İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in İlâ­hî Sı­yâ­net Al­tın­da Ye­tiş­me­si

Al­lâh Te­âlâ, Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i pey­gam­ber­lik­le şe­ref­len­di­re­ce­ği için, onu câ­hi­li­ye dev­ri­nin bü­tün kö­tü­lük­le­rin­den mu­hâ­fa­za et­miş­tir. O’nun ye­tim ve ök­süz ço­cuk­lu­ğu ile genç­li­ği, en par­lak bir is­tik­bâ­le li­yâ­kat ifâ­de eden bir ne­zâ­het ve ul­viy­yet için­de geç­miş­tir. O’nun her za­man için fâ­rik vas­fı, “el-Emîn” ve “es-Sâ­dık” ol­muş­tur.

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- nü­büv­vet­ten ön­ce de mü­rüv­vet iti­bâ­rıy­la kav­mi­nin en üs­tü­nü, soy iti­bâ­rıy­la en şe­ref­li­si, ah­lâk ba­kı­mın­dan en gü­ze­li idi. Kom­şu­luk hak­kı­na en zi­yâ­de ri­âyet eden, hi­lim ve sa­dâ­kat­te en üs­tün olan, em­ni­yet ve gü­ve­ni­lir­lik­te en ön­de ge­len, in­san­la­ra kö­tü­lük ve ezi­yet et­mek­ten en uzak du­ran, O idi. Hiç kim­se­yi kı­na­yıp ayıp­la­dı­ğı, hiç kim­sey­le mü­nâ­ka­şa et­ti­ği gö­rül­me­miş­ti. Öy­le ki Ce­nâb-ı Hak bü­tün iyi has­let ve me­zi­yet­le­ri O’nda top­la­dı­ğı için kav­mi ken­di­si­ne «el-Emîn» vas­fı­nı ver­miş­ti.76

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e bir­gün:

“–Yâ Ra­sû­lal­lâh! Al­lâh’tan baş­ka­sı­na hiç ibâ­det et­ti­niz mi?” di­ye so­rul­du.

“–Ha­yır!” ce­vâ­bı­nı ver­di.

“–Hiç iç­ki iç­ti­niz mi?” di­ye so­rul­du.

“–Ha­yır! Ben Ki­tap ve îmâ­nın ne ol­du­ğu­nu bil­mez­ken bi­le, on­la­rın yap­tık­la­rı şey­le­rin kü­für ol­du­ğu­nu bi­lir­dim.” bu­yur­du. (Di­yar­bek­rî, I, 254-255)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, ço­cuk­lu­ğun­da Al­lâh Te­âlâ’nın ken­di­si­ni na­sıl ko­ru­du­ğu­nu şöy­le an­la­tır:

“Ku­reyş ço­cuk­la­rıy­la be­râ­ber oyun oy­nar­ken bir yer­den bir ye­re taş ta­şı­yor­duk. Ço­cuk­lar, izâr­la­rı­nı (alt el­bi­se­le­ri­ni) kal­dı­rıp omuz­la­rı­na at­mış, ta­şı onun üze­rin­de ta­şı­yor­lar­dı. Om­zu­mun acı­ma­ma­sı için ben de on­lar gi­bi yap­mak is­te­yin­ce, ken­di­si­ni gör­me­di­ğim bir kuv­vet ba­na ca­nı­mı ya­kan bir yum­ruk vu­rup:

«–İzâ­rı­nı be­li­ne bağ­la!» de­di.

Ben de he­men izâ­rı­mı be­li­me bağ­la­dım. Ar­ka­daş­la­rı­mın ara­sın­da sâ­de­ce ben, izâ­rım be­lim­de ol­du­ğu hâl­de om­zum­da taş ta­şı­dım.” (İbn-i Hi­şâm, I, 197)

Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz, Kâ­be ye­ni­den in­şâ edi­lir­ken am­ca­sı Ab­bâs ile bir­lik­te taş ta­şı­yor­du. Ab­bâs -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, taş­la­rın çıp­lak om­zu­nu in­cit­me­me­si için Al­lâh Ra­sû­lü’ne:

“–İzâ­rı­nı om­zu­na koy!” de­di. Var­lık Nû­ru, izâ­rı­nı om­zu­na koy­mak is­te­di­ği sı­ra­da ye­re yı­ğıl­dı ve göz­le­ri­ni se­mâ­ya di­ke­rek am­ca­sı­na:

“–Ba­na izâ­rı­mı gös­ter!” de­di. He­men onu alıp üze­ri­ne ört­tü. (Bu­hâ­rî, Hac, 42)

O za­man­ki ce­mi­yet­te el­bi­se­siz do­laş­mak gâ­yet nor­mal ka­bûl edil­me­si­ne rağ­men, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- hiç­bir za­man ha­yâ sı­nır­la­rı dı­şın­da bir ta­vır ser­gi­le­me­miş­tir. Ha­dîs-i şe­rîf­te de kay­de­dil­di­ği gi­bi am­ca­sı­nın teş­vî­ki ile böy­le bir du­rum­la kar­şı kar­şı­ya kal­dı­ğın­da ise Al­lâh Te­âlâ ta­ra­fın­dan mu­hâ­fa­za edil­miş­tir.

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, on iki ya­şın­da bir ço­cuk iken ken­di­si­ne Râ­hip Ba­hî­ra’nın:

“–Yav­rum, Lât ve Uz­zâ hak­kı için so­ru­yo­rum, ce­vap ver!” de­me­si üze­ri­ne;

“–Lât ve Uz­zâ adı­na ye­min ede­rek ba­na bir şey sor­ma! Val­lâ­hi Ben, bun­lar­dan nef­ret et­ti­ğim ka­dar hiç­bir şey­den nef­ret et­mem!” de­miş­tir. (İbn-i İs­hâk, s. 54; İbn-i Sa’d, I, 154; Ay­rı­ca bkz. Ah­med, V, 362)

Üm­mü Ey­men -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- şöy­le an­la­tır:

Ku­reyş müş­rik­le­ri se­ne­de bir gün, tâ­zîm için Bu­vâ­ne pu­tu­nun ya­nın­da top­la­nır­lar, ge­ce­ye ka­dar kur­ban kes­mek, saç kes­tir­mek ve îti­kâ­fa gir­mek sû­re­tiy­le me­râ­sim ya­par­lar­dı. Ebû Tâ­lib de bu bay­ram için ha­zır­lan­mış­tı.

Var­lık Nû­ru, on­la­ra iş­ti­rak et­mek­ten ka­çı­nın­ca am­ca ve ha­la­la­rı­nın ken­di­si­ne son de­re­ce kız­dık­la­rı­nı gör­düm.

Ha­la­la­rı:

“–İlâh­la­rı­mız­dan yüz çe­vir­di­ğin için bir fe­lâ­ke­te uğ­ra­man­dan kor­ku­yo­ruz!” di­ye­rek o ka­dar ıs­râr et­ti­ler ki, Fahr-i Kâ­inât Efen­di­miz on­lar­la be­râ­ber git­mek mec­bû­ri­ye­tin­de kal­dı.

Bir müd­det göz­den kay­bol­du, son­ra kor­ku­dan ben­zi sa­rar­mış bir hâl­de dö­nüp ya­nı­mı­za gel­di.

Ha­la­la­rı:

“–Ba­şı­na ne­ler gel­di?” di­ye te­lâş­la sor­du­lar.

O da:

“–Ba­na cin do­kun­ma­sın­dan kor­ku­yo­rum!” de­di.

Ha­la­la­rı:

“–Al­lâh Sen’i şey­tan­la müb­te­lâ kıl­maz! Sen’de her tür­lü gü­zel has­let var­dır. Söy­le ba­ka­lım, gör­müş ol­du­ğun şey ne­dir?” de­di­ler.

Pey­gam­be­ri­miz:

“–Ben pu­tun ya­nı­na her yak­laş­tı­ğım­da, be­yaz ve uzun boy­lu bir adam te­mes­sül edip:

«–Ey Mu­ham­med! Ge­ri dön, ona sa­kın do­kun­ma!» di­ye­rek ba­ğı­rı­yor­du!” bu­yur­du.

Bun­dan son­ra Var­lık Nû­ru, ken­di­si­ne pey­gam­ber­lik va­zî­fe­si ve­ri­lin­ce­ye ka­dar on­la­rın bay­ram ve me­râ­sim­le­ri­ne as­lâ ka­tıl­ma­dı.77

Haz­ret-i Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın ri­vâ­ye­ti­ne gö­re Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz şöy­le bu­yur­muş­tur:

“Ben, câ­hi­li­ye in­san­la­rı­nın yap­tık­la­rı bir şe­yi yap­ma­ya iki de­fâ te­şeb­büs et­miş­tim. An­cak Al­lâh -az­ze ve cel­le-, be­ni on­lar­dan mu­hâ­fa­za bu­yur­du.

Bir ge­ce, Mek­ke’nin yu­ka­rı ta­raf­la­rın­da, Ku­reyş­li bir­kaç genç­le ko­yun­la­rı­mı­zı ot­la­tı­yor­duk. Ar­ka­da­şı­ma:

«–Eğer ko­yun­la­rı­ma ba­kar­san, ben de di­ğer genç­ler gi­bi Mek­ke’ye gi­dip ge­ce soh­bet­le­ri­ne ka­tı­la­yım.» de­dim.

Ar­ka­da­şım:

«–Olur, na­sıl is­ter­sen öy­le yap!» de­di.

Bu­nun üze­ri­ne yo­la çık­tım. Mek­ke’ye yak­laş­tı­ğım za­man, def, ka­val ve ıs­lık ses­le­ri işit­tim.

«–Bu ne­dir?» di­ye sor­dum.

«–Fa­lan er­kek ile fi­lân ka­dın ev­le­ni­yor!» de­di­ler.

He­men otu­ra­rak o ta­ra­fa doğ­ru bak­ma­ya baş­la­dım. O es­nâ­da Al­lâh -cel­le ce­lâ­lü­hû- ku­lak­la­rı­ma bir ağır­lık ver­di ve ora­cık­ta uyu­ya­kal­dım. Al­lâh’a ye­min ede­rim ki, gü­neş üze­ri­me do­ğun­ca­ya ka­dar uya­na­ma­dım. He­men dö­nüp ar­ka­da­şı­mın ya­nı­na gel­dim.

«–Ne yap­tın?» di­ye sor­du.

«–Hiç­bir şey ya­pa­ma­dım!» de­dim ve ba­şım­dan ge­çen­le­ri ona an­lat­tım.

Baş­ka bir ge­ce, ay­nı şey te­ker­rür et­ti. Ben yi­ne Mek­ke’ye ge­ce soh­be­ti için git­ti­ğim­de Al­lâh Te­âlâ ta­ra­fın­dan üze­ri­me çö­ken ağır­lık­la gü­neş do­ğun­ca­ya ka­dar uyu­ya­kal­dım. Dö­nüp ar­ka­da­şı­mın ya­nı­na gel­dim.

Rab­bim be­ni pey­gam­ber­lik­le şe­ref­len­di­rin­ce­ye ka­dar bun­la­rın hâ­ri­cin­de, hiç­bir kö­tü şe­ye mey­let­me­dim!” (İbn-i İs­hâk, s. 58-59; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 292)