İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Kâ­be’de Ha­kem­lik

Mek­ke’de bir sel bas­kı­nı ol­muş, Kâ­be hay­li za­rar gör­müş­tü. Bu­nun üze­ri­ne ka­bî­le­ler onu tâ­mir için ele­le ver­di­ler. Kâ­be’yi te­mel­le­ri­ne ka­dar yı­kıp ye­ni­den in­şâ et­me­yi ka­rar­laş­tır­dı­lar.

Bu es­nâ­da, bir ge­mi­nin şid­det­li rüz­gâr­la Mek­ke ya­kın­la­rın­da­ki Şu­ay­be is­ke­le­si­ne doğ­ru sü­rük­len­di­ği­ni ve ora­da ka­ra­ya çar­pa­rak par­ça­lan­dı­ğı­nı ha­ber al­dı­lar. Ge­mi, yu­mu­şak düz taş, ke­res­te ve de­mir gi­bi in­şa­at mal­ze­me­le­ri ta­şı­yor­du. Gi­dip ge­mi­de­ki tah­ta­la­rı sa­tın al­dı­lar. Kâ­be’nin yı­kım ve ya­pım iş­le­ri­ni kur’a ile pay­laş­tı­lar.

Ku­reyş­li­ler Kâ­be’nin ken­di­le­ri­ne dü­şen ta­raf­la­rı­nı yı­kıp ye­ni­den yap­ma­ya baş­la­ya­cak­la­rı sı­ra­da, Ebû Vehb bin Amr aya­ğa kalk­tı ve:

“–Ey Ku­reyş ce­ma­ati! Kâ­be’nin in­şâ­sı­na, ka­zan­cı­nı­zın te­miz ve he­lâl ol­ma­ya­nı­nı ka­rış­tır­ma­yın! Ona gayr-i meş­rû yol­dan ka­za­nı­lan mal, fâ­iz pa­ra­sı ve­ya her­han­gi bir kim­se­den hak­sız ola­rak alın­mış pa­ra ka­tıl­ma­sın!” de­di. (İbn-i Hi­şâm, II, 210; İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 305)

Ku­reyş­li­ler, Kâ­be’yi yık­tık­la­rı tak­dir­de azâ­ba uğ­ra­ya­cak­la­rın­dan kork­tuk­la­rı için ka­rar­sız bir hâl­dey­di­ler. Arap­lar ara­sın­da mev­cut olan Kâ­be’ye kar­şı tâ­zim ve hür­met, İb­râ­hîm -aley­his­se­lâm-’ın şe­ri­atin­den be­ri mu­hâ­fa­za edi­le­ge­len kud­sî bir va­zî­fe idi. Ku­reyş ce­ma­ati­nin ön­de ge­len­le­rin­den Ve­lîd bin Mu­ğî­re:

“–Si­zin Kâ­be’yi yık­mak­ta­ki gâ­ye­niz ne­dir? İyi­lik mi yok­sa kö­tü­lük mü?” di­ye sor­du.

“–El­bet­te iyi­lik­tir!” de­di­ler.

Ve­lîd:

“–Ey kav­mim! Siz Kâ­be’yi yık­mak­la onu ıs­lâh et­mek is­te­mi­yor mu­su­nuz? Al­lâh Te­âlâ ıs­lâh edi­ci­le­ri he­lâk et­mez!” de­di ve Kâ­be’yi yık­ma­ya ilk ön­ce o baş­la­dı. Di­ğer­le­ri de onu tâ­kib et­ti­ler. (Ab­dür­rez­zâk, V, 319)

Kâ­be’nin du­var­la­rı­nı bir sı­ra taş, bir sı­ra da ah­şap bağ­la­ma ki­riş­le­riy­le öre­rek yük­selt­ti­ler. Var­lık Nû­ru da Kâ­be’nin tâ­mi­ri­ne am­ca­sı Ab­bâs ile be­râ­ber iş­ti­râk et­ti. Sı­ra Ha­cer-i Es­ved’i ye­ri­ne koy­ma­ya ge­lin­ce, her ka­bî­le bu şe­ref­li va­zî­fe­yi ken­di­si yap­mak is­te­di­ği için bü­yük bir kar­ga­şa çık­tı. Ara­la­rın­da sert tar­tış­ma ve çe­kiş­me­ler baş­la­dı. Me­se­le ha­set ve ih­ti­râ­sa dö­nüş­tü. Ne­re­dey­se kan dö­kü­le­cek­ti. Ab­dud­dâ­ro­ğul­la­rı, içi kan­la do­lu bir ça­nak ge­tir­di­ler, ölün­ce­ye ka­dar çar­pış­mak üze­re Adiy bin Kâ’b Oğul­la­rı’yla ant­laş­ma yap­tı­lar ve sa­vaş­ma­ya ha­zır­lan­dı­lar. Ye­min­le­ri­ni sağ­lam­laş­tır­mak için de el­le­ri­ni kan­la do­lu ça­na­ğa ba­tır­dı­lar. Ku­reyş­li­ler, bu hâl üze­re dört ve­ya beş ge­ce kal­dı­lar.

Ni­hâ­yet Ku­reyş’in en yaş­lı­sı olan Ebû Ümey­ye yük­sek ses­le:

“–Ey kav­mim! Biz an­cak ha­yır is­ti­yo­ruz, kö­tü­lük is­te­mi­yo­ruz. Siz bu hu­sus­ta kıs­kanç­lık ya­rı­şı­na gir­me­yin. Bı­ra­kın mü­câ­de­le­yi! Mâ­dem şu me­se­le­yi ara­mız­da hâl­le­de­me­dik, Ha­rem ka­pı­sın­dan ilk ge­le­cek zâ­tı ara­mız­da ha­kem tâ­yin ede­lim. Hük­mü­ne de râ­zı ola­lım!” di­ye­rek eliy­le Mes­cid-i Ha­râm’ın Be­nî Şey­be ka­pı­sı­nı gös­ter­di.

Tam o es­nâ­da Âlem­le­rin Efen­di­si, Ha­rem ka­pı­sın­da gö­rün­dü. Her­ke­sin yü­zü­nü tat­lı bir te­bes­süm kap­la­dı. Zî­râ ge­len Mu­ham­me­dü’l-Emîn idi. Ku­reyş’in, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’e kar­şı sev­gi, hür­met ve îti­mâ­dı her ge­çen gün da­ha da zi­yâ­de­leş­miş­ti. Hat­tâ bir de­ve ke­se­cek ol­sa­lar, Ser­ver-i Âlem Efen­di­miz’i arar­lar, O da ge­lir iş­le­ri­nin be­re­ke­ti için on­la­ra duâ eder­di.100

Bu se­bep­le Ku­reyş­li­ler O’nu gö­rür gör­mez:

“–İş­te el-Emîn! Ara­mız­da O’nun ha­kem ol­ma­sı­na he­pi­miz râ­zı­yız!” de­di­ler.

Me­se­le­yi ken­di­si­ne an­lat­tı­lar. O da, her ka­bî­le­den bir ki­şi seç­ti ve ri­dâ­sı­nı çı­ka­rıp ye­re ser­di. Son­ra Ha­cer-i Es­ved’i ri­dâ­sı­nın üze­ri­ne koy­du­rup seç­ti­ği ki­şi­le­rin her bi­ri­ne bir ucun­dan tut­tur­du. Mü­bâ­rek ta­şı bir­lik­te ta­şı­dı­lar. Var­lık Nû­ru da onu ken­di el­le­riy­le ye­ri­ne yer­leş­tir­di. Böy­le­ce ka­bî­le­ler ara­sı çı­ka­bi­le­cek muh­te­mel bir sa­va­şa mâ­nî ol­du.101

O’nun bu şe­kil­de fi­râ­set­li dav­ra­nı­şı, eri­şil­mez mü­kem­mel­lik­te bir ah­lâk ser­gi­le­me­si ve ben­ze­ri ul­vî hu­sû­si­yet­le­ri, ken­di­si­ni “Sul­tâ­nü’l-En­bi­yâ” ma­kâ­mı­na yük­sel­te­cek bir nü­büv­ve­tin, o an için bi­lin­me­yen ni­şâ­ne­le­ri idi. Bel­ki Mek­ke’de do­ğup bü­yü­yen Mu­ham­med Mus­ta­fâ -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ne­bî ola­ca­ğı he­nüz bi­lin­mi­yor­du ama, tev­hîd­den ay­rıl­ma­mış olan bâ­zı has kul­lar ta­ra­fın­dan Âhir Za­man Ne­bî­si’nin ge­le­ce­ği bi­lin­mek­te ve vak­ti­nin yak­laş­tı­ğı da his­se­dil­mek­tey­di. Ni­te­kim Kuss bin Sâ­ide bun­lar­dan bi­ri idi.