İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hi­râ Ma­ğa­ra­sı’nda İn­zi­vâ

Nü­büv­vet-i Mu­ham­me­diy­ye’nin zu­hû­ru yak­laş­tık­ça Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- sık sık in­zi­vâ­ya çe­ki­lir ve uzun müd­det te­fek­kür der­yâ­sı­nın de­rin­lik­le­ri­ne da­lar­dı. Za­man za­man evin­den çı­kar, Mek­ke’den uzak­la­şır, ses­siz ve sâ­kin yer­le­re doğ­ru gi­der­di. Bu es­nâ­da rast­la­dı­ğı ağaç ve taş­lar: “es-Se­lâ­mü aley­ke yâ Ra­sû­lal­lâh!” di­ye­rek ken­di­si­ne se­lâm ve­rir­ler­di. Fahr-i Kâ­inât -aley­hi ek­me­lü’t-ta­hiy­yât- Efen­di­miz he­men et­râ­fı­na ba­kar, fa­kat ağaç ve taş­tan baş­ka bir şey gör­mez­di.102

Ni­te­kim Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“Ben Mek­ke’de bir taş bi­li­rim ki pey­gam­ber ola­rak gön­de­ril­me­den ev­vel ba­na se­lâm ve­rir­di. Onu(n ye­ri­ni)

şim­di de bi­li­yo­rum.” bu­yur­muş­lar­dır. (Müs­lim, Fe­dâ­il, 2)

Haz­ret-i Ali -ra­dı­yal­lâ­hu anh- da şöy­le an­la­tır:

“Pey­gam­ber Efen­di­miz ile bir­lik­te Mek­ke’de idim. Be­râ­ber­ce Mek­ke’nin bâ­zı yer­le­ri­ne git­tik. Dağ­la­rın ve ağaç­la­rın ara­sın­dan ge­çi­yor­duk. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in kar­şı­laş­tı­ğı bü­tün dağ­lar ve ağaç­lar: «es-Se­lâ­mü aley­ke yâ Ra­sû­lal­lâh!» di­yor­du.” (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 6/3626)

Var­lık Nû­ru -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, Ra­ma­zan ay­la­rın­da Hi­râ Ma­ğa­ra­sı’nda103 bir ay îti­kâ­fa çe­ki­lir­di. Bu es­nâ­da ken­di­si­ne ge­len fa­kir ve mis­kin­le­ri do­yu­rur, ih­ti­yaç­la­rı­nı kar­şı­lar­dı. Îti­kâf­tan çı­kıp da evi­ne gel­me­den ön­ce Kâ­be’yi ta­vâf eder­di.104

Kav­mi­nin put­la­ra tap­tı­ğı­nı gör­dük­çe, on­lar­dan uzak­laş­ma­yı, hal­vet ve uz­le­te çe­kil­me­yi da­ha çok ar­zu eder­di. O’nun bu uz­let­le­rin­de­ki ibâ­de­ti, te­fek­kür et­mek, ata­sı İb­râ­hîm -aley­his­se­lâm- gi­bi gök­le­rin ve ye­rin me­le­kû­tun­dan ib­ret al­mak ve Kâ­be’yi sey­ret­mek şek­lin­dey­di.105

Ra­sû­lul­lâh -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-, Hi­râ’ya gi­der­ken ya­nı­na bir mik­tar azık alır­dı. Azı­ğı tü­ke­nin­ce Haz­ret-i Ha­tî­ce’nin ya­nı­na dö­ner, yi­ye­cek bir şey­ler alır, tek­rar gi­der­di.106

Hi­râ’ya bâ­zen Haz­ret-i Ha­tî­ce ile be­râ­ber git­ti­ği de olur­du.107

Fahr-i Kâ­inât -aley­hi ef­da­lü’s-sa­le­vât- Efen­di­miz hal­vet­te iken ışık­lar gö­rür, ses­ler işi­tir­di. Bun­la­rın cin ve ke­hâ­net­le alâ­ka­lı şey­ler ol­du­ğu­nu zan­ne­de­rek kor­kar­dı. Haz­ret-i Ha­tî­ce’ye:

“–Ey Ha­tî­ce! Kâ­hin ola­ca­ğım di­ye kor­ku­yo­rum. Val­lâ­hi, şu put­lar­dan ve kâ­hin­ler­den nef­ret et­ti­ğim ka­dar hiç­bir şey­den nef­ret et­mem!” der, o da:

“–Ey am­ca­mın oğ­lu!108 Öy­le söy­le­me! Al­lâh Sen’i hiç­bir za­man kâ­hin yap­maz…” di­ye­rek te­sel­lî eder­di. (İbn-i Sa’d, I, 195)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in Hi­râ’da Rab­biy­le baş ba­şa kal­dı­ğı in­zi­vâ dö­ne­mi, to­hu­mun top­rak al­tın­da­ki mâ­ce­râ­sı­na ben­zer. Bu­ra­sı, key­fi­ye­ti in­san­lı­ğa ebe­diy­yen meç­hul ka­la­cak olan bir te­kev­vü­nün (var olu­şun) me­kâ­nı­dır. Îmâ­nın to­hum­la­rı bu­ra­da atıl­mış, ebe­dî sa­âdet meş’ale­si bu­ra­da tu­tuş­tu­rul­muş ve hi­dâ­yet reh­be­ri olan Kur’ân-ı Ke­rîm’in be­şe­ri­ye­te ar­ma­ğan edil­me­si­ne yi­ne bu­ra­da baş­lan­mış­tır.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’i Hi­râ’ya sevk eden âmil­ler, zâ­hir­de hal­kın içi­ne düş­tü­ğü sa­pık­lık, zu­lüm ve se­fâ­let­ten gön­lü­ne ak­se­den ız­tı­rap ve bü­tün âle­me şâ­mil mer­ha­met idi. Ha­kî­kat­te ise, in­san­lı­ğa ebe­dî bir sa­âdet reh­be­ri olan Kur’ân-ı Ke­rîm’in, nezd-i ilâ­hî­den kalb-i pâk-i Mu­ham­me­dî vâ­sı­ta­sıy­la be­şer id­râ­ki­ne in­ti­kâ­li­ni sağ­la­ya­cak bir ha­zır­lık saf­ha­sı idi. Bu key­fi­yet, âde­ta yük­sek vol­taj­da bir ce­re­yâ­nın top­rak­lan­ma­sı­na ben­zer bir mâ­ne­vî şe­râ­re sah­ne­si idi ki, Al­lâh ile O’nun Ha­bî­bi ara­sın­da mah­rem bir sır ol­ma­sı, onun göz­ler­den uzak bir ma­ğa­ra­da te­cel­lî­si­ni îcâb et­tir­miş­ti. Hi­râ dö­ne­mi, vah­ye mu­hâ­tab ol­ma­nın, sı­ra­dan in­san­lar için ta­ham­mü­lü im­kân­sız olan ağır yü­kü­nü ta­şı­mak hu­sû­sun­da­ki fıt­rî is­tî­dâ­dın zâ­hi­re çık­ma mev­si­mi idi. Tıp­kı ham de­mi­rin de­rû­nun­da­ki is­tî­dâd ile çe­lik­leş­me­si gi­bi…

Bu sır­rı lâ­yı­kıy­la is­ti­âb ede­bil­me gay­re­ti pe­şin­de çer­çe­ve­si da­ğı­lıp par­ça­lan­ma­ya­cak bir id­râk ve yi­ne onu kâ­mi­len ifâ­de ede­bi­le­cek bir be­şe­rî lâ­fız ta­sav­vur olu­na­maz.

Ra­sû­lul­lâh -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm-’ın Hi­râ’da­ki uz­let ve in­zi­vâ­sın­dan ve da­ha son­ra­ki dö­nem­ler­de de mun­ta­zam ola­rak îfâ et­ti­ği îti­kâf­la­rın­dan an­lı­yo­ruz ki, bir müs­lü­man ne ka­dar ibâ­det eder­se et­sin, za­man za­man uz­le­te çe­ki­le­rek ne­fis mu­hâ­se­be­si ya­pıp, kâ­inat­ta­ki ilâ­hî kud­ret akış­la­rı­nı te­fek­kür et­me­den tam mâ­nâ­sıy­la ke­mâ­le ere­mez. Bu, her mü’mi­nin yap­ma­sı îcâb eden as­ga­rî bir va­zî­fe­dir. İn­san­la­ra reh­ber ola­cak kim­se­ler ise bu te­fek­kür, ta­has­süs ve mu­hâ­se­be­ye da­ha çok muh­taç­tır­lar.

Kur’ân-ı Ke­rîm, ilk âye­tin­den son âye­ti­ne ka­dar in­sa­noğ­lu­na te­fek­kür tâ­lî­mi yap­tı­ra­rak dü­şün­ce­nin mer­ke­zi­ne Rab­be kul­lu­ğu yer­leş­tir­me­yi tel­kîn eder. Bu sû­ret­le îman bir lez­zet hâ­li­ne ge­lir. Kul her za­man ve me­kân­da Hakk’ın rı­zâ­sı­nı ara­ma gay­re­ti için­de olur. Ne­ti­ce­de de ilâ­hî aza­met ve kud­ret akış­la­rı­nın kalb­de­ki hik­met te­zâ­hür­le­ri ile kul Hakk’a ya­kın­la­şa­rak vus­la­ta nâ­il olur.

Mü’min için en mü­him hu­sus­lar­dan bi­ri de mu­hab­be­tul­lâh­tır.109 Al­lâh sev­gi­si­ni ka­za­na­bil­me­nin, îman­dan son­ra ye­gâ­ne âmi­li, Al­lâh’ın lu­tuf ve ih­san­la­rı­nı de­vam­lı ola­rak dü­şün­mek, O’nun aza­me­ti ve kud­re­ti üze­rin­de te­fek­kür et­mek, son­ra da kalb ve dil ile O’nu bol bol zik­ret­mek­tir.110 Bun­lar ise tam mâ­nâ­sıy­la, dün­yâ meş­ga­le ve âlâ­yi­şin­den kal­bi mu­hâ­fa­za edip, hal­vet ve uz­le­te çe­kil­mek­le müm­kün olur.

Bu­ra­da şu­nu da ifâ­de et­mek lâ­zım­dır ki, hal­vet­ten mak­sat, in­san­lar­dan uzak­laş­mak, ce­mi­yet­ten ka­ça­rak dağ­la­rı ve ma­ğa­ra­la­rı va­tan edin­mek de­ğil­dir. Bu şe­kil­de ha­re­ket et­mek, Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ve as­hâ­bı­nın tat­bî­kâ­tı­na ters dü­şer.

Ni­te­kim Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-:

“İn­san­la­rın ara­sı­na ka­rı­şıp on­la­rın ezâ­la­rı­na kat­la­nan müs­lü­man, on­lar­dan uzak du­rup ezâ­la­rı­na kat­lan­ma­yan­dan da­ha ha­yır­lı­dır.” bu­yur­muş­tur. (Tir­mi­zî, Kı­yâ­met, 55)

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in biz­zat ko­yun güt­me­si, Fi­câr Har­bi ve Hıl­fu’l-Fu­dûl’e iş­ti­râk et­me­si, ti­câ­rî ha­yâ­tı ve Kâ­be’nin ye­ni­den in­şâ­sın­da fi­ilen ça­lış­ma­sı gi­bi pek çok fa­âli­ye­ti, O’nun nü­büv­vet­ten ön­ce de dâ­imâ ha­yâ­tın için­de ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­mak­ta­dır. O, ce­mi­ye­ti­nin bü­tün fa­zî­let­le­ri­ne iş­ti­râk et­miş, kö­tü­lük­le­rin­den ise uzak dur­muş, hiç­bir za­man on­la­ra yak­laş­ma­mış­tır.

Hal­vet ve uz­le­te çe­kil­mek­ten mak­sat, hâ­li­ni ıs­lâh et­mek­tir. Şi­fâ bul­mak için alı­nan ilâç, vak­tin­de ve kâ­fî mik­tar­da ol­ma­lı­dır. Had­din­den faz­la alın­dı­ğı tak­dir­de fay­da ye­ri­ne za­rar ve­re­ce­ği mu­hak­kak­tır.111