İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hıl­fu’l-Fu­dûl

Ha­râm ay­lar­da ya­pı­lan sa­vaş­la­ra Arap­lar ara­sın­da “Fi­câr Sa­va­şı” de­nir­di. Fi­câr sa­vaş­la­rı dört de­fâ vâ­kî ol­muş­tur. Ku­reyş ve Ki­nâ­ne ka­bî­le­le­ri ile He­vâ­zin ara­sın­da mey­da­na ge­len dör­dün­cü Fi­câr sa­va­şın­da Pey­gam­ber Efen­di­miz -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- da bu­lun­muş­tur.

O, her za­man yal­nız­ca doğ­ru­nun, hak­lı­nın ve maz­lû­mun ya­nın­da yer al­mış­tır. Bu har­be yir­mi yaş­la­rın­day­ken am­ca­la­rıy­la bir­lik­te iş­ti­râk et­miş, fa­kat hiç kim­se­nin ka­nı­nı dök­me­miş­tir. Yal­nız, düş­man saf­la­rın­dan atı­lan ok­la­rı top­la­mış ve am­ca­la­rı­na ver­miş­tir.80

Bu sa­vaş­tan dö­nül­dük­ten son­ra ha­râm ay­lar­dan bi­ri olan Zil­kâ­de ayın­da, Zü­beyd ka­bî­le­si­ne men­sup Ye­men­li bir adam, sat­mak üze­re Mek­ke’ye ti­câ­ret ma­lı ge­tir­miş­ti. Ku­reyş ile­ri ge­len­le­rin­den Âs bin Vâ­il bu ma­lı sa­tın al­dı, an­cak pa­ra­sı­nı öde­me­di. Adam­ca­ğız, Ab­dud­dâr, Mah­zûm, Cu­mâh, Sehm ve Adiy bin Kâ’b Oğul­la­rı gi­bi Mek­ke’nin ile­ri ge­len âi­le­le­ri­nin bü­yük­le­ri­ne baş­vu­rup ken­di­si­ne yar­dım et­me­le­ri­ni is­te­di. Fa­kat on­lar bu maz­lû­ma yar­dım ede­cek yer­de, Âs bin Vâ­il’i ka­yı­ra­rak ada­mı azar­la­dı­lar.

Çâ­re­siz­lik için­de ka­lan adam, Ku­reyş ile­ri ge­len­le­ri­nin Kâ­be çev­re­sin­de otur­duk­la­rı bir sı­ra­da, Ebû Ku­beys Da­ğı’­na çı­ka­rak; “Ey Fihr Hâ­ne­dâ­nı!” di­ye ba­ğı­ra ba­ğı­ra şi­ir oku­du. Uğ­ra­dı­ğı zul­mü ve hak­sız­lı­ğı îlân ede­rek yar­dım is­te­di. Yar­dım için ilk ha­re­ke­te ge­çen zât, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in am­ca­sı Zü­beyr ol­du. Ku­reyş’in ile­ri ge­len­le­riy­le bir­lik­te Ab­dul­lâh bin Cüd’ân’ın evin­de top­lan­dı­lar.

Ab­dul­lâh on­la­ra ye­mek ik­râm et­ti. Da­ha son­ra, “kim olur­sa ol­sun, Mek­ke’de zul­me uğ­ra­mış kim­se­le­rin hak­kı­nı ge­ri alın­ca­ya ka­dar, zâ­li­me kar­şı maz­lû­mu mü­dâ­faa et­mek” üze­re ahit­leş­ti­ler. De­niz­ler­de, bir kıl par­ça­sı­nı ıs­la­ta­cak ka­dar su bu­lun­duk­ça, Hi­râ ve Se­bîr Dağ­la­rı yer­le­rin­de dur­duk­ça ahit­le­ri­ne bağ­lı ka­la­cak­la­rı­na ye­min et­ti­ler.

Hıl­fu’l-Fu­dûl Ce­mi­ye­ti, ilk ola­rak Âs bin Vâ­il’den Zü­beyd­li ada­mın hak­kı­nı al­mak­la ic­ra­ata baş­la­dı. Da­ha son­ra da Mek­ke’de zul­me ve hak­sız­lı­ğa uğ­ra­yan pek çok kim­se­nin im­dâ­dı­na koş­tu, adâ­le­ti ikâ­me et­mek için gay­ret sarf et­ti.81

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in câ­hi­li­ye dev­rin­de tas­vîp edip ka­tıl­dı­ğı tek ce­mi­yet, “Hıl­fu’l-Fu­dûl”dür. Çün­kü bu bir adâ­let ce­mi­ye­ti idi. Zu­lüm ve hak­sız­lı­ğa mâ­nî ol­mak için ku­rul­muş­tu. Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, bu ce­mi­yet hak­kın­da nü­büv­vet­ten son­ra şöy­le bu­yur­du­lar:

“Ab­dul­lâh bin Cüd’ân’ın evin­de am­ca­la­rım­la bir­lik­te, Hıl­fu’l-Fu­dûl’de ha­zır bu­lun­dum. O mec­lis­ten o ka­dar mem­nun ol­dum ki, ona be­del ba­na kı­zıl de­ve­ler (yâ­ni en kıy­met­li dün­yâ me­tâı) ve­ril­se, o ka­dar se­vin­mez­dim. O ant­laş­ma­ya şim­di de çağ­rıl­sam, yi­ne icâ­bet ede­rim.” (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 295)