İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Al­lâh Ra­sû­lü’nün Bir­den Faz­la Ev­len­me­si ve Hik­met­le­ri

Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- an­cak el­li beş yaş­la­rın­dan son­ra bir­den faz­la ha­nım­la ev­len­miş­tir. O’nun her bir ev­li­li­ği­nin pek çok se­bep ve hik­me­ti var­dır. Ce­nâb-ı Hakk’ın:

 

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

“And ol­sun ki, Ra­sû­lul­lâh’ta si­zin için; Al­lâh’a ve âhi­ret gü­nü­ne ka­vuş­ma­yı uman­lar ve Al­lâh’ı çok zik­re­den­ler için, bir üs­ve-i ha­se­ne (en gü­zel ör­nek) var­dır.” (el-Ah­zâb, 21) bu­yu­rup in­san­lı­ğa mo­del şah­si­yet ola­rak tak­dîm et­ti­ği bir in­san hak­kın­da, sû-i zan­da bu­lun­mak ve hat­tâ if­ti­râ et­mek, an­cak dî­nî ha­kî­kat­ler­den gâ­fil ol­ma­nın ve câ­hil­lik­ten öte bir kö­tü ni­yet bes­le­me­nin alâ­me­ti­dir.

Zî­râ Rab­bi­miz, bi­ze Sev­gi­li Pey­gam­be­ri­miz’i her hu­sus­ta ör­nek kıl­mış­tır. Bun­la­rın en baş­ta ge­le­ni ve en önem­li­si âi­le ha­yâ­tı­dır. Biz bu­ra­da Pey­gam­be­ri­miz’in ev­li­lik ha­yâ­tı­nın bü­tün saf­ha­la­rı­nı ve di­ğer bü­tün an­ne­le­ri­mi­zi an­la­ta­cak de­ği­liz. Bu, bi­zim sı­nır­la­rı­mı­zı aşa­ca­ğı gi­bi, sa­tır­la­rı­mız da bu­nun için ki­fâ­yet et­me­ye­cek­tir. An­cak bu ev­li­lik­le­rin bel­li baş­lı va­sıf­la­rı­nı sa­ya­cak olur­sak, her­hâl­de ye­ter­li ve doğ­ru bir ka­na­ate ula­şa­bi­li­riz.

İn­san­da nef­sâ­nî ar­zu­la­rı­n en can­lı ol­du­ğu dö­nem, şüp­he­siz ki genç­lik dö­ne­mi­dir. Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’in genç­lik dev­re­si göz­den ge­çi­ril­di­ğin­de, O’nun hak­kın­da söy­le­ne­bi­le­cek ye­gâ­ne söz; O’nun bü­yük bir ha­yâ, if­fet ve nâ­mus tim­sâ­li ol­du­ğu­dur. Bu, Mek­ke­li­le­rin O’na ver­miş ol­du­ğu “el-Emîn” is­min­den de ko­lay­ca an­la­şı­la­bi­lir. Yi­ne müş­rik­ler, Pey­gam­ber ol­du­ğu­nu îlân et­ti­ği an­dan ve­fâ­tı­na ka­dar, hiç­bir za­man Al­lâh Ra­sû­lü hak­kın­da bu yön­de çir­kin bir if­ti­râ­da bu­lun­ma­mış­lar­dır.

Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Mek­ke dev­ri bo­yun­ca iki de­fâ ev­len­miş­tir. Haz­ret-i Ha­tî­ce vâ­li­de­miz­le vu­kû bu­lan ilk ev­li­li­ği es­nâ­sın­da Pey­gam­be­ri­miz 25 ya­şın­da, Haz­ret-i Ha­tî­ce an­ne­miz ise 40 ya­şın­da, dul ve ço­cuk­lu bir ha­nım­dı. Ha­tî­ce vâ­li­de­mi­zin ve­fâ­tı­na ka­dar, tam 25 yıl sü­ren bu ev­li­lik ha­yâ­tı bo­yun­ca, Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- baş­ka bir ka­dın­la ev­len­me­di. Hâl­bu­ki o za­man­ki örf ve ge­le­nek­ler baş­ka ka­dın­lar­la ev­len­me­si­ne de mü­sâ­it­ti.

An­cak Ha­tî­ce an­ne­mi­zin ve­fâ­tın­dan son­ra yi­ne yaş­lı ve dul bir ka­dın olan Haz­ret-i Sev­de ile ev­len­di. Haz­ret-i Sev­de’nin ko­ca­sı, Ha­be­şis­tan hic­re­tin­den son­ra ora­da ve­fât et­miş, Haz­ret-i Sev­de yal­nız ba­şı­na ve hi­mâ­ye­siz kal­mış­tı. Ak­ra­bâ­la­rı da, müs­lü­man ol­du­ğu için ona bas­kı ya­pı­yor­lar­dı. Pey­gam­ber Efen­di­miz, yal­nız ka­lan bu muh­te­re­me ha­nı­mı hi­mâ­ye ve tal­tîf et­mek gâ­ye­siy­le ken­di­siy­le ev­len­miş­tir. Bu ev­li­lik nü­büv­ve­tin onun­cu se­ne­sin­de vu­kû bul­muş­tur. Haz­ret-i Ha­tî­ce ve Sev­de -ra­dı­yal­lâ­hu an­hü­mâ- vâ­li­de­le­ri­miz ha­riç di­ğer bü­tün an­ne­le­ri­mi­zin Al­lâh Ra­sû­lü ile ev­li­lik­le­ri hep Me­dî­ne dö­ne­min­de ta­hah­huk et­miş­tir.

Me­dî­ne’ye hic­ret­le yep­ye­ni bir dö­nem baş­la­mak­tay­dı. O -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir Pey­gam­ber ol­ma­nın ya­nı sı­ra bir ku­man­dan ve ye­ni ku­ru­lan dev­le­tin baş­ka­nı idi. Çağ­lar bo­yu her tür­lü in­sa­na me­sa­jı­nı en gü­zel şe­kil­de ulaş­tır­ma­sı ge­re­ken bir eği­tim­ciy­di. Bü­tün bu va­sıf­la­rın ev­li­lik­le­ri­ne de yan­sı­dı­ğı, çok ra­hat bir şe­kil­de fark edi­lir. O’nun ev­li­lik­le­ri dî­nî, ic­ti­mâî, ik­ti­sâ­dî ve ah­lâ­kî bir­çok se­bep ve hik­me­te da­yan­mak­tay­dı.

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ev­len­di­ği ha­nım­lar ara­sın­da, yal­nız Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- genç ve bâ­ki­re idi. Bu ev­li­lik de hic­rî bi­rin­ci se­ne­de Me­dî­ne’de vu­kû bul­muş­tur. Ya­şı ol­duk­ça kü­çük ol­ma­sı­na rağ­men, çok ze­ki ve an­la­yış­lı olan Âi­şe vâ­li­de­miz sâ­ye­sin­de, ha­nım­la­ra âit fık­hî kâ­ide­ler öğ­re­nil­miş, Pey­gam­be­ri­miz’in ve­fâ­tın­dan yak­la­şık el­li-alt­mış yıl son­ra­ya ka­dar bu fık­hî me­se­le­ler bi­rin­ci ağız­dan as­hâb-ı ki­râ­ma, on­la­rın ha­nım ve kız­la­rı­na, hat­tâ to­run­la­rı­na ulaş­tı­rıl­mış­tır. -Sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz:

“Di­ni­ni­zin üç­te bi­ri­ni Âi­şe’nin evin­den öğ­re­nin!” (Dey­le­mî, II, 165/2828) bu­yur­mak sû­re­tiy­le bu ha­kî­ka­te işâ­ret et­miş­tir. Ni­te­kim Pey­gam­be­ri­miz’den en çok ha­dîs ri­vâ­yet eden (Mük­si­rûn) ye­di şa­hıs­tan bi­ri olan Haz­ret-i Âi­şe, 2210 ha­dîs ri­vâ­yet et­miş­tir. Bun­lar­dan 194’ü hem Bu­hâ­rî, hem de Müs­lim ta­ra­fın­dan bir­lik­te (müt­te­fe­kun aleyh ola­rak) nak­le­dil­miş­tir.

Ha­kî­ka­ten, Haz­ret-i Âi­şe vâ­li­de­miz, Kur’ân-ı Ke­rîm’i, he­lâl­le­ri, ha­ram­la­rı, fık­hı, tıb­bı, şi­iri, Arap hi­kâ­ye­le­ri­ni, ne­seb il­mi­ni çok iyi bi­lir­di. As­hâb-ı ki­râm han­gi ko­nu­da ih­ti­lâ­fa düş­se he­men ona mü­râ­ca­at eder­di. Hat­tâ as­hâ­bın ile­ri ge­len­le­ri da­hî çö­ze­me­dik­le­ri me­se­le­ler­de ona da­nı­şır­lar­dı.89

Ni­te­kim Ebû Mû­sâ -ra­dı­yal­lâ­hu anh-:

“Ri­vâ­yet edi­len her­han­gi bir ha­dîs­te bir müş­ki­lât gö­rür­sek onu Âi­şe’ye so­rar­dık. Mut­la­kâ on­da bu­nun bir açık­la­ma­sı­nı bu­lur­duk.” de­mek­te­dir. (Tir­mi­zî, Me­nâ­kıb, 62)

Ay­rı­ca Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz, Haz­ret-i Âi­şe -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- vâ­li­de­miz­le olan bu iz­di­vâ­cı sâ­ye­sin­de, dost­lu­ğu çok es­ki­le­re da­ya­nan Haz­ret-i Ebû Be­kir -ra­dı­yal­lâ­hu anh- ile bir de ak­ra­bâ­lık ba­ğı te­sis ede­rek ya­kın­lı­ğı­nı per­çin­le­miş­tir.

Ay­nı min­vâl üze­re, Pey­gam­ber Efen­di­miz, Haz­ret-i Ömer’in kı­zı Haz­ret-i Haf­sa -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- ile hic­rî üçün­cü se­ne­de vu­kû bu­lan ev­li­li­ğin­de de bu ak­ra­bâ­lık ba­ğı­nı gö­zet­miş­tir. Haz­ret-i Ömer -ra­dı­yal­lâ­hu anh-, ko­ca­sı Be­dir’de ya­ra­la­nıp son­ra da şe­hîd olan kı­zı Haf­sa’yı, sı­ra­sıy­la Haz­ret-i Ebû Be­kir ve Haz­ret-i Os­man’la ni­kâh­la­mak is­te­miş, fa­kat on­la­rın bu tek­li­fi kar­şı­lık­sız bı­rak­ma­la­rı üze­ri­ne mah­zûn ol­muş­tu. Ni­hâ­yet hic­re­tin üçün­cü se­ne­sin­de Pey­gam­ber Efen­di­miz, Haz­ret-i Haf­sa’yla ev­len­di. Ve bu ev­li­lik, es­ki dost­la­rın ara­sı­nı da dü­zelt­miş ol­du.

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in hic­rî be­şin­ci se­ne­de vu­kû bu­lan Haz­ret-i Zey­neb -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- ile iz­di­vâ­cı ise en çok tar­tı­şı­lan, fa­kat pek çok hik­met­le­ri bu­lu­nan bir ev­li­lik­tir. Zî­râ Pey­gam­ber Efen­di­miz, ha­la­sı­nın kı­zı olan Zey­neb’i, -onun çok faz­la gön­lü ol­ma­ma­sı­na rağ­men- âzat­lı kö­le­si ve ev­lât­lı­ğı Zeyd ile ev­len­dir­miş ve böy­le­ce “zen­gin-fa­kir, asîl-kö­le” ay­rı­mı­na son ver­di­ği­ni, in­san­la­rın bir ta­ra­ğın diş­le­ri gi­bi eşit ol­du­ğu­nu, en ya­kın­la­rı vâ­sı­ta­sıy­la îlân et­miş­tir. Da­ha son­ra bu ev­li­lik, Zey­neb vâ­li­de­mi­zin ve ak­ra­bâ­la­rı­nın ıs­rar­lı mu­hâ­le­fet­le­riy­le da­ya­nıl­maz hâ­le gel­miş­tir. Ko­ca­sı Zeyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh-’ın Al­lâh Ra­sû­lü’ne yap­tı­ğı bo­şan­ma mü­râ­ca­at­la­rı da so­nuç­suz kal­mış­tır. An­cak Zeyd -ra­dı­yal­lâ­hu anh- bu hâ­le da­ya­na­ma­ya­rak, so­nun­da Zey­neb -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-’yı bo­şa­mış­tır.

Mü­te­âkip gün­ler­de nâ­zil olan âyette,90 Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ha­la­sı­nın kı­zı Zey­neb’le ev­len­me­si, Al­lâh ta­ra­fın­dan em­re­dil­miş­tir. Böy­le­ce Pey­gam­be­ri­miz câ­hi­li­ye dev­ri­nin, “ev­lât­lı­ğın es­ki ha­nı­mı ile ev­len­me ya­sa­ğı”nı bu tat­bî­kâ­tıy­la or­ta­dan kal­dır­mış ve “öz ev­lât” ile “ev­lât­lık”ın bir­bi­rin­den fark­lı ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş­tur.

Bu hâ­di­se hak­kın­da, “Haz­ret-i Pey­gam­ber, Zey­neb’in gü­zel­li­ği­ne hay­ran ka­lıp da onun­la ev­len­miş­tir.” şek­lin­de ile­ri ge­ri ve cür’et­kâr bir ta­vır­la ko­nu­şan­lar, şu hu­sus­la­rı gör­mez­den gel­mek­te­dir­ler:

1. Zey­neb, Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ha­la­sı­nın kı­zı­dır. Ço­cuk­lu­ğun­dan be­ri onu de­fâ­lar­ca gör­müş­tür.

2. Pey­gam­ber Efen­di­miz, Zeyd ile ev­len­dir­me­den ön­ce ev­li­lik tek­lif et­se, Zey­neb vâ­li­de­miz bu­nu se­ve se­ve ka­bûl eder­di ve ev­len­me­si­ne de her­han­gi bir mâ­nî yok­tu. Fa­kat Var­lık Nû­ru, onu biz­zat ken­di­si baş­ka bi­ri­siy­le ev­len­dir­miş ve Zeyd’in bo­şan­ma ta­lep­le­ri­ni de de­fâ­lar­ca red­det­miş­tir.

Kı­sa­ca­sı, bü­tün bu hâ­di­se­ler ola­cak­tı ki, İs­lâm hu­kû­ku­nun bâ­zı kâ­ide­le­ri Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ha­yâ­tın­da­ki tat­bî­kâ­tıy­la te­es­süs et­sin ve bun­la­ra dâ­ir şer’î bir mes­ned mey­da­na gel­sin.

Hay­ber’de­ki Ya­hû­dî li­de­ri­nin kı­zı Sa­fiy­ye vâ­li­de­miz ile ev­li­li­ği ise ya­hû­dî­ler­le mev­cut mü­nâ­se­bet­le­ri -bir sıh­ri­yet te­sis et­mek sû­re­tiy­le- dü­zelt­mek için­dir. Hic­rî ye­din­ci se­ne­de vu­kû bu­lan bu ev­li­lik de si­yâ­sî bir gâ­ye­ye mâ­tuf­tur. (İbn-i Ha­cer, el-İsâ­be, 4, 347)

Yi­ne bir ka­bî­le re­isi­nin kı­zı olan Cü­vey­ri­ye -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ- ile hicrî beşinci senede vukû bulan iz­di­vâ­cı da yüzlerce harp esî­ri­nin ay­nı an­da hür­ri­ye­te ka­vuş­ma­sı­na ve bu ve­sî­ley­le hi­dâ­yet­le­ri­ne se­bep ol­muş­tur. (Ebû Dâvud, Itk, 2)

Al­lâh Ra­sû­lü’nün Ebû Süf­yân’ın kı­zı Üm­mü Ha­bî­be ile hic­rî ye­din­ci se­ne­de vu­kû bu­lan ev­li­li­ğin­de ise, bu ce­fâ­kâr mü’mi­ne­nin tal­tîf edil­me­si söz ko­nu­su­dur. Zî­râ Üm­mü Ha­bî­be -ra­dı­yal­lâ­hu an­hâ-, ko­ca­sı Ha­be­şis­tan’da ir­ti­dâd et­ti­ği ve ken­di­si çok zor şart­lar al­tın­da kal­dı­ğı hâl­de, dî­ni­ni mü­dâ­faa et­miş ve o sı­ra­da Mek­ke’nin li­de­ri olan ba­ba­sı Ebû Süf­yân’a, îman has­sâ­si­ye­ti ve va­kâ­rın­dan do­la­yı mü­râ­ca­at et­me­miş­ti. Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- ken­di­siy­le ev­le­ne­rek, onu hi­mâ­ye­siz bir hâl­de or­ta­da kal­mak­tan kur­tar­mış­tı. Ay­nı za­man­da bu ev­li­lik se­be­biy­le, Mek­ke müş­rik­le­riy­le müs­lü­man­lar ara­sın­da­ki düş­man­lık da azal­mış­tı. (el-Müm­te­hı­ne, 7; Vâ­hı­dî, s. 443)

Al­lâh Ra­sû­lü -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, şe­he­vî ar­zu­la­rı için ev­len­miş ol­say­dı, Me­dî­ne’de Mu­hâ­cir­ler ile En­sâr’ın ye­tiş­miş ve çok gü­zel kız­la­rı var­dı. Her­han­gi bir müs­lü­man, kı­zı­nı Haz­ret-i Pey­gam­ber’e ver­me­yi bü­yük bir şe­ref sa­yar, kız­lar da “Pey­gam­ber zev­ce­si” ve “mü’min­le­rin an­ne­si” ol­ma­ya can atar­lar­dı. Fa­kat Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz bu yo­la hiç mü­râ­ca­at et­me­miş­tir.

İş­te bü­tün bu ve ben­ze­ri bir­çok dî­nî, ah­lâ­kî, ic­ti­mâî ve si­ya­sî se­bep­ler­le ve bil­has­sa İs­lâm hu­kû­kun­da ka­dın­la­rı il­gi­len­di­ren hu­sus­lar­da kâ­fî de­re­ce­de bil­gi­li, tec­rü­be­li, ye­tiş­miş in­sa­na olan ih­ti­yaç se­be­biy­le, Ra­sûl-i Ek­rem -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-, Ce­nâb-ı Hakk’ın iz­ni ve em­riy­le bir­den çok ha­nım­la ev­len­miş­tir. Zî­râ bâ­zı fık­hî me­se­le­ler­de yal­nız bir ka­dı­nın ka­na­ati ki­fâ­yet et­me­ye­bi­lir­di. Bü­tün ik­lim, za­man ve me­kân­la­rı içi­ne ala­cak olan İs­lâm’ın, ka­dın ve âi­le ile alâ­ka­lı hu­kuk an­la­yı­şı bir ki­şi­den tam mâ­nâ­sıy­la bi­ze ka­dar in­ti­kâl ede­me­ye­bi­lir­di. Üs­te­lik o ha­nı­mın, Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- Efen­di­miz’den ön­ce ve­fât et­me­ye­ce­ği hu­sû­sun­da da kim­se te­mi­nat ve­re­mez­di. Bu ise, İs­lâm’da ka­dın hu­kû­ku­nun tam mâ­nâ­sıy­la te­şek­kül ede­me­miş ol­ma­sı mâ­nâ­sı­na ge­lir­di.

Pek çok me­se­le var­dır ki, ha­nım­lar bu­nu er­kek­le­re sor­mak­tan uta­nıp ha­yâ eder­ler. Fa­kat bir ha­nım, ay­nı me­se­le­yi bir baş­ka ha­nı­ma ra­hat­lık­la aça­bi­lir. Bu se­bep­le İs­lâm ce­mi­ye­ti­nin her za­man, ye­tiş­miş, bil­gi­li, müs­lü­man ha­nım­la­ra ih­ti­yâ­cı var­dır. Aca­bâ bu hu­sus­lar­da, Pey­gam­ber -aley­his­sa­lâ­tü ves­se­lâm- ile bir­lik­te ya­şa­mış, me­se­le­le­ri biz­zat O’ndan öğ­ren­miş ve O’nun il­ti­fat­kâr na­zar­la­rı­na mu­hâ­tab ol­muş zev­ce­le­rin­den da­ha bil­gi­li bir ka­dın dü­şü­nü­le­bi­lir mi?

Bü­tün bun­la­rın öte­sin­de, on­la­rın ta­mâ­mı, ya­şa­dık­la­rı zühd ve tak­vâ ha­yat­la­rıy­la da biz­le­re ve âi­le ef­râ­dı­mı­za en gü­zel bir ör­nek ol­muş­lar­dır.

“Ra­sû­lul­lâh -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in çok ev­li­li­ği, şim­di­ki in­san­lar için bir ör­nek teş­kil eder mi?” şek­lin­de bir su­âl vâ­rid olur­sa, bu­na şöy­le ce­vap ve­ri­le­bi­lir:

Pey­gam­ber Efen­di­miz’in ken­di şah­sıy­la alâ­ka­lı bâ­zı dav­ra­nış­la­rı, üm­me­ti­ne em­sâl de­ğil­dir. Çün­kü O, bir dî­nin ilk mü­mes­si­li, ku­ru­cu­su, tat­bîk ede­ni ve Al­lâh’ın el­çi­si ola­rak çok da­ha fark­lı bir mev­ki­dey­di. Bu yüz­den di­ğer in­san­lar­dan fark­lı bir sû­ret­te sâ­de­ce ken­di­si­ne mah­sus ola­rak her ge­ce te­hec­cü­de kalk­ma­sı farz kı­lın­mış, bir­kaç gün if­tar et­me­den oruç tut­ma­sı­na (savm-ı vi­sâl) mü­sâ­ade edil­miş, O ve âi­le­si­nin ze­kât ka­bûl et­me­si ya­sak­lan­mış­tır. Ta­mâ­men dî­nî, ic­ti­mâî ve si­yâ­sî se­bep­ler­le yap­mış ol­du­ğu, ay­nı an­da dört­ten faz­la ev­li­lik­ler de İs­lâm âlim­le­ri­nin it­ti­fak­la ka­bûl et­tik­le­ri­ne gö­re, üm­me­ti­ne ör­nek teş­kil et­mez.

“Te­ad­düd-i zev­cât”ın dî­ni­miz açı­sın­dan hük­mü­ne ge­lin­ce:

Ev­ve­lâ şu­nu ifâ­de et­mek ge­re­kir ki, çok ev­li­li­ği İs­lâm baş­lat­ma­mış, bu hu­sus­ta mev­cut olan bir dü­ze­ni, bel­li sı­nır­la­ma­la­ra tâ­bî tu­ta­rak ıs­lâh et­miş­tir. İs­lâm’dan ev­vel, ev­li­lik­te bir sa­yı tah­dî­di yok­tu. İs­lâm bu­nu te­mel kâ­ide ola­rak “dört”le tah­dîd et­miş­tir. Ha­nım­lar ara­sın­da adâ­le­tin sağ­la­na­ma­ya­ca­ğın­dan kor­kul­du­ğun­da, “bir” ha­nım­la ev­len­me­nin da­ha iyi ol­du­ğu­nu bil­dir­miş­tir.91

İkin­ci­si, dört ka­dın­la ev­len­mek, bü­tün mü’min­ler için bir “emir” de­ğil, bâ­zı du­rum­lar­da ta­nın­mış bir “izin”dir.92 Bu, sa­vaş, has­ta­lık, sa­kat­lık, uzun ay­rı­lık­lar, hi­mâ­ye vb. bir­çok se­bep ne­tî­ce­sin­de âi­le­le­rin par­ça­lan­ma­ma­sı, ka­dın­la­rın sâ­hip­siz ve hâ­mî­siz kal­ma­ma­sı için tat­bîk edil­mek­te­dir. Me­se­lâ ço­cuk do­ğur­ma­yan ve­ya fi­zi­kî-bi­yo­lo­jik du­ru­mu mü­sâ­it ol­ma­yan bir ka­dın­la ev­len­miş olan bir ki­şi, o ka­dı­nı bo­şa­mak­sı­zın ikin­ci bir ka­dın da­ha ala­bi­lir. Böy­le za­rû­ret­ler de­vâm et­ti­ği tak­dir­de, âi­le­ler ço­ğal­tıl­mak­la be­râ­ber bu sa­yı da “dört” ile sı­nır­lan­dı­rıl­mış­tır. Böy­le­ce bir âi­le­nin yı­kıl­ma­sın­dan do­ğa­cak mad­dî-mâ­ne­vî za­rar­lar as­ga­rî­ye in­di­ril­miş­tir.

Ger­çek­ten, harp gör­müş bir mem­le­ket­te bir­den faz­la ev­li­li­ği teş­vîk, aza­lan nü­fû­sun te­lâ­fî­si ve fuh­şun ön­len­me­si için bir za­rû­ret hâ­li­ne ge­le­bi­lir. Bu­nun mi­sâl­le­ri geç­miş­te gö­rül­dü­ğü gi­bi ge­le­cek­te de or­ta­ya çı­ka­bi­lir. İn­san­lı­ğın sa­âdet ve se­lâ­me­ti­ne me­dâr ola­cak esas­la­rı muh­te­vî bu­lu­nan İs­lâm’da, bu şe­kil­de ârı­zî se­bep­le­rin zu­hû­ru hâ­lin­de ârı­zî hü­küm­le­rin tat­bîk im­kâ­nı, “ruh­sat”lar yo­luy­la açıl­mış ol­mak­ta­dır. Ha­yâ­tı ra­hat­la­tan ve ta­biî sey­rin­de de­vâ­mı­nı sağ­la­yan bu kâ­ide, sâ­de­ce ev­li­lik için de­ğil, her sa­ha­da ge­çer­li­dir.

İş­te bu key­fi­yet, İs­lâm’ın her za­man ve me­kân için ha­yâ­tî za­rû­ret­le­ri kar­şı­la­ya­bi­le­cek bir va­sıf­ta ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir.

Bir­den faz­la (dör­de ka­dar) ev­le­nen er­kek­le­re de eş­le­ri ara­sın­da “adâ­le­ti te­min et­me” va­zî­fe­si yük­len­miş­tir. Ak­si hâl­de Al­lâh’ın azâ­bıy­la îkaz edil­miş­ler­dir. Ni­te­kim âyet-i ke­rî­me­de:

 

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ

“Eğer, ve­lî­si ol­du­ğu­nuz mal sâ­hi­bi ye­tim kız­lar­la ev­len­mek­le on­la­ra hak­sız­lık yap­mak­tan kor­kar­sa­nız, on­lar­la de­ğil, ho­şu­nu­za gi­den baş­ka ka­dın­lar­la iki, üç ve dör­de ka­dar ev­le­ne­bi­lir­si­niz; şâ­yet ara­la­rın­da adâ­let­siz­lik yap­mak­tan kor­kar­sa­nız bir ta­ne ile ve­ya eli­ni­zin al­tın­da­kiy­le (sâ­hip ol­du­ğu­nuz câ­ri­ye ile) ye­ti­nin. Adâ­let­ten ay­rıl­ma­mak için bu da­ha el­ve­riş­li­dir.” (en-Ni­sâ, 3) buy­rul­muş­tur.

Di­ğer bir âyet-i ke­rî­me­de de:

 

وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

“Ne ka­dar gay­ret eder­se­niz edin, ka­dın­lar ara­sın­da adâ­le­te güç ye­ti­re­mez­si­niz. Bi­nâ­ena­leyh, bi­ri­ne büs­bü­tün mey­le­dip di­ğe­ri­ni as­kı­ya alın­mış gi­bi bı­rak­ma­yı­nız. Eğer nef­si­ni­zi ıs­lâh eder, Al­lâh’tan kor­kup hak­sız­lık­tan sa­kı­nır­sa­nız; hiç şüp­he­siz ki, Al­lâh Ga­fûr ve Ra­hîm’dir.” (en-Ni­sâ, 129) buy­rul­muş­tur.

Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem- de bir ha­dîs-i şe­rîf­le­rin­de:

“Bir er­ke­ğin ni­kâ­hın­da iki ka­dın bu­lu­nur da, ara­la­rın­da adâ­let gö­zet­mez­se, kı­yâ­met gü­nün­de bir ta­ra­fı felç­li ola­rak di­ril­ti­lir.” bu­yur­muş­lar­dır. (İbn-i Mâ­ce, Ni­kâh, 47)

Bu­nun­la bir­lik­te er­ke­ğin bir­den faz­la ev­len­me hak­kı­nı kul­lan­ma­sı, ka­dı­nın ni­kâh es­nâ­sın­da ile­ri sü­re­ce­ği şart­la hu­dut­lan­dı­rı­la­bi­lir. Bu da ka­dın­la­ra ta­nın­mış bir hak­tır.93

Ya­ra­tı­lış­ta­ki ilâ­hî gâ­ye­yi dik­ka­te al­ma­dan sırf düz bir man­tık ile ba­kıl­dı­ğı tak­dir­de, ka­dı­nın da bir­den faz­la ko­ca­sı­nın ol­ma­sı mâ­kul gö­rül­se bi­le bu as­lâ doğ­ru de­ğil­dir. Çün­kü bu tak­dir­de do­ğa­cak ço­cu­ğun ne­se­bi ih­ti­lâf­lı olur. Ki­me nis­bet edil­me­si lâ­zım gel­di­ği bi­li­ne­mez. Bu yüz­den “fü­cûr” de­ni­len bu ev­li­li­ğe hiç­bir dîn hat­tâ hiç­bir lâ-dî­nî hu­kuk sis­te­mi ce­vaz ver­me­di­ği gi­bi İs­lâ­mi­yet de ver­mez. Üs­te­lik İs­lâm bu ne­seb tâ­yi­nin­de­ki has­sâ­si­yet do­la­yı­sıy­la, bo­şan­ma ol­du­ğu tak­dir­de, ye­ni bir ev­li­lik için as­ga­rî bir müd­det­le tah­dit ko­yar. Bu­gün­kü mer’î ka­nun­la­rın dik­ka­te al­ma­dı­ğı bu ger­çek de, İs­lâm hu­kû­ku­nun in­san vâ­kı­ası­nı en doğ­ru bir şe­kil­de de­ğer­len­di­rip hük­me bağ­la­dı­ğı­nın bir de­lî­li­dir.

Bü­tün bu şart­lar göz önün­de bu­lun­du­rul­du­ğun­da, İs­lâm’ın, ha­yâ­tın her saf­ha­sı­nı ve her tür­lü du­ru­mu­nu dü­şü­ne­rek “te­ad­düd-i zev­cât”a izin ver­miş ol­ma­sı­nın hik­me­ti an­la­şı­la­bi­lir. Ger­çek­ten o sâ­de­ce sağ­lık­lı olan­la­rın de­ğil, yaş­lı ve güç­süz­le­rin de dî­ni­dir. O sâ­de­ce nor­mal ve ra­hat za­man­la­rın de­ğil, bü­tün sı­kın­tı­la­rıy­la bir­lik­te is­tis­nâî ve zor za­man­la­rın da dî­ni­dir. O sâ­de­ce er­ke­ğin de­ğil, gö­ze­til­me­si ge­re­ken bü­tün hak­la­rı­nı ve ih­ti­yaç­la­rı­nı ko­ru­ya­rak ka­dı­nın da dî­ni­dir. Âi­le­nin se­bep­siz ye­re yı­kıl­ma­sı­na, ço­luk ço­cu­ğun se­fâ­let ve fe­lâ­ke­te düş­me­si­ne göz yum­ma­ya­cak ka­dar fer­di ve ce­mi­ye­ti dü­şü­nen, in­san­lı­ğın if­fet ve hay­si­ye­ti­ni ko­ru­yan ye­gâ­ne dîn­dir.