me­ye kal­kar­lar. Bu ço­cuk Arap­lar­dan­dır. Hâl­bu­ki ya­hû­dî­ler ge­le­cek pey­gam­be­rin İs­râ­îlo­ğul­la­rı’ndan ol­ma­sı­nı is­ter­ler. Sen’in ye­ğe­ni­nin hâl ve şâ­nı çok bü­yük ola­cak­tır.” de­di.

Ebû Tâ­lib de Râ­hip Ba­hî­ra’nın tav­si­ye­si üze­ri­ne mü­bâ­rek ye­ğe­ni­ni ala­rak he­men Mek­ke’ye dön­dü. (İbn-i İs­hâk, s. 54-55; İbn-i Sa’d, I, 153-155; Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 3)

Hris­ti­yan müs­teş­rik­ler, bu hâ­di­se se­be­biy­le İs­lâm’a le­ke sü­re­bil­mek için Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in Râ­hip Ba­hî­ra’dan tel­kin­ler al­dı­ğı id­di­âsın­da bu­lu­nur­lar. Bu ise, ta­mâ­men ha­kî­kat dı­şı bir it­ham­dır. Kur’ân ve tev­hîd akî­de­si­ne zıd­dır. Zî­râ Ba­hî­ra bir hris­ti­yan pa­pa­zı idi. Kur’ân-ı Ke­rîm tah­rîf edil­miş olan Tev­rât ve İn­cîl’i tas­hih edip du­rur­ken Al­lâh Ra­sû­lü’nün böy­le bo­zul­muş bir dî­nin tem­sil­ci­sin­den tel­kîn al­ma­sı na­sıl dü­şü­nü­le­bi­lir?!

Di­ğer ta­raf­tan Ba­hî­ra’nın dî­ni olan Hris­ti­yan­lık’ta Al­lâh te­lâk­kî­si, ant­ro­po­mor­fik, yâ­ni be­şe­rî sı­fat­lar­la tec­hîz edil­miş mü­şah­has bir ya­pı ser­gi­le­mek­te­dir. Oy­sa Al­lâh Ra­sû­lü -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın ge­tir­di­ği İs­lâm dî­ni, tev­hîd te­mel­le­ri üze­ri­ne Hak ta­ra­fın­dan gön­de­ril­miş bir dîn-i mü­bîn­dir. Al­lâh te­lâk­kî­si, mü­te­âl, yâ­ni id­râk öte­si ve her tür­lü nok­san sı­fat­lar­dan mü­nez­zeh ve mü­cer­red bir mâ­hi­yet arz eder.

Bu ha­kî­kat do­la­yı­sıy­la­dır ki Kur’ân-ı Ke­rîm, ehl-i ki­tâ­bın, bi’set­ten ev­vel de ol­sa an­cak ilâ­hî is­ti­kâ­met­te olan­la­rı­nın kur­tu­lu­şa ere­bi­le­ce­ği­ni şöy­le bil­di­rir:

 

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Şüp­he­siz îmân eden­ler, ya­hû­dî­ler, hris­ti­yan­lar ve sâ­bi­îler(den) Al­lâh’a ve âhi­ret gü­nü­ne îmân eden ve sâ­lih amel­ler iş­le­yen­le­re kor­ku yok­tur ve on­lar mah­zûn da ol­ma­ya­cak­lar­dır.” (el-Ba­ka­ra, 62)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bü­tün za­man ve me­kâ­na son pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­miş ol­du­ğun­dan, ken­di­sin­den ev­vel­ki bü­tün din­ler men­sûh­tur, yâ­ni ge­çer­li­lik­le­ri kal­ma­mış­tır. Do­la­yı­sıy­la Al­lâh’a îmân edip Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e îmân et­me­mek kü­für­dür. Bu se­bep­le bu­gün­kü ehl-i ki­tâ­bın din­dar­la­rı da­hî, yu­ka­rı­da­ki âyet-i ke­rî­me­nin şü­mû­lü dı­şın­da­dır.

Akî­de­den son­ra bir dî­ni ayak­ta tu­tan di­ğer hu­sus­lar, ibâ­det ha­yâ­tı ve mu­âme­lât­tır. İs­lâm dî­ni, dü­zen­li bir ibâ­det ha­yâ­tı ge­tir­miş, in­san­lar ara­sın­da­ki mü­nâ­se­bet­le­ri (mu­âme­lât) hak, adâ­let ve ah­lâk te­mel­le­ri üze­rin­de ye­ni­den kur­muş ve ce­zâî mü­ey­yi­de­le­ri de içi­ne alan bir hu­kuk vaz’ et­miş­tir. Ba­hî­ra’nın dî­ni olan Hris­ti­yan­lık’ta ise ibâ­det ha­yâ­tı tah­rîf edil­miş­tir. Mu­âme­lât ve ukû­bât ise mev­cut de­ğil­dir.

Di­ğer bir hu­sus, Pey­gam­ber Efen­di­miz, Kur’ân’ın bil­dir­di­ği ve tâ­ri­hin de şâ­hit ol­du­ğu üze­re “üm­mî” idi, yâ­ni oku­ma yaz­ma bil­mi­yor­du. Âyet-i ke­rî­me­ler­de şöy­le buy­ru­lur:

 

وَمَا كُنتَ تَتْلُو مِن قَبْلِهِ مِن كِتَابٍ وَلَا تَخُطُّهُ بِيَمِينِكَ إِذًا لَّارْتَابَ الْمُبْطِلُونَ

(48)

بَلْ هُوَ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ فِي صُدُورِ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَمَا يَجْحَدُ بِآيَاتِنَا إِلَّا الظَّالِمُونَ

(49)

“Sen bun­dan ön­ce ne bir ya­zı okur ne de elin­le onu ya­zar­dın. Öy­le ol­say­dı bâ­tı­la uyan­lar şüp­he du­yar­lar­dı. Ha­yır, o (Kur’ân) ken­di­le­ri­ne ilim ve­ri­len­le­rin sî­ne­le­rin­de (yer eden) apa­çık âyet­ler­dir. Âyet­le­ri­mi­zi an­cak zâ­lim­ler in­kâr eder.” (el-An­ke­bût, 48-49)

Fahr-i Kâ­inât -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Râ­hip Ba­hî­ra ile gö­rüş­tü­ğün­de ise on iki ya­şın­day­dı. Ba­hî­ra’nın ya­nın­da çok kı­sa bir müd­det bu­lun­muş ve çok kı­sa bir gö­rüş­me yap­mış­tı. Hâl böy­ley­ken üm­mî bir ço­cu­ğun al­tı bin kü­sûr âye­ti kı­sa bir sü­re­de ez­ber­le­yip yir­mi se­kiz se­ne hâ­fı­za­sın­da mu­hâ­fa­za et­me­si ve kırk ya­şın­dan son­ra bir an­da bun­la­rı an­lat­ma­ya baş­la­ma­sı im­kân­sız­dır. Yi­ne bu şart­lar al­tın­da İs­lâm gi­bi mü­kem­mel ve ci­han­şü­mûl bir dî­ni öğ­re­nip o dî­nin ibâ­det, mu­âme­lât, ukû­bât ve ah­lâk ni­zâ­mı­nı or­ta­ya koy­ma­sı­nın im­kân­sız ol­du­ğu­nu her akl-ı se­lîm sâ­hi­bi ko­lay­ca ka­bûl eder.

Şâ­yet Ba­hî­ra bu ha­kî­kat­le­ri bi­li­yor idiy­se, ni­çin ken­di­si teb­lîğ edip pey­gam­ber­li­ği­ni îlân et­me­di de bu şe­re­fi bir ço­cu­ğa, hem de hiç ta­nı­ma­dı­ğı bir ço­cu­ğa bı­rak­tı?!

Ay­rı­ca Ba­hî­ra’nın oku­yup yaz­dı­ğı dil İb­râ­nî­ce, Kur’ân-ı Ke­rîm ise fa­sîh ve açık bir Arap­ça’dır. Al­lâh Te­âlâ bu tür id­di­âlar hak­kın­da şöy­le bu­yur­mak­ta­dır:

 

وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِّسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَـذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ

“Mu­hak­kak bi­li­yo­ruz ki kâ­fir­ler: «Kur’ân’ı Mu­ham­med’e bir in­san öğ­re­ti­yor.» di­yor­lar. Bu asıl­sız ya­kış­tır­ma­yı ile­ri sü­rer­ken kas­tet­tik­le­ri kim­se­nin di­li ya­ban­cı­dır. Bu Kur’ân ise apa­çık bir Arap­ça’dır.” (en-Nahl, 103)

Ay­nı za­man­da Kur’ân, bu dil­de­ki üs­tün­lü­ğü ile Arap­la­rın en güç­lü şâ­ir­le­ri­ne, hat­tâ bü­tün âle­me mey­dan oku­ya­cak ka­dar ile­ri bir se­vi­ye­de­dir. Ni­te­kim İs­râ Sû­re­si’nin 88. âye­tin­de:

 

قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَـذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا

“De ki: İn­san­lar ve cin­ler, bir­bi­ri­ne yar­dım­cı ola­rak bu Kur’ân’ın bir ben­ze­ri­ni or­ta­ya koy­mak için bir ara­ya gel­se­ler, and ol­sun ki yi­ne de ben­ze­ri­ni or­ta­ya ko­ya­maz­lar.” buy­rul­mak­ta­dır.

Bu­nun­la bir­lik­te, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in Ba­hî­ra ile gö­rüş­me­si es­nâ­sın­da yan­la­rın­da pek çok Ku­reyş­li müş­rik de bu­lu­nu­yor­du. Şâ­yet müs­teş­rik­le­rin id­di­âsın­da azı­cık da ol­sa bir ha­kî­kat pa­yı ol­say­dı, nü­büv­ve­tin ilk gün­le­rin­den iti­bâ­ren ha­yat­la­rı­nı Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i in­kâ­ra ve O’na düş­man­lı­ğa ada­yan müş­rik­le­rin, bu hâ­di­se­yi ile­ri sü­re­rek îti­râz et­me­le­ri îcâb eder­di. Hâl­bu­ki Ku­reyş­li müş­rik­ler bu hu­sus­ta tek bir ke­li­me da­hî söy­le­me­miş­ler­dir. Çün­kü böy­le bir id­di­ânın, hiç­bir as­lı ve mes­ne­di­nin ol­ma­dı­ğı­nı çok iyi bi­li­yor­lar­dı.